Anasayfa Anasayfa

Sayfa 3 / 7«12345»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Cemreyi Beklerken


Zelin Artuğ

Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

Seyfi Usta


Zelin Artuğ

Gazeteyi katladı, masaya fırlattı. Yine başlamıştı öksürük nöbetleri. Bir başladı mı nöbet, ciğeri sökülürcesine öksürüyor, suratı kulaklarına kadar kızarıyordu. Yaşlanıp saçı sakalı seyrelince kulakları iyice sarkmış, hatta biraz da kanı çekilip kararmışlardı sanki. Aynaya baktığında kulaklarından önce burnu çarpıyordu feri kaçmış gözlerine. Burnu o kadar da büyük değildi gençken. Hatta hep biçimli bir burnu olduğunu düşünürdü. Büyük de denemezdi aslında. Sanki burun kanatları şişmiş, burun delikleri büyümüştü.

Karadeniz çok karaydı (2.Bölüm)


Zelin Artuğ

Reyhan’ın tam karşısındaki gülün dalına bir saka kuşu kondu. Konmasıyla havalanması bir oldu. Üst dallardaki hafiften solmaya başlamış gülün yapraklarından birkaçı döküldü. Kuş uçtu, bahçe demirine tutundu. İleri geri bir iki yaylandı, havalandı, bir çamın tepesine kondu. Reyhan’ın rahmetli kocası Emef, bu çamın fidesini üç saatlik yoldan, Çayırova ziraat Meslek Okulunun Çiçekçilik Şubesi serasından getirip dikmişti. Orada gördüğü çiçekleri anlata anlata bitirememiştölüm)i.
Reyhan çok severdi çiçekleri. Hercai menekşe tohumu da istemişti kocasından. Emef, hercai menekşe tohumu almadan gelmiş, Reyhan’a şöyle açıklamıştı nedenini:

Karadeniz çok karaydı (1. Bölüm)


Zelin Artuğ

Reyhan, şifonyerin çekmecesinden sabun kokulu, yeşil üzerine kırmızı karanfil desenli, iğne oyalı, ütülü bir yazma çıkardı, başına örttü. Sırtına yün atkısını sardı, evden çıktı, verandadaki sallanır koltuğuna oturdu, torununu beklemeye başladı.
Reyhan’ın anneannesi daha bebekken ailesi Rusya’nın Çerkesya’yı işgalinin ardından yaşanan, katliam ve sürgün sonrası aç susuz yollara düşmüş, Osmanlı topraklarına göçmüştü. Reyhan, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra Adapazarı’nın Geyve ilçesinde doğmuş, bu katliamın öyküsünü aile büyüklerinden defalarca dinleyerek büyümüştü.

Güleryüzlü ciddilik


Zelin Artuğ

Nevra, okulu bitireli üç yıl olmuş, bu üç yıl içinde hiçbir yerde iş bulamamıştı. Odasına kapanıp deli gibi İngilizce çalışmaya karar verdi. Önce, bilgisayarına Duolingo diye bir program indirdi. Bir süre sonra sıkıldı, Français Facile indirdi, Fransızca, sonra İspanyolca denedi. Sonunda İtalyanca’da karar kıldı. En sonunda şimdilik hepsinin gereksiz olduğuna karar verdi. Atamasının yapılmasını beklemekten vazgeçti, iş aramaya başladı. İş bulma sitelerinin hepsine üye oldu, CV ekledi. Karşısına çıkan iş fırsatlarını listeledi, hepsine başvuruda bulundu. Beklemeye başladı. Artık devir değişmiş, kapı kapı dolaşıp iş arama dönemi sona ermişti.

Güneş içen tarlalar (6. Bölüm)


Zelin Artuğ

Zehra, sofraya, bulaşığa, çorbaya, her işe koşuyor, kızını yormamak için elinden geleni yapıyordu. İki günlüğüne de olsa, başını yastığa rahat koysun diye çabalıyordu. Tek kızıydı Gülizar. Gözü arkada değildi. Köyünde de iş zamanıydı ama iki oğlan, iki gelin köyü çekip çeviriyorlardı zaten. Babaları da her işin ucundan tutuyordu. En küçüğünü alıp imeceye gelmişti dünürüne. Bıldır, harman sonu gelin etmişti gözünün nuru Gülizar’ını. Hasat bitmiş, Kurban Bayramı da geçmiş, öyle düğün dernek kurulmuştu. Hakkını yememek lazım, Hasibe bir de kurbanlık koç yollamıştı dünürlerinin köyüne. Ama Hüseyin düğünden sonra, Gülizar’ı anasına götürmeyi bugün, yarın diye ertelemişti.

