Anasayfa Anasayfa

Sayfa 6 / 33« İlk...«45678»...Son »

Maç hastası


Zelin Artuğ

İhsan, televizyonda seyrettiği maça kendini kaptırmış, yerinde duramıyor, odanın içinde dört dönüyordu. Oysa ne uysal adamdı şu İhsan. Herkesin kızdığı şeylere kolay kolay kızmaz; zamlara, enflasyona, faturalara, kiralara, aidatlara kızıp köpürenleri de bir güzel yatıştırırdı.

“Jüpiter’e mi kaçalım? Boş ver ölcez zaten!” ya da “Oldu oldu olmadı çay içeriz!” gibi laflar eder, sinirlenen arkadaşlarını güldürür, sakinleştirirdi.

“Yahu nereden buluyorsun bu kadar lafı?” diyenlere cevabı hazırdı:

“Maç kuyruğunda beklerken stadyum duvarlarındaki duvar yazılarını okuyorum.”

Bazen, İhsan’dan daha çok duvar yazısı ezberlemiş bir arkadaşı çıkıyor:

“Yok mu ya şöyle güzel bir yalan, inanalım!” diye son noktayı koyuyordu.

Yazının tamamını okuyun »

Çiçek saksısı


Zelin Artuğ

Kiracı olmanın ne denli zor olduğunu kiracı olanlar bilir. Küçük insanlar ‘nohut oda, bakla sofa’ evlerde; büyük insanlar büyük evlerde; daha büyük insanlar villalarda, yalılarda, konaklarda; çok daha kocamanlar, saraylarda yaşarlar. Çok küçük olanlar gecekondularda; gözle görülmeyecek kadar ufak insanlar da köprü altlarında yaşarlar.

En ufaklarla en kocamanların estetik kaygıları yoktur. En kocamanların yerine, aşlarını pişirip işlerini yapacak başkaları vardır. En kocamanların yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındadır. Onlar, yemeklerinin tadına bile kendileri bakmazlar. Onların yerine bu işi çeşnicibaşıları yapar. Çeşnicibaşılarının uygun bulmadığı gıdalardan alınan numunelerin tahlil edilmesi, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlarının asli görevleri arasındadır.

Yazının tamamını okuyun »

Yumurtalı ekmek


Zelin Artuğ

“Emeklilik başka şey, Zeze. İnsan çok çalıştığı, saçları bembeyaz olduğu, artık Edmundo Dayı gibi ağır ağır yürüdüğü zaman emekli olur. (Şeker Portakalı, José Mauro de Vasconcelos)

 

Nizami, Milli Eğitim’den emekli öğretmendi. Çeşitli okullarda yirmi yıl Almanca Öğretmeni, on beş yıl da Okul Müdürü olarak çalışmış; eğitim sisteminin freni patlamış kamyon gibi uçuruma sürüklendiğini görünce emekliliğini istemişti.

Çalıştığı yıllarda Nizami’nin masası, müdür yardımcılarının, sekreterlerin masasından daha düzenliydi. İşten güçten başını bir an için kaldıracak olsa, masanın üstündeki evrakları düzeltir, çekmecesinden hiç eksik etmediği kâğıt havluya çiçek sulama spreyinden su püskürtür, masasını silerdi. Bunu özellikle odasına imzaya gelen memurların, öğretmenlerin yanında yapar, onları ayakta bekletirdi. Böylece hem titizliğiyle onlara örnek olduğunu düşünür, hem de müdürlüğün farkının tadını çıkarırdı.

Emekli olunca, aynı huyunu evde de sürdürdü. Kahvaltısı bitince tabağını, bardağını mutfak tezgâhına taşımaktan, hatta bulaşık makinasına yerleştirmekten hiç gocunmadı. Sabahları karısı Şefika’dan önce uyanma alışkanlığını emekli olduktan sonra da sürdürdü.

Yazının tamamını okuyun »

Hüdaverdi


Zelin Artuğ

İsmail Usta, yetmiş beş yaşlarında, kır saçlı, kır bıyıklı bir adam… Zonguldak Kömür İşletmelerinden emekli… O yaşa gelmiş, saçları dökülmemiş. Karadeniz’in sakarcıkları gibi ak kıvrımlar dökülüyor alnına. Masmavi, çakmak çakmak gözlerine gür kaşlarının gölgesi düşüyor.

