Anasayfa Anasayfa

Sayfa 10 / 11« İlk...«7891011»

‘Deneme’ Kategorisi için Arşiv

güneşi batıranlar


Zelin Artuğ

“Avrupa benim belleğim./yazım da…/Geç kaldım yurt edinmeye gurbeti./Zorbaysa ateşe veriyor dünyayı.” Stefan Zweig

İnsanlık tarihi boyunca dünyanın yörüngesini değiştirip, güneşi batırmak isteyen zorbalar oldu, olmaya da devam ediyor. Son yüzyıl, insanlığın yüz karası olarak duruyor tarih sayfalarında. Dünün Dünyası , bu utanç çağının belgelerle verilmiş öyküsü. Avusturyalı yazar Stefan Zweig , biyografisinde “Kudurmuş Avrupa ” diye niteliyor ikinci dünya savaşını. Savaş öncesi Avrupa insanının dünya görüşünü, burjuva düzeninin durmuş, oturmuş zevk anlayışına uygun kalıplara sıkıştırılmasının ardındaki “ikiyüzlü toplum ahlakını” gizli tutulmuş bilinçaltı arzuların er geç ortaya nasıl çıktığını anlatıyor bize.

Yazının tamamını okuyun »

Yabancı


Zelin Artuğ

“Yabancı”yı ilk kez yirmili yaşlarda okumuştum. Yaratısız bir başkaldırma duygusu uyanmıştı içimde. Sıradan bir genç insan tepkisi… Bilinçsiz duyguların kör bir karanlıktan ne farkı var ? Gençliğin renkleri ne denli parlak olursa olsun, gençliğin kendisi bir kör karanlık değil mi ? Albert Camus’nün yabancısı da sokaktan geçen yüzlerce yabancıdan biriydi. Yıllar sonra, aynı yabancı bir kez daha çaldı kapımı. Uzun uzun anlattı. Soluk almadan dinledim.

Kitabı rafa kaldırırken o , ardına bile bakmadan çoktan yola koyulmuş, birbirine yabancı insanların arasına karışıp, gözden yitmişti bile. Kulağımda, giderken fısıldadığı belli belirsiz  sesi kalmıştı: “Hoşçakal yabancı.”

Yorgunum. Işığı söndürüp yatıyorum. Sanığın aylar süren duruşmasını düşünüyorum. Savcının, tanıkların, gazetecilerin , dava ile ilgisi olan ya da olmayan herkesin geveze papağanlar gibi konuşmalarını duyuyorum yeniden. Bir de sanığı kurallara göre savunacağım derken geveze kalabalığın şakşakçılığını yapan avukat var tabi. Toplumun dayattığı kalıplara göre yargılanan sanık ve insan olmanın gerektirdiği özellikleri iğrenç bir suçmuş gibi haykırıp duran ahlakçılar ! Oldu bittiye getirilen savunmada sanığın verdiği yanıt: Böyle olmasına güneş neden oldu.” Duruşmayı izleyenlerin gülüşmeleri…

,Yirmili yaşlarda kitabı ilk okuduğumda sanığın kelepçelerini çıkarıp onu kurtarmak, dışarıdaki öteki insanların içine salıvermek gelmişti içimden. Şimdi bu çok saçma geliyor. Günümüz koşullarında dışarıda da özgür değil ki insan! Otobüste, metroda, sokakta…heryerde paranoyak olmuş, panik halinde insanlar. Herkes birbirine kuşkuyla bakıyor. Toplum, neredeyse çözülme noktasında.

