Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 812345»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Ekmek tilkinin ağzında


Zelin Artuğ

Günün ilk saatleri. Kumsal henüz boş. Kumun toprakla birleştiği, sararmış otların içinde belli ki geceden bir köpek yatmış, kuru otlar sağa sola devrilip ezilmiş. Az ileride, kayalığın başında, köpek pisliği üzerinde parlak yeşil renkli, iri sinekler dolanıyor. Kayalıktan kötü, idrar kokuları geliyor.  Kasabadan denize doğru inen yarı yarıya kurumuş çayın suyu git gide incelerek otlağın arkasındaki toprakla karışmış, elenmiş gibi kumların içinde kirli su birikintileri oluşturarak kayboluyor. Un gibi ince, ıslak toprakta iri terlik izleri… Olasılıkla geceleri, kayalıkta bira içen üç beş akşamcıdan kalan izler…

Yazının tamamını okuyun »

Gül mevsimi


Zelin Artuğ

Saat sabahın beşi. Giyinip bahçeye çıkıyorum. Doğa, uyanışın ilk kıpırdanışlarını yaşıyor. Bahçedeki kızıl gülün yapraklarında inci taneleri… Hatminin alt dallarından biri kırılmış, boynunu toprağa eğmiş. Kuruyup gazel olacağı zamanı bekliyor. İri bir karınca yürüyor bahçe duvarında. Duvarın dibindeki yuvanın ağzında, incecik kumlardan bir tümsek var. Yıllanmış dutun yapraklarının gölgesi oynaşıyor evin duvarında. Güneş, aşırı ilgiden şımarmış çocukların sabırsızlığıyla dökülüp sızacak yer arıyor kendine.

Yazının tamamını okuyun »

En gerçek masal


Zelin Artuğ

“Bir varmış…”

Bebek gözlerini açtı. Birdenbire kendini kocaman bir aydınlık uçurumunda buldu. Gözleri kamaştı ışıktan. Şaşıramadı bile. Boş boş aydınlığa baktı, ürktü. Ürktükçe bastı yaygarayı, yaşama içgüdüsüyle kendi sesinden de ürktü.  Ağlamaktan yorulunca sustu. Sustuğunda her şey yoluna girmişti bile. Kulaklarında yankılanan tehlikeli ses yok olmuştu. Alıştığı sessiz, güvenli dünyasına dönmüştü. Sessiz ortamı yitirmemek için uyudu.

Yazının tamamını okuyun »

Falcı


Zelin Artuğ

Bir süre odanın dört bir yanında ölüm sessizliği gezindi. Küçücük pencerelerin önüne gerilmiş basma perdelerin kıyısından odaya incecik bir ışık sızıyordu. Sanki oda günlerce kapalı kalmış, havalandırılmamış gibi küf kokusuyla karışık ağır bir hava vardı odada.

Bir köşeye iliştirilmiş kırık dökük tahta sandalyelerde oturan biri yaşlı, biri genç iki kadın, özünde kendi suçları olmayan cehaletin tutsak aldığı iki esir gibi, nefes almaya bile korkarak, sessizce ve kımıldamadan bekliyorlardı.

Yazının tamamını okuyun »

Sokak kedisi


Zelin Artuğ

Kedice bir çeviklikle atak yaparak, hızla üzerine doğru gelen kamyonun tekerlekleri arasında kalmaktan kurtuldu. Kaldırıma açılan yağmur borusunun dibine sinip kocaman kamyonun ardından baktı. Kirli, beyaz ön ayaklarına doğru kıvrılmış kuyruğunu az önce atlattığı vartanın heyecanıyla sağa sola sallayıp duruyordu. Gerçi bu tür olaylara alışıktı. Sokak kedisiydi sonuçta. Yine de can tatlıydı. İnsanları bir türlü anlayamıyordu. Ne gürültücü patırtıcı varlıklardı şu insanlar. Ne kadar da kalabalıktılar. Hep kendilerinden büyük işlere kalkışıyorlardı. Dünyayı ters yüz etmekten başka işleri yoktu! Dağları, tepeleri, topraktakileri yerle bir ediyor, yeryüzü yetmezmiş gibi gökyüzüne doğru uzanan büyük yapılar yapıyorlardı. Kocaman araçlarla yolları zangır zangır titreterek başka canlıları kaçırıyorlardı.

