Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 712345»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Bayram


Zelin Artuğ

Bayram bütün gece, ceketini başının altına yastık yapmış, sırt üstü çimende yatıp yıldızları seyretmişti. Ne çok yıldız vardı gökte. Çocukluğu, ilk gençlik yılları hep yıldızların altında yatıp düş kurmakla geçmişti. Çok küçükken nenesi her yıldızın dünyadan göçüp gitmiş kimseler olduğunu, ta oralardan hayatta olan sevdiklerini izlediklerini söylemişti. Bayram yıldızlara bakar, o çocukken dereye düşüp boğulan anası Sultan’la, daha on iki yaşında asfaltta çiçek satarken acemi bir sürücünün arabası altında kalıp oracıkta can veren küçük kardeşi Cennet’i arar, bulamazdı. Nasıl bulsun ki? Bütün yıldızlar birbirine benziyordu.

Uykusuz bir gece


Zelin Artuğ

Asuman, sağına döndü, soluna döndü, uyuyamadı. Başucundaki okuma lambasını yaktı, saate baktı. Saat sabahın dört buçuğuydu. Lambayı kapadı, gözlerini yumdu. Karanlıkta içi daraldı. Uyumak için, yan döndü. Kolunu yastığının altına uzattı, olmadı! Başını yastığın altına gömdü, olmadı! . Sımsıkı kapadı gözlerini. Az önce sesi soluğu kesilen karasinek sinsice yaklaşıp kulağının dibinde sinir bozucu bir sesle vızıldadı. Elini boşlukta sallayıp sineği uzaklaştırdı kulağından. Yazının tamamını okuyun »

Otobüs yolculuğu


Zelin Artuğ

Adiloş, çocukluk arkadaşı Meral’in daveti üzerine, Mersin’e gidiyordu. Çok heyecanlıydı. İstanbul’dan trenle Ankara’ya gitmiş, Ankara’dan Mersin’e otobüsle devam edecek, Meral onu terminalde karşılayacaktı. Otobüsle gece yolculuğunu severdi Adiloş. Gece, kendisi gibi birkaç kişinin daha uyanık olduğunu görmek, içini rahatlatıyordu. Uyumak, ölmek gibi bir şey, diye düşünür, sevmezdi uykuyu. Otobüste herkes uyusa da sürücü uyumuyordu en azından. Kollarını kavuşturup, tekli koltuğuna iyice gömüldü. Muavin, elinde listeyle, otobüsün koridorunda sağlı sollu yolcuları kontrol ederek arkaya doğru yürüdü.

Yazının tamamını okuyun »

Yağmur


Zelin Artuğ

Yağmur başladı. Birazdan gök gürüldeyecek. Her yağmur yağdığında gökyüzü ilençle inilder böyle.

“Turnalara bir semahı çok gördün” diyordu şairin biri. Hangisiydi, anımsamıyorum.

Tozlu köy yolları nasıldır şimdi? Yağmur damlaları iri iri yola düştüğünde, kalın toz tabakası suyu yutar, toprak bir süre kuru kalır. Sonra, yağmur suları ince dereciklere dönüşür, kıvrılarak akar yokuş aşağı.

Yazının tamamını okuyun »

Kafkaslar’a yolculuk


Zelin Artuğ

“Alev sarısı” bozkırlara düştü yolumuz yine. Başımızın üzerinde dost selamı, Hidalgo’nun terkisinde bin bir çeşit kır çiçeğinin rengi, doludizgin yollardayız. Tepemizde sarı sıcak bir güneş. Güneşin hışmından başımızın üstündeki dost selamı koruyor bizi. Gökyüzünün mavisi, güneşin sarı sıcağından bakır çalmış, açık kirli yeşil bir renk almış. Bir süre sonra güneş sıcak sarısını maviliklerden sıyırıp tepelerin ardına çekilecek. Yerkürenin öteki yüzündeki halklara dost selamı göndermeliyiz hemen. Selamlarımızı baş üstüne alıp, sarı sıcaktan korunmaları için. Yağmurları küstürenler, yer küreyi sarı sıcaklara mahkûm edenler gizliden gizliye sevinemesinler diye! Bu halk düşmanlarına karşı, dünyanın dört bir yanında sarı sıcak savaşlar çıkaran bu silah tüccarlarına karşı bütün halklar dayanışma içinde olmalı.