Güneş içen tarlalar (5. Bölüm)


Zelin Artuğ

Gülizar, elleriyle yüzünü kapadı, parmakları arasından baktı, sonra ellerini yana açıp koştu. Bastığı toprak, ayaklarının altında alçalıp yükseliyor, Gülizar koştukça yaylanıp onu bulutların üstüne fırlatıyordu. Bir ara ayağı ufak bir çukura rastlayıp burkulacak gibi oldu, çarçabuk toparlandı. Şimdi olmazdı burkulmak, hiç sırası değildi. Gülizar’ın gözlerinden yanaklarına dökülen, gözyaşı mıydı, hasret miydi, yoksa bunca zamandır biriktirip yüreğinin zulasında sakladığı inci taneleri miydi?

Güneş içen tarlalar (4. Bölüm)


Zelin Artuğ

Gülizar, Hüseyin’in ensesinden dolanıp omzundan aşağı kayan bu soğuk davetsiz misafiri görünce bir çığlık attı. Hüseyin şaşkınlığı geçip de elindeki dirgeni mızrak gibi düşmana doğrultuncaya kadar, düşman çoktan başakların arasına dalmış, yıldızının hiç barışmadığı insanoğluna izini çoktan kaybettirmişti.
Hüseyin yüreğinin güm güm atmasını bastırıp, arabanın tepesinde yaşmağıyla yüzünü kapamış sarsılarak ağlayan Gülizar’ı yatıştırmaya koyuldu. “Gorkma gız, asıl o gorksun bizden! Nasıl telaşlanıp gaçtı, görmediniz mi?”
Gülizar’ın Hüseyin’i duymaya hiç niyeti yoktu, ağlayıp duruyordu. Hüseyin seslendi:

Güneş içen tarlalar (3. Bölüm)


Zelin Artuğ

Hüseyin derin bir soluk aldı, seslendi: “Kim var orda?” Kapının yumruklanması kesildi. Dışarıdan tok bir ses geldi: “Hüseyin, benim, Mahmut! Aç kapıyı! Hasibe neneyi almaya geldim!” Hüseyin Mahmut’un sesini duyunca hemen davrandı, açtı kapıyı. “Ana! Gel hele! ” diye seslendi.
Hasibe Nene bir eli belinde, öteki dizinde odadan çıkarken kapıda Mahmut’u gördü, niye geldiğini anladı, gelinine ” Hemen atkımı bul, getir!” dedi. Gülizar yüklüğün kapısını açtı, kaynanasına atkısını yetiştirdi.
Mahmut’la Hasibe nene karanlığın içine dalıp kayboldular. Hüseyin kapıyı arkalarından kapayıp odaya döndü. Hasan soran gözlerle baktı ağabeyine.

Güneş içen tarlalar (2. Bölüm)


Zelin Artuğ

Hüseyin, güldü: “Korkma gız, saçına böcük yapışmış, onu alacam.” Nasırlı, kocaman elini Gülizar’ın yaşmaktan dışarı sarkan perçemine uzattı, böceği yakaladı. Böcek Hüseyin’in parmakları arasından kurtulmaya çalışıyor, can havliyle tepinip duruyordu. Hüseyin böceği bir fiskeyle uzağa fırlattı. Bıyığını sıvazlayıp çıkına uzandı. “Ne getdün gız Güllü?” diye sordu. Gülizar alı al, moru mor, soruyu yanıtlamadan çıkını açtı, Hüseyin’in önüne koydu. Hüseyin, Bismillah, deyip ekmeğe uzandı. Somundan iri bir parça böldü, parçayı ortadan ikiye ayırıp, içine peynir, domates, sivribiber koydu, kapadı. Tam ağzına götürecekken vazgeçip sordu: “Sen de yiycen mi gız?” Gülizar, evet anlamında sessizce başını salladı.