Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 1312345»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Kral Hubris ve Unicorn


Zelin Artuğ

Gökyüzü bütün ihtişamıyla gürledi. Yedi cihandaki tek boynuzlu atların en şereflisi, en haysiyetlisi Unicorn Cihan, sırtında Kral Hubris’le yeryüzüne doğru kanat açtı. Kral Hubris, bulutların tepesinden tepetaklak aşağı düşmemek için Cihan’ın yelelerine öyle bir yapıştı ki Unicorn dengesini yitirdi, görüş alanını kaybetti, Okyanus’a doğru sürüklenmeye başladı.

Yazının tamamını okuyun »

Kurumuş bir ağaç gövdesi


Zelin Artuğ

Toprağın yüzü ılıdı. Sular ılık akmaya başladı dere yataklarında. Yüreğine kor düşmüş sevdalıların özlemi arttı baharla. İlkyazın peşinden sürüklediği karlar eridi. Sokak kapılarıyla bahçe kapıları aralandı. Saksı çiçekleri boy attı. Çocuk sesleri yankılandı sokaklarda. Doğa dirildi. Uykusunu almış canlılar birer birer ortaya çıktılar. Rüzgârın öfkesi yatıştı. İlkyaz geldi.

Öfkesi yatışmayan bir, Halil vardı. Kocayıp da kesilmiş, kuru gövdesi çitin yanına devrilmiş ağaç kütüğünün üzerine oturmuş, çakıyla kütüğün üstüne adını kazımaktaydı. Belki on tane ‘Halil’ kazımıştı gövdeye.

“Boşayacam ben bu karıyı!” diye söylendi. Akşamdan beri belki elli kez söylemişti bu sözü. Yalnız bu defa içinden değil, sesli söylemişti. Duyan olmuş mudur diye sağına soluna bakındı. Samanlığın yanında dikilmiş, meraklı gözlerle kendisine bakan Sermet’i gördü. Sermet, emmioğlu Cemal’in büyük oğluydu. On dördünde, bıyıkları yeni terlemiş bir oğlandı. Yeniyetme olmasına karşın, sırık gibi boyu vardı. Samanlığın kapısında öylece dikilmiş, acımalı gözlerle emmisine bakıyordu. Emmioğlu Cemal’in çocukları ‘emmi’ derlerdi Halil’e.

Yazının tamamını okuyun »

İlik çorbası


Zelin Artuğ

Ayşen, el bebek, gül bebek büyümüştü. Kardeşi Naci de öyle… Anneleri elinde süt bardağı, meyve tabağı arkalarında dolanıp dururdu. Babası asker emeklisiydi. Adamcağız kalp krizinden ölünce, anneleri, Naci ile ablası Ayşen’in üzerine daha bir titrer oldu. Aman hasta olmasınlar, aman gıdasız kalmasınlar diye kendini paraladı.

Çocuklar da hiç üzmediler onu. Kışın önlerine konan lahana yemeğini, özellikle de ilik çorbasını suratlarını hiç buruşturmadan yediler. İlik çorbası, çok önemliydi. Annelerinin dediğine göre insanı hastalıklardan korur, özellikle de kemikleri güçlendirdiği için düşüp bir yerlerini kırmalarını önlerdi.

Yazının tamamını okuyun »

Çile


Zelin Artuğ

“Umutsuz durunlar yoktur; umutsuz insanlar vardır.”

Mustafa Kemal Atatürk

Fadime, maviş maviş bakan, saçları saman sarısı, küçük bir kız çocuğuydu. Sekiz çocuklu bir ailenin en küçük kızı olarak Trabzon’un köylerinden birinde yaşıyordu. Fadime on yaşına geldiğinde aile İstanbul’a göçtü. Baba Hurşit göç kararını verdiğinde, ana Fikrîye dizlerini dövüp durmuştu ama boşuna! İstanbul’un nasıl bir insan yutan cehennem olduğunu akrabalarından duymuştu. “ Ne yer, Ne içer, nasıl soluk alırız orada!” diye dövündü durdu. Yine de erine, Hurşit’e söz geçiremedi.

