Anasayfa Anasayfa

Sayfa 5 / 7« İlk...«34567»

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Kavaklıdere Leyla


Zelin Artuğ

Yakup kirli kasketini çıkarıp kucağına koydu, iki eliyle kafasını sıvazladı. Elinin tersiyle camın buharını sildi. Otobüsün kirli camından yan sokağa kurulmuş pazarın birbirinin üstüne yıkılmış gibi duran tentelerini gördü.
Belediye otobüsü her durakta biraz daha doluyor, kasiste, dönemeçte, ayaktaki yolcular birbirlerinin üzerine yıkılıyorlardı. Gri pardesülü, koyu yeşil eşarplı genç bir kadın, damalı çantasını sımsıkı kucaklayıp göğsüne bastırırken tutunacak bir yer aradı. En yakınındaki koltuğun demirine tutundu. Hemen dibinde oturan yaşlı kadın burnunun dibine uzatılan koldan rahatsız oldu, ayaktaki kadına ters ters baktı.

Pazar molası


Zelin Artuğ

Yaşlı kadın başını eğdi, kayan başörtüsünü düzeltti, çenesinin üstündeki düğümü sıkılaştırdı. Derin bir iç çekti, “Allaaahh, çok şükür!” dedi. Oturduğu bank buz gibiydi. Gözü yan taraftaki banka kaydı. Birileri gazetesini okumuş, katlamış, bankın üzerine bırakıp gitmişti. Yaşlı kadın doğruldu, sağına soluna baktı, eteğini romatizmadan kıvrılmış parmaklarıyla düzeltti, banktaki pazar filesine bir göz atıp hızlıca bankta unutulan gazeteyi kapıp geldi. Minder gibi konforlu olmasa da kat kat sayfaları poposunu soğuktan korurdu.

Bir öğle vakti


Zelin Artuğ

Annesi taşlığı yeni yıkamıştı. Yaz güneşi iki basamaklı taş merdivenden bahçeye nazlı nazlı süzülen suyu yaladı, yuttu.
Küçük kız, ayaklarındaki mavi çiçekli, fıstık yeşili terliklere baktı. Çömeldi, pembe ojeli minik ayak parmaklarındaki tozları eliyle silkeledi. Terliğini çıkarıp, merdiven basamağına ayağını koymasıyla çekmesi bir oldu. Taş basamak öğle güneşinde iyice kızmış, çıplak ayakla basılamaz olmuştu.

Otobüs


Zelin Artuğ

Otobüsle gece yolculuğunu severdi. Kendisi gibi birkaç kişinin daha uyanık olduğunu görmek içini rahatlatırdı. Uyumak, ölmek gibi bir şey, diye düşünürdü, sevmezdi uykuyu. Otobüste herkes uyusa da sürücü uyumuyordu en azından.

Kollarını kavuşturup, koltuğuna iyice büzüldü. Hafiften serinlemişti ortalık.

Geceleri soğuk olmuyordu böyle. Aksine otobüsün içi iyice ısınıyor, camlar buharlanıyordu. Ne zaman camlar buharlansa, çocukça bir dürtüyle şöyle bir göz atardı sağına soluna. Yolcuların çoğunun uyuduğuna kanaat getirince usulca yumruğunu sıkar, bir damga gibi buharlı cama bastırır, yumruğunun izini çıkarırdı.

Yazının tamamını okuyun »

TAYLAN


Zelin Artuğ

Çocukluk arkadaşım Gevher ve sevgili oğlu “Yağmur Adam Taylan için…

Tuz gölü, beyaza çalar mavisiyle, çimen yeşili bozkırın ortasında kocaman bir leke gibi duruyordu. Gökyüzü, tam ufuk çizgisinde durgun göle kavuşmuş, gölle sarmaş dolaş olmuştu. Kıyılarda kum öylesine inceydi ki toprak demek daha uygun düşerdi. Göl kıyısını dalga dalga saran pembe kristal tuz tabakası, uçuk mavi gölün kıyısında, gölü çevreleyen bir fisto gibi dolanıyordu. Kıyılardaki kristal pembeliğe akşam güneşinin kızıllığı vuruyor, suyun kıyısında kızıl pembe ışıklar oynaşıyordu. Serin bir rüzgâr esiyordu kuzeyden güneye.

Yazının tamamını okuyun »

Öğle arası, siesta


Zelin Artuğ

 Güneş tam tepedeydi. Köyün serçeleri, kır kırlangıçları, sığırcıkları, kumruları öğle güneşinin kızdırdığı kiremitlere ayak basar basmaz havalanıyor, kavaklığın kıyısındaki gölgeli çite konuyordu. At sineklerinin vızıltısıyla çekirgelerin kavgacı ötüşleri kurbağaların yaygarasına karışıyordu sazlıkta. Uzak tarlalarda tiz kadın sesleri, çocuk sesleri yankılanıyordu. Köyün erkekleri ya dağda bayırda sığır peşindeydi, ya harman yerini düzenlemekle uğraşmaktaydı. Harman zamanı yaklaşmış, köylüleri bir telaş sarmıştı. Güzün sökülüp samanlığa kaldırılmış öküz arabaları yeniden kurulacak, delce* onarılacak, mazu denilen (dingil) kısımları iç yağıyla yağlanacaktı, Traktörü olmayanlar tarlaya, çayıra, oduna, ekine, gübreye, taşa, toprağa yine bu atadan görme öküz arabalarıyla gideceklerdi. Köyün gelinleri harman yerlerine, tarlalara, bostanlara çay tepsisi, azık taşımaktan, beşikteki bebelere süt verip, yayık çalkamaktan, hamur yoğurup ekmek yapmaktan, inek sağıp dam süpürmekten yorgun düşmüşlerdi.