Bir köy düşü


Zelin Artuğ

İki gündür sürekli yağmur yağıyor. Toprak ne çok susamış yağmura. Bağ, bahçe, tarlalar bayram etti. Gün ağarırken hamur mayaladım, ekmek hamurundan sacda bazlama yaptım. Mis gibi kokular yayıldı evin içine. Bir bardak çay doldurup pencerenin önüne oturdum, çiçekli basma perdeyi yana çektim, çisil çisil yağan yağmuru seyrediyorum.
Evin önündeki yokuşun üst yanında gece gündüz durmadan akan oluk var. Oluktan akan su hayvanlar su içsin diye yalağa; yalaktan taşan su da akan suyun oluşturduğu incecik bir su yatağından, kıvrım kıvrım, köyün alt başındaki keçi yoluna doğru akar. Kurak havalarda su, pek taşmaz yatağından, ince ince hep akar da yağmur yağmaya görsün. Şuncacık su, çağlayan olur, toprak yola taşar. Kendine çakıllı taşlı toprakta eğri büğrü, inceli kalınlı başka yataklar bulur. Sudan çıkmış sıçana dönmüş kör kedi yokuşun kıvrıldığı yere siner, hem su içer, hem akıntıya kapılmış döne döne ayağına gelen börtü böcek, kurtçuk, ne varsa kısmetinde, hiç birini kaçırmaz.

Fırtına


Zelin Artuğ

Kasabanın tozlu atmosferine dalga dalga sıcak çökmüştü. Nemli sıcak hava adeta kasabayı sarıya boyamıştı.
Birden ortalık karardı, ilkin hafif bir rüzgâr çıktı. Biraz önce kasabayı yakıp kavuran güneş, kara bulutların ardına kaçmak ve az sonra kopacak fırtınayı izlemeye başlamak için ışıklarını toparlayıp heybesine doldurmaya başlamıştı bile.
Boz bulanık tepelerin ardında çakan şimşek, doğanın beyaz bir ışıkla kasabanın üzerine attığı afili imzasıydı.
Birkaç saniye sonra korkunç bir gök gürültüsü, karşı tepelerde yankılandı.

Çivi


Zelin Artuğ

Akşam karanlığı… Sokağın başında bir karartı belirdi. Karartı, sokağın iki yanına sıralanmış evlerin arasından yürüyordu. Evlerin mavi, yeşil, pembe boyalı dış duvarlarının renkleri solmuş, derme çatma evler, karanlıkta hayaletler gibi yan yana sıralanmışlardı. Evlerin cephelerine karartının gölgesi upuzun vuruyor; gölge, karartının yanı sıra yürüyordu. Karartı, ayaklarının ucuna basarak ruh gibi sessiz, evlerden birinin giriş kapısına yöneldi. Kapının önünde bir süre bekledi. Gölge, bütün haşmetiyle kapıda, karşısında dikiliyordu. Karartı anahtarını cebinden çıkardı, kilide sokup iki kez çevirdi, nefesini tutup içeri girdi. Evdekiler çoktan uyumuş olmalıydılar; kimseyi uyandırmak istemedi. Yavaşça kapıyı kapattı. Bir süre sırtını kapıya yaslayıp bekledi.
Yazının tamamını okuyun »

Kuşatma


Zelin Artuğ

Fikret, metal çerçeveli gözlüklerinin ardından okumakta olduğu gazetesini katlayıp cebine koydu. Gözlerini vapurun penceresinden görünen kıyılara çevirdi. Gülhane parkı, kente inen sisin arasından hayalet gibi kımıldıyordu karşı kıyıda. Yıllardır içli dışlı olmuştu bu manzarayla.

İlk kez bir kızın elini, Gülhane parkında, birlikte semaverle çay içerlerken tutmuştu. Yemyeşil gözleri vardı kızın. Bukleli, kulak hizasında kısa saçlarının bir buklesi alnına düşmüş, saçının ardından utangaç bir bakış atmıştı Fikret’in yüzüne. Elini usulca çekmiş, kalkmıştı masadan. Kız kalkınca Fikret de kalkmış, cebindeki son yirmi lirayı masaya bırakmış, kızı kaçırmamak için ya da kız kendisini cimri sanmasın diye, paranın üstünü beklememişti. Hiç konuşmadan birlikte parktan çıkmışlar, Sirkeci tren garına kadar yan yana yürümüşlerdi. Kız, peronda da tek kelime etmemiş, çantasından pasosunu çıkarıp elinde evirip çevirip durmuştu. Tren perona yaklaşınca, hiç konuşmadan trene atlamış, Fikret’e bakmadan, öte yandaki pencerelerden birinin önüne oturmuştu. Tren hareket edip de rayların üzerinde kaymaya başladığında, Fikret’in hayatının ilk aşkı da daha hayatına girmeden, elinden kayıp gitmişti böylece. Yazının tamamını okuyun »

Kral öldü, yaşasın kral!


Zelin Artuğ

Saat gecenin on biri… Gün boyu rüzgâr ağaçların dalları arasında ıslık çalıp durmuş, bahçelere gece çökünce etekleriyle çatıların üzerini yalayıp, bacalardan çıkan isli dumanı da ardına takarak kasabayı terk etmişti. Kuru bir ayaz gelip yerleşmişti evlerin duvarlarına, kapılarına, pencere kıyılarına.
Yazının tamamını okuyun »