Yazının tamamını okuyun »

Güğüm


Zelin Artuğ

Ali, dirseğini deniz kıyısındaki korkuluğa dayadı, ağır ağır suya batan teneke güğüme kaçamak bir bakış attı. Yarısı su dolu güğüm, sapına iple bağlanmış iki bardakla birlikte denizin derinliğine inip gözden yiterken o günkü kazancı, yarına dair umudu, insana inancı da yitiyordu. Elini cebine attı, o günkü kazancını yokladı. Yeni bir güğüm almaya çıkışmazdı parası. Bir an, soyunup suya atlamayı, zabıtalar gelmeden güğümü çıkarıp kaçmayı geçirdi aklından. Yüzme bilmiyordu. Suya dalıp bir daha çıkamamak da vardı işin ucunda. Biri atlar, kurtarırdı belki, ama kim yapacaktı? Kıyıdaki kalabalığa bir göz attı. Eminönü, insan kaynıyordu. Çımacılar, dolmuş taksi kâhyaları, halka tatlısı, şambali, turşu suyu, sepette lahmacun, balık ekmek satıcıları, midyeciler, allı morlu giysileriyle Anadolu’nun her yanından, iş arayan erlerinin ardı sıra gelmiş köylü kadınlar… Gördükleri her ilginç şeye sümüğünü çeke çeke bakarak analarının ardında sürüklenen, bazen analarının elinden kurtulup koşarken düşüp yaygarayı basan çocuklar…

 

Yazının tamamını okuyun »

Paris Hilton


Zelin Artuğ

Uçak Paris semalarında… Takım elbiseli, sarışın, genç adam, yuvarlak uçak penceresinden bakıyor. Hiçbir şey göremiyor. Bembeyaz bulutlar var uçağın altında. Uçak, sanki pamuk yığınlarının üzerinde süzülüyor. Birazdan bir anons gelecek. Yolcular kemerlerini bağlayacaklar. Uçağın Orly’ye inmesi biraz daha sonra… Hilton’daki toplantıya geç kalması söz konusu değil. Hava limanından alacaklar onu.

Yazının tamamını okuyun »

Kınalı bir düş


Zelin Artuğ

Yusuf bir düş gördü. Kınalıydı… Yumuşacık, beyaz tüyleri vardı düşün… Önü sıra yürüyordu. Sonra yok oldu. Kınalı düşü yok oldu. Anasına sordu: “Sen biliyor musun? Sen gördün mü nereye kayboldu? Nenemin saçları da böyle akça pakçaydı… Nenemin saçı da kınalıydı. O ne zaman yok oldu ana? Nereye kayboldu, sen biliyor musun? Bana, “kurbanın olam!” derdi… Kurban mı oldu nenem, ana? Kaybolanlar hep böyle kınalı mı olur?” Anası yüzüne öylece baktı, sustu, cevap vermedi ona. Nenesi öleli iki yıl oluyordu.

Güneş yiyen adam


Zelin Artuğ

Sabah… Tan aydınlığı… Adam, sessizce kalktı. Giyindi, dışarı çıktı. Bugün iş yok. Tatil değil. İzin günü de değil. Bugünün öteki günlerden bir ayrıcalığı var. İşten atıldıktan sonraki ilk sabah… Ne yapacağını bilmeden yürüdü sokaklarda. Ayakları onu yalnızlıklara çekiyordu. Kimsenin olmadığı, kimsenin soru sormayacağı yerlere. Sabah ayazı çarptı yüzüne. Yakalarını kaldırdı, elleri ceplerinde yürüdü.

Otobüs durağının önünden geçerken ani bir kararla durdu. Durakta başka insanlar vardı otobüs bekleyen. Onların arasına karışmadı. Birkaç adım daha attı, az ötede, durağın dışında durdu. Otobüs bekleyenler kuyruğa girmeye başlamışlardı bile. Orada durursa kesinlikle oturacak yer bulamayacaktı otobüste. Bunu umursayacak durumda değildi.

 

Yazının tamamını okuyun »

Kırmızı başlıksız kız


Zelin Artuğ

Deniz kıyısı… Durgun, pırıl pırıl bir su… Suyun dibinde çakıl taşları görünüyor. Sarımtırak, saydam, küçük kaya balıkları dolaşıyor taşların arasında. Yüzümü suya daldırıp, gözlerimi açıyorum su altında. Işıklı hareler dolaşıyor kumun üzerinde. Kum, incecik… Bir yengeç yürüyor kumun üzerinde. Yan yan basıyor sanki. Kaya balığı, yengece dokunup kaçıyor. Güvende olacağı bir noktaya gelince salına salına yüzmesine devam ediyor.

 

Yazının tamamını okuyun »