Anasayfa Anasayfa

Sayfa 7 / 7« İlk...«34567

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

‘Kuru gürültü’ye pabuç bırakan adam


Zelin Artuğ

O sabah Halil, sanki günlerdir uyuyormuş da uykusu iyice kanmış gibi birden uyandı. Ellerini başının altına koydu, tavandaki ışık demetine dikti gözlerini. Perdenin aralığından giren ışık demeti, dümdüz bir yol izleyip, tavana vuruyor, tavanda kımıldayıp duruyordu. Işık, gözüne canlı bir varlık gibi göründü. Hani elini uzatsa, bir iki zıplayıp kaçacaktı neredeyse.. Ortaokulda haşarı bir arkadaşı vardı. Cebinde küçük, yuvarlak bir ayna taşırdı. Öğle teneffüsünde okulun bahçe duvarının üstüne tüner, bahçedeki kızlara ayna tutardı. Öyle ustalıkla yapardı ki bu işi, kızlardan hiçbiri ayna tutanın kim olduğunu öğrenemezdi. Aynadan yansıyan ışık zıplayıp dururdu. Tavandaki ışığa bakarken, bunu anımsadı.

Yazının tamamını okuyun »

yatılı okul yılları-3


Zelin Artuğ

O sabah, aceleyle giyinip aşağıya indik. Kapının önünde kuyu vardı. Birinin kuyudan su çekmesi gerekiyordu. Hepimiz birbirimizin yüzüne bakıyor, hiç birimiz cesaret edemiyorduk. Gönül, “Ben çekerim!” dedi. Sessizce izledik onu. İpe bağlı kovayı kuyuya indirdi, çıkrığın koluna asıldı, ip, kovanın bağlı olduğu silindire dolanmaya başladı ve kova yavaş yavaş yukarı çıktı. Gönül, büyük bir zafer kazanmış edasıyla, kovayı sapından tutup dışarı çıkardı, taşlığa koydu.  Hepimiz kuyuya eğilip baktık.

Yazının tamamını okuyun »

yatılı okul yılları -2


Zelin Artuğ

Köy yollarında

Cipin tekerlekleri buz tutmuş yolda sağa sola kayıyor, dönemeçlerde patinaj yapıyordu. Ön koltukta, Afife Hanımla Eğitim Şefi asık suratlarıyla, alçak sesle konuşuyorlardı. On kız, balık istifi gibi arka koltuklara doluşmuş, idam mangasının kurşuna dizmeye götürdüğü mahkumlar gibi bekleşiyorduk. Nereye götürüyorlardı bizi? Yola çıkmadan önce çok kısa bir toplantı yapmışlar, bizi Nilüfer Köyü diye bir köye götürdüklerini söylemişler, soru sormamıza izin vermemişlerdi.

İdareci ve öğretmenlerimiz bize çok kızgındı. Derince’ye tayini çıkan Fransızca öğretmenimizi geri istiyorduk. O nedenle Ankara’daki önemli makamlara mektuplar yazmış, telgraflar çekmiş, bir anlamda sınıfça okul idaresine baş kaldırmıştık. O nedenle de sınıfça disiplin soruşturması geçirmiştik.

Biz okulda kargaşa çıkarmaya çalışan, disiplinsiz, asi öğrencilerdik. Soru sormaya hakkımız yoktu.  Köye giderken cipte sus pus oturduğumuzu anımsıyorum.

 

Nilüfer Köyü

Uzaktan staj köyümüzün tek tük evleri görünmeye başlamıştı sonunda.. Hiç konuşmadan birbirimizin yüzüne baktık. Bakışlarımızla, “İşte bizim yeni mahpushane burası” der gibiydik. Cipten çok önce erzaklarımız, sobamız, ocağımız bir kamyonetle yola çıkarılmıştı.

Cip, yokuş yukarı, bayır aşağı dolambaçlı yollardan geçti, tek katlı…dış cepheleri  beyaz kireç badanalı evlerin arasından, karları ezerek bir ayımızı geçireceğimiz iki katlı köy evinin önünde durdu. Önce Afife Hocayla  Eğitim Şefi indiler cipten. Kamyonetin şoförü elindeki sigarayı karların içine atıp, ayağıyla karın içine gömdü; ellerini nefesiyle ısıtıp ovuşturarak Eğitim Şefinin yanına doğru yürüdü.

“İçeri taşıyalım mı hocam?” diye sordu.

“Hayır, indirin erzağı, kendileri taşısınlar! Öğrensinler hayatı… Ne diye getirdik onları buraya?” diye kestirip attı Eğitim Şefi..