Akşamları balıkçıların balıktan dönüp toplandığı, bir iki duble rakı ve mangalda taze balık eşliğinde denizin yorgunluğunu çıkardığı salaş iskele barakasında, İsmail Usta yoksa, muhabbetin tadı çıkmaz.

Bir elinde filesi, filede nevalesi; öteki elinde ayakkabılarıyla, paçalarını sıvamış, çıplak ayaklarıyla kumlara bata çıka gelen İsmail Usta’yı gördüklerinde balıkçıların yüzü aydınlanır. Mangal başında mangalı körükleyen İdris’in gözleri, mangalın kızıl korunun aydınlığında ışıldar.

Yazının tamamını okuyun »

Yıldızca düşler


Zelin Artuğ

Bu dünya, dar gelmiş yoksun insana. Bir de “öte dünya” bulmuşlar kendilerine. Bu dünyada erişemedikleri, yoksunluğunu çektikleri ne varsa, “öte dünya”ya ötelemişler. Dilden dile, kuşaktan kuşağa yeni fanteziler üretmişler. Bu dünya için pek bir şey üretemeyenler, aradıkları “öte dünya” için durmadan yeni fanteziler üretmeye devam etmekteler.

Oysa donanımlı insanın, yeni bir dünya aramak için bilinmez uzaklıklara gitmeye hiç gereksinimi yoktur. Akıl ve yetenek yoksunu olmayan biri, burnunun dibinde dahi bir “yepyeni dünya” oluşturabilir. Albert Camus, “Sanatçı, kendi hesabına yeniden kurar dünyayı” diyordu bir yapıtında. Gelmiş geçmiş büyük ressamlar yontucular kompozitörler, şair ve yazarlar geçirdim aklımdan. Her biri bir derya deniz… Bir değil, bin değil, yıldızlarca dünya sunmuşlar insanlığa. Define arayan insanlar gibi, arayışları sırasında ölenler, öldürülenler olmuş. Yılmamışlar. Yola devam etmişler. Yıldızlarca düş kurmuş, yıldızlarca aydınlatmışlar yolumuzu. Yazının tamamını okuyun »

Fidayda da Angaralım Fidayda


Zelin Artuğ

Nail, üniversiteyi nasıl kazandığına en çok kendisi şaşırdı. Pek o kadar parlak bir öğrenci değildi. Oldum olası ders çalışmayı sevmezdi. Okuldan eve gelir gelmez kravatını çıkarır, çantasını bir köşeye atar, bir alt sokakta oturan büyük dayısının evine, dayıoğlu Dede’nin yanına koşardı.

Giriş kapıları farklı sokaklarda olsa da kuzenlerin bahçeleri birbirine bitişikti. Aradaki tahta çitte bir kapı açmışlar, birbirlerinin bahçesine kestirme yollardan girip çıkıyorlardı. Nail’in büyük dayısının marangoz atölyesi vardı. Dayısı, atölyedeki işlerden artmış tahta ve çıtalardan bahçeye çok güzel bir çardak yapmış; yengesi de çardağın direkleri dibine üzüm asması dikmişti. Mayıs ayı gelip çatınca, gelin görümce bir araya gelir, asmanın uç yapraklarından toplayıp, birlikte hazırlayıp tuzladıkları yaprakları küplere basarlardı. Çardak sohbetlerinde masaya konulan yaprak sarmalarının tadına doyum olmazdı.

Yazının tamamını okuyun »

Asgari ücretten emekli


Zelin Artuğ

Bekir, başında gece takkesi, iki kolu yorganın dışında, sırtüstü, dümdüz, upuzun yatıyordu. Bekir, yatakta hep dümdüz yatardı. Hasta olunca bile hiç sağına soluna dönmez, iki kolu yorganın dışında, ayaklarını dümdüz uzatır, öyle yatardı.

O gece annesini gördü rüyasında. Ona bir tas tarhana çorbası uzatıyor, “İç bunu! İçini ısıtır, iyice doyur karnını!” diyordu. Sonra başka karışık rüyalar… Sabah gözünü açtığında, bir tek annesiyle ilgili olan kalmıştı aklında.

Doğduğunda annesi ona “müjde getiren” anlamında Beşir adını vermek istemiş; babası karşı çıkmış, ona kendi babasının adını vermekte diretmişti. Büyüyünceye kadar kimse adının anlamını söylememişti Bekir’e. Anadolu’da birçoklarının âdeti üzre ona da dedesinin adını vermişlerdi işte!

