Anasayfa Anasayfa

Sayfa 4 / 7« İlk...«23456»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Güneş içen tarlalar (1. Bölüm)


Zelin Artuğ

Gülizar, evin ahşap kapısının önünde durdu. İki eli belinde geriye kaykıldı, boynunu sağa sola oynattı. Ağrımayan yeri yoktu.. En çok da boynu tutulmuştu. Eğildi, eşiğin altındaki oyuktan anahtarı aldı. Doğruldu, sağına soluna baktı, anahtarı tam kilide sokacakken anahtar elinden kaydı, kapı önündeki iki koca taşın arasına düştü. Gülizar eğildi, anahtarı yerden aldı, çoraplarına yapışmış samanları, pıtırakları gördü. Birazını temizleyip doğruldu, kapıyı açtı. Aslında köyde kimsenin kapı kilitleme adeti yoktu, ama harman zamanı kimse evde olmuyordu. O sabah kaynanası her zamanki gibi, sığırı köyün sürüsüne katmaya gitmişti. Dönüşte Ellezlerin Duriye’nin gebe gelini Asiye’ye bakmaya çağırmışlardı. Gelinin üç cocuğu da karnında ölmüş, dördüncüye gebeydi. Kaynanası Duriye kadın söylenip duruyordu. Önüne gelene gelinini çekiştiriyor, “Tam da hasat zamanını buldu gebe olacak! Sıpaları garnında durmuyo deye, ağşama gadaa kömüş gibi yatıyo, işlee galıyoo! ” diye yakınıyordu.

AH!.. MET*


Zelin Artuğ

Uçsuz bucaksız bozkırda bir yeşil bolluğu… Ankara’dan Aksaray’a giden yol sapağında bir yol levhası. Koçaş Devlet Üretme Çiftliği. Sapaktan bozkırın bağrına uzanan tozlu yolun iki yanında sararmış ekin tarlaları… Sarının içinde kan kırmızı gelincikler, yavrusuna süt veren analar gibi boyunlarını goncalarına eğmişler. Güneş nereye dönerse, yüzlerini o yöne çevirip bozkırın sarısında salınıyorlar. Gelinciklerin arasında incecik, narin boyunlu mavi mine çiçekleri… Ekinlerin üzerinde kahverengi, sarı, kırmızı parlak simokinli kanatlarıyla uç uç böcekleri dolanıyor. Biri duyargalarını toprağa çevirmiş, olgun bir başak üzerinde, sirk cambazı narinliğiyle kanatlarını aralıyor, uçacak gibi oluyor, vazgeçip tülsü kanatlarını parlak kabuğunun içine topluyor.

Güneş Koridoru


Zelin Artuğ

Hastane odasında günler geçmek bilmiyordu. Serumunu değiştirmeye gelen hemşireye yatağında biraz doğrulmak istediğini söyledi. Kısa kızıl saçlı, biraz tombulca hemşire beş karış suratla yatağın baş tarafını biraz yukarıya kaldırdı. Elleri pembe önlüğünün cebinde, beyaz hastane sabolarını sürüyerek çıktı.
Adam başını yastığa dayadı, masmavi gökyüzünde tek tük dolaşan bulutları seyretmeye koyuldu. Burada başka türlü zaman geçmiyordu. Bembeyaz bir bulut kümesi şekilden şekile giriyor, adamın kafasında değişik senaryolar canlandırıyordu. Bazen çayırda otlayan bir kuzu, bazen şelaleden köpük köpük akan su, bazen bir topun ardı sıra koşan bembeyaz, yumuşacık tüylü bir yavru kedi, bazen uzak köy evlerinin bacalarından süzülen bembeyaz duman…

Bir yaz gecesi


Zelin Artuğ

Hava nemli ve bunaltıcı… Yaprak kımıldamıyor. Kadir ekmek kızartma makinesinin bütün vidalarını sökmüş, parçaları masanın üzerine yaymış, arızayı çözememiş, makineyi toparlamaya çalışıyor. Yarın tamire götürecek. Burnundan ter damlıyor. Vidalardan birini yere düşürmüş, bulamıyor.
“Selma, el fenerini getirsene!”
“Nerede?”
“Yerindedir işte, getir hadi!”
Selma başını sağa sola sallayıp gülümsüyor. Hep böyle yapar bu adam. Aldığını yerine bırakmaz, sonra nereye koyduğunu unutur.
“Bulamıyorum Kadir. Nereye bıraktığını hatırlamıyor musun?”
” Yahu, senin elindeydi dün akşam. Elektrikler kesilince, elinde fener dolanıp duruyordun!”
Selma feneri nereye koyduğunu hatırlamaya çalışırken Kadir’in sesi geldi masanın altından.
” Arama, tamam, buldum vidayı!”