Kamyonetle gelen hizmetli, kasaya tırmandı. Yağ tenekelerini, sabun kalıplarını, pirinç, bulgur, kuru fasulye,nohut, makarna torbalarını şoförün de yardımıyla karların üzerine indirdi.. Son olarak, kamyonetin şoförüyle birlikte sobayı da indirdiler, soba borularını da attılar karların üzerine.. kamyonete binip, çekip gittiler.

Bu arada Afife Hanım bize o bitip tükenmez ahlak nutuklarından birini daha çekti ayak üstü… Sözlerini şöyle bağladı:

“Disiplinsiz hayat, başarısızlığa davetiye çıkarır. Yemek listenizi haftalık hazırlayacaksınız. Bir örneği bizde, bir örneği de sizde olacak. Listenizi, ocağın yanına asın. Ani baskınlar yapacağız.  Listenizde mercimek çorbası yazarken tencerenizde şehriye çorbası görürsek, grup olarak eksi alacaksınız. Her eksi, haftalık çarşı izinlerinizin kaldırılması anlamına gelir. Dört eksi demek, izinlerinizin bir ay kaldırılması demek.. İyice anlaşıldı mı?”

Afife Hanım tembihlerini bitirip de cipe bindiklerinde hava kararmaya başlamış, elimiz ayağımız donmuştu bekleşirken.. Bir aylık ev sahibimiz, kırk beş, elli yaşlarında yalnız yaşayan bir köylü kadındı. Kalacağımız eve bitişik, tek katlı evde oturuyordu. Temiz yüzlü, ciddi bir kadındı. Fatma teyzemiz okul yönetiminin bütün uyarılarına karşın, bize kol kanat germiş, kızları gibi davranmıştı bize.

Sobamızı kurmaya bile yardım etti o akşam. Ama sobayı yaktıktan sonra bütün ev dumana boğuldu; kendimizi akşamın karanlığında karların üzerine attık. İlkokulun müdürüne haber salındı bir çocukla.. Müdür geldi, su döküp sobayı söndürdü, bilim adamı edasıyla boruların içine, baca deliğine baktı… bacada bir kağıt tutuşturdu.. bir şekilde baca açıldı, bizden de yardım isteyerek sobamızı yeniden kurup gitti..

Yataklarımız, üst katta hazırlanmıştı. Yatacağımız odada soba yoktu. Zaten yataklarımız arasında dolaşacak yer bile yoktu.. Yorgunluktan gözlerimiz kapanıyordu. Birbirimize ibrik tutup, buz gibi kuyu suyuyla elimizi yüzümüzü yıkadık; derin dondurucu gibi soğuk yataklarımıza yattık. Ayaz, elimizi, yüzümüzü, ayaklarımızı kavuruyordu. Bütün yorgunluğumuza karşın, üşümekten uyuyamıyorduk.

Filiz, yataktan kalktı, pencereye gitti. Umutsuz bir sesle fısıldadı:

“Gözümüz aydın, cam kıyıları bir santim açık neredeyse.. Camlara macun çekmemiz gerek.”

Ertesi gün, macun bulamayacak, açık yerlere büktüğümüz gazete kağıtlarını sıkıştırıp, üzerlerini de yoğurduğumuz hamurla kapatacaktık. Okul idaresi, bizi yaptığımız yaramazlıklara pişman etmeye başlamıştı bile.. Bizimse, “Çalıkuşu” olmaya hiç niyetimiz yoktu!

Ertesi sabah, günün ilk ışıklarıyla uyandık. Yattığımız odanın pencereleri, kar kaplı, uçsuz bucaksız tarlalara bakıyordu. Uzaklarda, karların üzerinde  bir kuş sürüsü gördük.  Çok daha uzaklarda, belki de komşu köyde bir silah patladı.. Kuş sürüsü havalanıp, sonradan adının Nilüfer Çayı olduğunu öğrendiğimiz derenin kıyısındaki sulak araziye doğru kanat çırptı.

(sürecek)

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

yatılı okul yılları


Zelin Artuğ

 

İlk  arkadaşlar

Valizimi alıp, yatakhaneye çıkan merdivenlere yöneldim. Boğazımda bir düğüm… Biri bir şey söylese sağanak yağmurlar boşanacak!.. Babam beni bırakıp giderken, öylece kalakalmış, sessizce bakmıştım ardından. Tez zamanda ziyaretime geleceğini söylemişti, giderken.

