Anasayfa Anasayfa

Sayfa 3 / 33«12345»...Son »

Küstüm çiçeği


Zelin Artuğ

Nice zamandır yazmıyorum. Yazmaya küstüm. Küstüm çiçeği gibiyim. Aslında bu bitkiye halk arasında ‘küstüm otu’ da deniyor. Nedense kendime otluğu yakıştıramadım. Çiçekliği yakıştırdım mı? O da tartışılır.
Küstüm otu, dokunulmaktan hoşlanmayan otlardan birisiymiş. Dokunulduğunda yaprakları kapanırmış. Daha sonra kendi kendine yeniden açılırmış. Depremlerde, sarsıntıları anında hisseder; yaprakları, depremden önce kapanırmış. Önsezileri güçlü bir çiçek…
Belki kendine uzanan bir insanın ruhundaki depremleri de ölçebiliyordur. Küstüm çiçeği yerine, küstüm otu adının toplumda daha çok kabul görmesinin de bir nedeni olmalı. Demek ki küsmek, otsu bir davranış…

Kral Hubris ve Unicorn


Zelin Artuğ

Gökyüzü bütün ihtişamıyla gürledi. Yedi cihandaki tek boynuzlu atların en şereflisi, en haysiyetlisi Unicorn Cihan, sırtında Kral Hubris’le yeryüzüne doğru kanat açtı. Kral Hubris, bulutların tepesinden tepetaklak aşağı düşmemek için Cihan’ın yelelerine öyle bir yapıştı ki Unicorn dengesini yitirdi, görüş alanını kaybetti, Okyanus’a doğru sürüklenmeye başladı.

Yazının tamamını okuyun »

Sustuğun gibi yaz


Zelin Artuğ

 “Bir çift sözümüz vardı / Narçiçeği, gül dalı üstüne / Dudaklarımızda kaldı!”

(Rıfat Ilgaz)

 

Bir zamandır, insanlar olarak, yörüngesini yitirmiş bir gezegende, yolunu yitirmiş sarhoşlar gibiyiz. Nereye dönsek kafamızı sert bir yere çarpıyoruz. Kötü bir rüya olmalı… Karabasan mı demeliyim yoksa?

Bu da yetmezmiş gibi, sanki firavunlar çağına dönmüşüz de her adım atışımızda firavunun kamçılı adamları sırtımızda kamçılarını şaklatıyorlar.

Yazının tamamını okuyun »

Yaşamı savunmaya katılmak


Zelin Artuğ

Rosa Luxemburg’un hapishaneden yazdığı mektupların her biri sanat yapıtı değerindedir. Onun doğaya, yaşama karşı yüreğinde yeşerttiği sevgi, koskoca bir dünyaya yetecek kadar büyüktür.

Bir bakmışız, pencere kıyısında açlıktan ölmek üzere bulduğu bir hamamböceğini kitabının arasında kurutmak üzere koyduğu çiçekle besleyerek canlandırmış; bir bakmışız, soğuktan donmak üzere olan bir yaban arısını nefesiyle ısıtarak yaşama döndürmüş.

Yazının tamamını okuyun »

Hızlı akan nehir


Zelin Artuğ

“Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü, aslında Roma için değil de Constantinople, yani İstanbul için söylenmiş diye bir bilgi var kimi kaynaklarda. Güya, Bizans İmparatoru Büyük Konstantin (272- 337), sadece beş bin kişinin yaşadığı Byzantium’u, Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmak istemiş. 330 yılında Byzantium, Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmuş ve şehre Nuova Roma (Yeni Roma) adı verilmiş. Eğer bu anlatılanlar doğruysa ve yüzyıllardır her yol İstanbul’a çıkıyorsa, İstanbul’un İstanbulluk bir yeri kalmaması çok normal.

Yazının tamamını okuyun »

Yazıdan kanatlar


Zelin Artuğ

André Gide “Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır” diyor. Ölümlü biri anılarını yazar ve ölümün elinden kendi yaşamına dair bir şeyler kurtarır. Biraz daha zorlayacak olursak, kalemini dokundurduğu başka ölümlülerin yaşamından da… Tıpkı yangından kurtarılanlar gibi… Bazen canlı, bazen cansız…  Yanan her neyse… Ev, okul, fabrika, yurt, dağ, orman… Yandı bitti kül oldu.

Orman yandı mıydı vay başımıza gelenler! Sayısız orman ağacı, sayısız orman hayvanıyla o coğrafyanın ciğerleri yanar!

Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaksa, kalemi boş bırakıp, susulanları, düşünülenleri kâğıda aktarmak, ölümün elinden yaşamın bütününü kurtarmak olabilir. Söz uçar, yazı baki kalır demelerinin bir nedeni olmalı.

Yazının tamamını okuyun »

Sarının her tonu


Zelin Artuğ

Bulutlar bir varmış bir yok olmuş. Tıpkı masallardaki gibi… Açgözlü peri padişahı savurmuş oltasını sarayının balkonundan, toplamış çekmiş güzelim bulutları sarayına. Tan aydınlığının kızıla, okyanusların maviye boyadığı bulutlarla binlerce yıl göğün derinliklerinde pupa yelken dolaşan saçı sakalı ağarmış ak bulutları zindanlara atmış.