Okulda, Türkçe Öğretmeni “Herkes adının anlamını öğrenip defterine yazsın! Size ödev!” deyince, Bekir de sözlüklerden adının anlamını araştırıp bulmuştu: ‘Sabahları erken kalkmayı alışkanlık edinen, çalışkan ve cömert kimse!’

Yazının tamamını okuyun »

Ağaçlar da ölür


Zelin Artuğ

Gün batımı… Güneş, ışıklı saçaklı şalına sarındı, toparlanıp çekildi dünyanın öteki yanına. Gündüz ortalıkta çınlayan sesler, uzaklara dağılıp usul usul kayboldu. Ağaçların yaprakları arasında dolanan rüzgârın hışırtısı, akşam serinliğinde telaşlı bir uğultuya dönüştü.

İnsanlar evlerine, hayvanlar yuvalarına çekilmeye başladılar. Sokaklar giderek boşaldı. İnsanları evlerine, hayvanları yuvalarına çekilmeye zorlayan, yalnızca aşırı sıcak ya da soğuklar değil, ayrıca sinsi, kurnaz bilinmezliklerdi. En çok da karanlıklar çoğaltıyordu bu bilinmezlikleri. Hırsızlıklar, soygunlar, saldırılar, hatta cinayetler için karanlıklar, biçilmez kaftandı. En tatsız olaylar geceleri oluyordu. Canlılar için bir tür korunma içgüdüsüydü bir barınağa çekilmek. Hatta insan, daima karanlıkta ışık yakma gereği duymuştu. Elektriğin olmadığı dönemlerde çıra, kandil, mum, fener… ne bulursa karanlığı aydınlatacak, ondan yararlanmıştı. Yalnızca ağaçlar karanlığa çare aramadı. Gün akşama dönerken, yalnızca hüzünler çoğalttılar; dalları, yaprakları arasında…

Yazının tamamını okuyun »

Bakkal Niyazi’s market


Zelin Artuğ

Kasabadaki bakkallar birer ikişer kapandı, yerlerini büyük marketler aldı. Bakkala girdiklerinde hiçbir şeye dokunamayan insanlar, artık marketlerde canının istediği her şeyi, canının istediği kadar elleyebiliyorlar.

Kırsalda oturanlar, liberal uygulamalarla yoksullaştıkça büyük kentlere akın ettiler. Kentler, enine büyümekle kalmadı, boyuna büyümeye de başladı. Kentlerin dokusu, fiziği, kimyası, coğrafyası hepten değişti. Bu değişim, ilçelere de sirayet etti.

Yine de kıyıda köşede belli müşterisi olan, elinden geldiğince raflarında çeşit bulunduran, mahalle bakkalından küçük bir markete terfi etmiş ticarethanelere rastlamak olası. Bunlardan biri de bakkal Niyazi’nin marketi…

Yazının tamamını okuyun »

Kuyruk


Zelin Artuğ

Hava soğuk. Gökyüzü buz mavisi… Yaprak kıpırdamıyor derken, çam ağacının suskun yaprakları hafiften kımıldadı. Görünmeyen bir el yaprakları yelpaze gibi salladı sanki. Havada kar kokusu var.

Televizyonda, ucu başı belli olmasa da şimdilik yöneldiği yer belli olan ekmek kuyruğu… Belediyenin Halk Ekmek büfesi… Kuyrukta bekleyenlerin bazıları ikili, üçlü sohbet edip zamanı kısaltmaya çalışsalar da; çoğu suskun, çoğu karamsar! Bir an önce sıranın kendilerine gelmesi ve taze de olsa, epeyce beklediği için soğumuş ekmeklerden bir iki tane alıp, eve dönmek için sabırsızlanıyorlar.

Bazı coğrafyaların tarihlerinde halk, daima kuyruk olmaya mahkûm edilmiştir. Hastanelerde, yurt yemekhanelerinde, toplu taşıma araçlarını beklerken, bankalarda, devlet dairelerinde, her yerde! Bu coğrafyalarda halk, en çok da kendisini kuyruğa mahkûm edenlerin kuyruğudur. Onlar, halkı denize düşürdükçe; halk, onların kuyruğuna sarılır.

Yazının tamamını okuyun »