Hava kararmaya başlamıştı. Merdiven aralığındaki tavana yakın  pencereden, loş bir ışık vuruyordu merdiven basamaklarına. Dışarıdaki ek binalardan birinden, bir aceminin çaldığı mandolin sesi geliyordu. Biraz daha uzaktan da bir flüt sesi…  Yeni bir yaşam başlıyordu yatılı kız okulunda…

Yazının tamamını okuyun »

metek


Zelin Artuğ

Adım, Metek. Soyadım yok. Annemi ve babamı göç yolunda yitirdim. Anlayacağınız, anadan öksüz, babadan yetim bir kuşum.

Pasifiği aşmış, yorgun argın San Francisco kıyılarına çıkmak üzereydik ki insanlar tarafından yaylım ateşine tutulduk.

Önce adımın anlamını söyleyeyim size. Siyasal hakları olmayan yerleşik yabancılara eski Atina’da Metek derlermiş. Yazının tamamını okuyun »

paris, hilton


Zelin Artuğ

Uçak Paris semalarında… Takım elbiseli, sarışın, genç adam, yuvarlak uçak penceresinden bakıyor. Hiçbir şey göremiyor. Bembeyaz bulutlar var uçağın altında. Uçak, sanki pamuk yığınlarının üzerinde süzülüyor. Birazdan bir anons gelecek. Yolcular kemerlerini bağlayacaklar. Uçağın Orly’ye inmesi biraz daha sonra.. Hilton’daki toplantıya geç kalması söz konusu değil yine de.. Hava limanından alacaklar onu. Yazının tamamını okuyun »

bu kapının arkasında inek mi var ?


Zelin Artuğ

Babam eve renkli, resimli bir kitap getirdi. İnek arkadaşlarım, kedi, köpek, tavuk arkadaşlarım, ördek ve civciv arkadaşlarım var kitapta.  Bu kitabın sayfalarını çevirmeye bayılıyorum. En çok sevdiğim de Aynalı inek. Ona Aynalı inek adını annem taktı. Çocukken annesiyle babası onu akraba ziyaretine götürmüşler. Yakınlarda bir orman varmış. Ormanda gezmeye çıkmışlar annemi de alıp. Bir kulübe görmüş annem. İçeriden “moo..” diye bir ses gelmiş. Sonra kulübenin penceresinden sevimli bir inek uzatmış başını. “Aaa bak, ne güzel inek! Başında da beyaz tüyleri var..” demişler. “Sakar inek..” demiş babası.

Tam o sırada, kucağında bir demet otla ineğin sahibesi gelmiş. Başında yaşmağı, ayağında şalvarıyla bir köylü kadın.. “Hoş geldiniz, Aynalı’yı görmeye mi geldiniz?” diye sormuş. İşte o zaman öğrenmişler ineğin adının “Aynalı” olduğunu. Yazının tamamını okuyun »

eskiler alırım


Zelin Artuğ

Bu bir gaz ocağı. Kimbilir hangi kadının elinin altında bir ocaktı bu ? Kimbilir elinde bir huni, kaç kez gaz koymuştur ocağın haznesine. Üstteki küçük havuzcuğa kimbilir kaç kez ispirto döküp, ispirtoya kibrit alevi tutmuştur? Bu ocağın üstünde kaç kez un helvası kavurup, zeytinyağlı yaprak sarması pişirmiştir ? Gece yarısı sıcacık yatağından kalkıp, kaç çocuğa bebek maması ısıtmıştır ? Bu gaz ocağı, benim kuşağımdaki insanların analarının, teyzelerinin, halalarının mutfakta en büyük yardımcısı, bazen dert ortağı, bazen de can yoldaşıydı. Bu ocaklarla büyüttüler bizi; sabahları bizi okula uğurlamadan önce, bu ocaklarda yaptılar çayımızı. Yazının tamamını okuyun »

balkonda çay keyfi


Zelin Artuğ

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı iki gün önce. İstanbul yağmura susamış.
Mis gibi çay kokusu yayıldı evin içinde. Hayatlarımız acı çaya çevrilse de böyle yağmurlu havalarda, camekana vuran yağmur tanelerine bakarak balkonda çay içme keyfimizden vazgeçemeyiz. Yağmur, tozu toprağı yıkar da çatılar, ağaçlar, yollar dupduru bir görüntü alır ya, yağmurlu havada çay da bir başka berrak görünüyor bardakta. İçtikçe içesi geliyor insanın. Yok. Çayın markasını sormayın, bu kadarı reklama girer.

Yazının tamamını okuyun »

lale devri çocukları


Zelin Artuğ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazının tamamını okuyun »