Apar topar göçmelerinin nedeni hasımlarıyla aralarındaki bir kan davasıydı. Bu anlamsız dava Hurşit’le son bulmayacak, kim bilir daha kaç masumun başını yiyecekti. Hurşit’in beş oğlu, belki onların da çocukları boşu boşuna ellerini kana bulayacak veya salkım salkım öleceklerdi.

Yazının tamamını okuyun »

Boş teneke


Zelin Artuğ

Sabahları, tatlı uykusundan uyanmanın siniriyle, çalar saatin melodisi Alev’in kulağına cenaze marşı gibi geliyordu.  Başını yastığın altına sokup işkencenin bitmesini bekledi. Bugünlerde sinirleri tavan yapmıştı. İşe erken gitmek, Nedim’in sorunuydu. Alev işe gitmediğine göre şu münasebetsiz saatin sesiyle uyanmak zorunda değildi. Sırf bu yüzden yataklarını ayırmayı bile düşünmüş, ama kökten bir değişiklik yapmayı göze alamamıştı. Nedim, sessizce kalktı, ayaklarının ucuna basarak banyoya geçti, tıraş oldu, sessizce giyinip çıktı. Tam arabasına binmek üzereyken eve para bırakmadığını hatırlayıp geri döndü. Sessizce yatak odasının kapısını açtı. Alev, şişmiş gözlerle yatağın içinde oturuyordu.

Yazının tamamını okuyun »

Karanlıktan korkanlar


Zelin Artuğ

O gece gözüne bir damla uyku girmedi Ali’nin. Ufacık yüreği büyük büyük atıyor, bütün benliğini saran heyecan fırtınasını saatin tik takları bastırıyordu.

Ali, on yaşına karşın altı yedi yaşında bir çocuk kadar çelimsizdi. Yaşından çok ufak göründüğünü büyükler konuşurken duymuştu aslında, ama hiç inanası gelmemişti. O nedenle ayağını birkaç kez sıra arkadaşı Şirzat’ın ayağının yanına koyup aklınca çok ufak olup olmadığını anlamaya çalışmıştı. Haklıydı büyükleri. Kenarları yırtılmış lastik ayakkabılarının içinde ayakları çok ufak görünüyordu. Şirzat, köyün zenginlerinden Cemil Ağa’nın oğluydu. Ayaklarının büyüklüğüne bakılırsa, büyüdüğünde iri kıyım bir adam olacaktı.

Yazının tamamını okuyun »

Teknik servis


Zelin Artuğ

Ferhunde’nin çamaşır makinesi bozuldu. Makinenin düğmelerini sanki anlarmış gibi rasgele kurcaladı. Hep öyle yapardı. Evde bir elektrikli alet bozuldu muydu; Ferhunde aletin bütün düğmelerine basar, açar, kapatır; daha da olmazsa aleti fişten çekip yeniden takar, yine sonuç alamazsa oflaya puflaya, dizlerini ovalayarak salona gider, kendini kanepeye atardı.

O gün de öyle oldu. Kaç yıllık makine! O da Ferhunde gibi eskimişti artık. Ne var ki yeni bir makine almanın hiç sırası değildi.

Sorunu çözmek için, kafasını toplaması gerekiyordu. Kendini kanepeye attı. Gözlerini tavana dikip düşündü. Bu işi kendisi halletmeliydi. Ziya’ya kalırsa, o çamaşırlar yıkanmaz, çürürdü. Ziya’nın tarzı, evlere şenlik! Önce, makinedeki çamaşırlar çıkacak! Adam, banyoda ne varsa dışarı çıkarıp, kendine rahat bir çalışma alanı yaratacak. Sonra, evdeki elektrikli aletlerin kullanma kılavuzlarının olduğu kutu ortaya getirilecek. Bütün kılavuz kitapçıkları ortaya dökülüp, çamaşır makinesine ait olan kitapçık bir yana ayrılacak. Sonraki iş, kutunun yeniden, özenle yerleştirilme işi… Kılavuzun iyice okunup, bozukluğun nereden kaynaklandığını bulmak için de birkaç saat gerek!