Koşmuş gelmiş dalkavukları yanına. Kapkara bulutlar üflemişler gökyüzüne. Gökyüzü kapkara bulutlarla kaplanmış. Güneş, kara bulutların ardında kalmış.

Canlılar üşümüş, her biri sığınacak bir yer aramış. Ekinler solmuş, sebzeler, meyveler kurumuş. Kıtlık başlamış. Önce uyuşmuş bedenler, sonra canlıların her biri derin bir uykuya dalmış.

Sonsuza kadar kim tutabilir ki bulutları zindanda? Önce kızıl bulutlar sıyrılmış demir parmaklıklardan. Ak, pembe, mavi bulutlar birbirine tutunup düşmüşler güneşin kızıla boyadığı bulutların ardına. Gökyüzünü bir baştan öte başa dolanmışlar. Yerküreye yüzlerini gösterebilmek için kara bulutların arasında bir gedik aramışlar.

Yazının tamamını okuyun »

ÇATI KATI


Zelin Artuğ

Tek katlı, eski bir ev… Ahşap pervazları eskimiş, boyaları pul pul kalkmış bir pencere… Pencerede küçük, cılız bir çocuk… Solgun yanaklarını avuçları arasına almış, karşıki boş arsada top koşturan çocukları izliyor. Şu anda dünya yansa dönüp bakacak durumda değil. Tek istediği bir top! Topu olmayan küçükleri oyuna almıyor büyük çocuklar. Topu olanları maça alıyorlar da ne oluyor sanki? Küçüklerin işi, arsanın dışına kaçan topların peşine düşüp geri getirmek ve topu büyüklerin ayağına atmak…

Arsanın bitiminde belediyenin parkı var. Parkta bakımsız birkaç ağaç… İçi boş bir süs havuzu… Havuzun içinde boş pet şişeler, gofret, çikolata kâğıtları, kirli naylon poşetler… Hatta yırtık pırtık bir yün bere bile var. Neden süs havuzu yaparlar ki parklara? Neden su olmaz ki bu havuzlarda? Hatta neden park yapar ki belediyeler? Hapishane avlusu gibi üç beş havalandırma yeri, bu devasa taş yığınlarının arasına sıkıştırılmış tutsak bedenlerin neyine yetmiyor?

Yazının tamamını okuyun »

Kurumuş bir ağaç gövdesi


Zelin Artuğ

Toprağın yüzü ılıdı. Sular ılık akmaya başladı dere yataklarında. Yüreğine kor düşmüş sevdalıların özlemi arttı baharla. İlkyazın peşinden sürüklediği karlar eridi. Sokak kapılarıyla bahçe kapıları aralandı. Saksı çiçekleri boy attı. Çocuk sesleri yankılandı sokaklarda. Doğa dirildi. Uykusunu almış canlılar birer birer ortaya çıktılar. Rüzgârın öfkesi yatıştı. İlkyaz geldi.

Öfkesi yatışmayan bir, Halil vardı. Kocayıp da kesilmiş, kuru gövdesi çitin yanına devrilmiş ağaç kütüğünün üzerine oturmuş, çakıyla kütüğün üstüne adını kazımaktaydı. Belki on tane ‘Halil’ kazımıştı gövdeye.

“Boşayacam ben bu karıyı!” diye söylendi. Akşamdan beri belki elli kez söylemişti bu sözü. Yalnız bu defa içinden değil, sesli söylemişti. Duyan olmuş mudur diye sağına soluna bakındı. Samanlığın yanında dikilmiş, meraklı gözlerle kendisine bakan Sermet’i gördü. Sermet, emmioğlu Cemal’in büyük oğluydu. On dördünde, bıyıkları yeni terlemiş bir oğlandı. Yeniyetme olmasına karşın, sırık gibi boyu vardı. Samanlığın kapısında öylece dikilmiş, acımalı gözlerle emmisine bakıyordu. Emmioğlu Cemal’in çocukları ‘emmi’ derlerdi Halil’e.

Yazının tamamını okuyun »

İlik çorbası


Zelin Artuğ

Ayşen, el bebek, gül bebek büyümüştü. Kardeşi Naci de öyle… Anneleri elinde süt bardağı, meyve tabağı arkalarında dolanıp dururdu. Babası asker emeklisiydi. Adamcağız kalp krizinden ölünce, anneleri, Naci ile ablası Ayşen’in üzerine daha bir titrer oldu. Aman hasta olmasınlar, aman gıdasız kalmasınlar diye kendini paraladı.

Çocuklar da hiç üzmediler onu. Kışın önlerine konan lahana yemeğini, özellikle de ilik çorbasını suratlarını hiç buruşturmadan yediler. İlik çorbası, çok önemliydi. Annelerinin dediğine göre insanı hastalıklardan korur, özellikle de kemikleri güçlendirdiği için düşüp bir yerlerini kırmalarını önlerdi.

Yazının tamamını okuyun »