Kenan Reis


Zelin Artuğ

İki arkadaş, Nail ile Mevlüt, ağaçların gölgesine kurulmuş salaş masalardan birine oturdular. Balık yemeye gelmişlerdi Balıkçı Kenan’a. Tüyü yeni bitmiş garson çocuk siparişi alıp mutfağa yöneldi. Izgara balık kokusu sarmıştı dört bir yanı. Nail dirseklerini plastik sandalyenin kolluğuna dayadı, arkasına yaslandı. Bu salaş mekanların plastik koltuklarının bir kıyısı mutlaka ya kırık olurdu ya çatlak. Zemin düz değilse sandalye topallayıp dururdu.
Yazının tamamını okuyun »

Kumsalda


Zelin Artuğ

“Yürüyen ansiklopedi” derlerdi ona. Gerekli gereksiz her şeyi nasıl aklında tutar ki insan? Hadi gerekliler neyse de bir dolu deli saçması!
“Bu kadar deli saçmasını nasıl biriktiriyorsun kafanda?” diye sordu arkadaşı.
Cemil dik dik baktı Fuat’a:
“Bir kere kafamda biriktirdiklerim ‘saçma’ değil, deli dediklerin de ‘deli’ değil! “
” Ne yani, profesör mü deliler? “
” Yok! Onlar alıcı kuşlar gibidir. Bilgi dağıtmazlar, bilgiyi toplar, kafalarına yığarlar. “
“Çeri çöpü toplayıp çöp odasında biriktirmek gibi yani… “

Bab-ı Ali’de yağmur yağıyor


Zelin Artuğ

Kitap kafede bir masa… Dışarıda sağnak yağmur kafenin camlarını dövüyor, sular kavisler çizerek camlardan akıp, arnavut kaldırımında yokuş aşağı minik dereler oluşturuyor. Masada orta yaşını biraz geçkin bir adam ve orta yaşlı bir kadın koyu bir sohbete dalmışlar.

Yosun kokulu bir sabah


Zelin Artuğ

Sadi uyandı, perdeleri kapalı pencereye baktı. Yaprak desenli perdenin ardında gün henüz ağarıyordu. Yorganı kafasına çekti, gözlerini yumdu. Bu sabah kararlıydı. Bir saat daha uyuyup iyice uykusunu alacaktı. Sağına döndü, soluna döndü, uyuyamadı. Yavaşça doğruldu, saate baktı, kalktı. Perdeyi yana toparladı, pencereyi açtı. Çam ve yosun kokulu serin havayı içine çekti. Tam karşısında deniz, kumsalın başlangıcında bir öbek fıstık çamı… Ufukta bir adacık…

Güleryüzlü yarenlik


Zelin Artuğ

Güler, Cevizlibağ’da metrobüsten indi, yorgun kalabalığa karışıp, koşar adımlarla tramvay durağına yöneldi. Tam önünde yaylanarak yürüyen uzun boylu genç sigarasını söndürmeden yola atınca iki adım yana kaydı. Kısa boylu, hafif kambur, kumaş pantolonlu yaşlı bir kadın yolun ortasında durmuş, başındaki örme atkıyı düzeltiyordu. Kadının yanından hızlı adımlarla geçen uzun boylu genç kız cep telefonuyla yüksek perdeden konuşuyor, belli ki bir yere yetişmeye çalışıyordu. Geçitin kıyıları çer çöp doluydu. Boş su şişeleri, kağıt mendiller, kirli poşetler…
Yazının tamamını okuyun »

Aynalı


Zelin Artuğ

Çocuk yoruldu, dedesinin elini bıraktı, iki adım önüne geçip, yaşlı adama kollarını uzattı. Boyu, dedesinin bacağı kadardı. Demek ki “bacak kadar velet” sözü buralardan geliyordu. Dede kasketini düzeltti, gülümseyerek eğildi, çocuğu kollarının altından tutup kaldırdı, omzuna bindirdi.Dedesinin omzunda rahata eren çocuk keyiflendi. Artık “bacak kadar” değildi. Sokakta yürüyenlerin hepsine tepeden bakıyordu. Bir de çıplak ensesine vuran şu kavurucu yaz güneşi olmasa, durumu hiç de fena sayılmazdı.