Yazının tamamını okuyun »

Uçan balon


Zelin Artuğ

Alçak felek bağladı beni kıskıvrak / ben elimin, ayağımın farkına varalı. / Yaşadım sayacaklar şarapsız günlerimi, / onlar da bu fakirin hesabına yazılacak. (Ömer Hayyam)

 

Dağların eteklerine, evlerin çatılarına, kumsallara, ovalara, göllere akşam kızıllığı çökmüştü. Uzaklardaki yapıların camlarında bazen kızıla, bazen altın rengine dönen ışıltılar dolanıyordu. Mevsim, yazdan güze dönmek üzereydi. Serin bir rüzgâr, bahçedeki dut ağacının yapraklarını titretti.

Sanem, üşüdüğünü hissetti, pencereden içeri çekildi. Sandalyenin arkalığına attığı şalına sarındı. Tam pencereyi kapatacaktı ki uzaklarda, denize doğru uzanan yamaçtaki fındıklığın içinden gökyüzüne doğru süzülen kırmızı bir uçan balon gördü. Şalına daha bir sıkı sarındı, açık pencereden deniz yönüne doğru uçup giden, gittikçe küçülen uçan balona baktı.

Yazının tamamını okuyun »

Apartman magandası


Zelin Artuğ

Kara İbo, iyice küçülmüş izmaritten son bir nefes çekti. Sigarayı içmiyor, emiyordu sanki! Art arda yaktığı sigara yüzünden parmakları kınalıya çalıyordu. İzmariti balkondan aşağıya fırlattı. Kimin çamaşırına, kimin kafasına ya da saksısına düşerse artık! Sandalyesini gıcırdatarak kalktı, dirseklerini balkon demirine dayayıp, yola baktı.

Uzun boylu, zayıf, esmer bir adamdı. Uzun yol kamyon şoförüydü. Adana’dan, Mersin’den, Antalya’dan İstanbul’a meyve sebze nakliyatında çalışıyor; malı hale boşalttıktan sonra, nakliye şirketi yeniden çağırıncaya kadar eve uğruyordu.

Üyelerinin çoğu nakliyecilerden oluşan bir kooperatif apartmanının dördüncü katında, duvarları rutubetten kapkara olmuş bir daire almış; karısı Remziye ve dört çocuğunu köyden getirip bu daireye tıkmıştı. Yoldan geldiğinde hizmetini görecek, önüne sıcak yemek koyacak, ona çocuk doğurup, sonra da onları yüksünmeden tek başına büyütecek bir kadındı Remziye! Hizmette kusur etmediği sürece köyde çift çubukla uğraşmak yerine, apartmanda yaşayacaktı. Daha ne olsun?

Yazının tamamını okuyun »

Antalya Serüveni


Zelin Artuğ

Hakan’la Selim eski arkadaştı. Aynı mahallede doğmuş, büyümüş; aynı mahallenin boş arsasında top koşturmuşlar; hatta ilkokuldayken aynı kıza âşık olmuşlardı. İlk kavgaları da dünyadan ve bu afacanların aşkından habersiz o çilli kız yüzünden olmuştu. Konu ilk aşk bile olsa sonunda barışmışlar, ikisi de kızı sevmekten vazgeçmişlerdi.

Liseye başladıklarında, babası Hakan’ı bir içkili lokantada beş altı mahalle arkadaşıyla içki içerken yakalamış; serseri olacak diye onu okuldan alıp İsviçre’deki amcasının yanına işçi olarak yollamıştı. Böylece Hakan’la Selim ayrılmış oldular. Hakan İsviçre’ye gidince Selim yeni arkadaşlar edindi ama hiçbiri Hakan’ın yerini tutmadı.

Yazının tamamını okuyun »