Yazının tamamını okuyun »

Engelsiz


Zelin Artuğ

kapak

Not: İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi  Dekanlığı tarafından düzenlenen 4. Öğretmenin Öyküsü Yarışması sonucunda jürinin oluşturduğu seçkiye giren öykülerin toplandığı iki cilt kitabın 1. cilt kapak fotoğrafı aşağıdadır. Bu ciltte 15. sırada yer alan öyküm Engelsiz’i “Küçük İşler” okurlarıyla paylaşmaktan gurur duyuyorum. (Ü.Ö.G.)

Yıl 1987. Aylardan ağustos. Onun Boğaz’ı yüzerek geçmek için kırk kilometre ötedeki sahil kasabasında, Akçakoca’da kamp yaptığını duydum. Belediye Başkanı bu konuyla ilgilenmiş, onu çalıştıracak biriyle birlikte kampa yollamıştı. O gün gelinceye kadar sahilde gece çadırda kalacak, gündüz Karadeniz’in azgın dalgalarıyla boğuşarak kulaç atma ve nefes çalışmaları yapacaktı. Üç aylıkken çocuk felcine yakalanmış, yürümeyi hiç öğrenememiş, ayaklarının gücünü kollarına vermişti.

Yetmişli yıllarda tanıdım onu.  Orta sıralardan birinde sessizce oturur ders dinlerdi. Bir cümle çözümlemesi yaptırmak için tahtaya çağırdım bir gün. Eğildi, sıranın altından koltuk değneklerini aldı, değneklerine dayanarak tahtaya geldi. O gün gördüm engelli olduğunu. Tahtaya kalktığı için yüzü ışıl ışıldı. O günden sonra onu daha sık kaldırdım tahtaya.

 

Yazının tamamını okuyun »

Sıradan bir gün


Zelin Artuğ

 

Sisli, puslu bir hava… Gökyüzünde kara bulutlar dolanıyordu. Sinsi bir rüzgâr evlerin çatılarında gezinip, bacalardan çıkan isli dumanı sağa sola savurmaktaydı. Köşe başındaki marketin yeşil beyaz tentesinin rüzgârdan yırtılmış parçası tente demirini tokatlayıp duruyordu. Bu aylarda güz yağmurları bir başladı mı kiremitlerin tozu inerdi aşağı, çatılar kızıla boyanırdı.

Ufaktan yağmur sepelemeye başladı. Marketin üst katındaki evin balkon demirine tünemiş, tünediği yerde üşüyüp dertop olmuş kumru, ağırlaşmış kanatlarını açarak dengesini sağladı; uçup karşıki evin bahçe duvarına kondu. Safiye, bıkmıştı kumru pisliği temizlemekten, ama evin bereketi kaçmasın diye kovmuyordu kuşları. Karşıki evin alt kat balkon kapısı açıldı, kırk beş, elli yaşlarındaki Zeliha çıktı, aceleyle çamaşırları topladı, içeri girdi. Odada televizyon açıktı. Siirt’te bir uzman çavuşla iki erin şehit düştüğü söyleniyordu haberlerde. Zeliha, çamaşır sepetini yere bıraktı, kumandayı aradı, bulamadı. Bulduğunda sunucu enflasyon rakamlarını okumaya başlamıştı. Televizyonun sesini yükseltmekten vazgeçti, kumandayı kanepenin üzerine attı, derin bir iç çekti, oturdu, çamaşırları katlamaya koyuldu.

Yazının tamamını okuyun »

Cemreyi beklerken


Zelin Artuğ

Düş kurmak istiyorum. Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Ama bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

Yazının tamamını okuyun »

Veda korosu


Zelin Artuğ

 

gg

Yaz bitmiş, güneş bulutların ardına çekilmişti. Serin rüzgârlar yalıyordu evin duvarlarını, ağaçların yapraklarını. Bütün yaz doya doya güneşin sıcaklığını içmiş yapraklar dalların arasında üfüren rüzgâra direnemeyip tutundukları dalları bırakıyor, rüzgârın önünde oraya buraya sürükleniyordu. Dökülen yapraklar büyük savaşlarda telef olan askerler gibi aç susuz, yaralı, bir süre hayatta kalmak için direniyor, sonra öbek öbek sararıp soluyordu.

Sonbahar, doğadaki canlılar için veda mevsimiydi. Börtü böcek, kuş çakal, koyun keçi… ne varsa bu mevsimde yazdan kalan canlılığını yitirir, yuvasına, ağılına, inine çekilir ya da sıcak ortamlar bulmak için göç yollarına düşerdi.
Müyesser, artık yünleri katıp katıştırarak ördüğü aba gibi yeleğini sırtına geçirdi, başına yazmasını doladı, terliklerinin üstüne altmış yıllık kocası Veli’nin bahçede çalışırken giydiği Ankara lastiklerini geçirip bahçeye indi. Evin arkasına dolanıp, odunluğa girecek, yağ tenekesinden bozma kömür kovasına birkaç parça yonga alıp sobayı tutuşturacaktı.

Yazının tamamını okuyun »