Camus, başka bir yapıtında “Özgürlük, hele tutuklunun düşüyse, sınırlara katlanamaz.” diyordu. Madem, dışarıdaki insan da bir anlamda toplumsal değer yargılarına tutuklu, yabancılığı yok etmekten mi başlamalı ? Yabancıya kulak veriyorum. Kendini savunmak için hiç çaba göstermeyen, yargılanma sırasında ağzını bıçak açmayan yabancı, onu boş bir çuval gibi attıkları mahpushanesinde bir iç hesaplaşmaya girişiyor: “Şimdiye kadar hep haklı çıkmıştım, hâlâ da haklıyım, daima haklı olacağım ben. Bugüne kadar, şöyle yaşamışım…oysa şu şekilde de yaşayabilirmişim… Şunu yapmışım da bunu yapmamışım… Ne çıkar bundan ha ? Ne çıkar ? Sanki bir ömür boyu, sırf haklı çıkmak için hep bu anı, idam edileceğim şafak vaktini beklemişim ! Her şey tamam olsun, kendimi daha az yalnız hissedeyim diye idam günümde çok izleyici bulunmasını, bu insanların beni nefret dolu bağırışlarla karşılamalarını dilemekten başka bir şey kalmıyor artık benim için!”

Dışarı çıkmalı, yabancıyı bulmalı, durdurmalıyım onu. En azından “Hoşçakal!” diyebilirim belki. Kıpırdayamıyorum yerimden. Kafama balyoz yemiş gibiyim. Onu bulmak neyi çözümleyecek ? Sonuçta, ben de bir yabancı değil miyim ?

“Salamono’nun köpeği de karısı kadar değerliydi…” diye anlatıyordu yabancı. Ben Salamono’yu da tanımıyorum, köpeğini de ! Demek ki benim için, Salamono’nun karısı da köpeği kadar değersiz. İnsan bazen güneş yüzünden saçmalar, bazen üşüdüğü için, bazen de durupdururken, öyle değil mi ?

Evrensel değerlere göre değil de zorbalığın çıkarlarına göre davranan imtiyazlı sınıfın yarattığı yabancı kitlesi, günden, güne, çığ gibi büyümekte. Buyruk, kesin ve tartışılmazdır: ” Ya yozlaş, ya da yok ol !” Sistem, yozlaşmaya karşı çıkan bir dolu yabancı yarattı. Mala, paraya doymak bilmeyen zorbaların arasında yaşamanın imkansızlığını anlayan yabancının ıssız ada göçü böyle başladı. Göç hızlandıkça, ıssız adalar, ıssız ada olmaktan çıktı, yabancı adalarına dönüştü. İşte o zaman insan, milyonların içinde yalnızlığı seçti. “Tutuklu” insan, doğası gereği, özgürlüğü yalnızlıkta yakaladı. Yalnızlığın sınırları giderek genişledi ve sistem, birçok yalnız insan yarattı. Yalnız ve başkaldıran insanlar !

Bazen, ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum. Yabancıya da yabancıyım bir bakıma. Ama ortak bir yanımız var onunla. İkimiz de büyük çoğunluğa yabancıyız. Bu nedenle, bir anlamda ona yakınlık duyuyorum. Kapıyı açıp, sesleniyorum ardından: “Hoşçakal, arkadaş !”

[Anadolu Ekini, Mart/Nisan 1992 ]

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

‘umut için senfoni’ dinliyorum


Zelin Artuğ

Uğur Kökden’in denemeleri , çoğu kez çetin bir yolculuktur okur için. Denemeleri okurken tıpkı bir senfoni dinler gibi uyumlu sesler alırsınız. Denemelerin yazarı, çağının tanığı değil, “sanığı” gibi davranma yürekliliğini göstermiş. Okur da aynı duyarlılıkla tanıklık edince çağına, umudun fısıltısı giderek çok sesliliğe, bir senfoniye dönüşüyor.

Denemeler -belki de rastlantıdır – Kafka ile başlayıp, Kafka ile bitmiş. Kafka ile benzerliği var yazarın. O da Kafka gibi, “yargılanan ve izleyen biri” günümüz dünyasında. Ülke insanının nabzını bütün dünya ülkelerinin halklarının nabzıyla birlikte yakalayan bir “sanık doktor.” İzlenirken bile izleyen bir halk adamı…

Yazının tamamını okuyun »

önce insan olmak


Zelin Artuğ

Eski sandıkları karıştırmak, anılara doğru şöyle bir yolculuk yapmak güzeldir. O tavan aralı eski evler yok artık! Yine de dolaplar var eski anıların tıkıştırıldığı… Dolapların içinde karton kutular var. Kutularda eski dergiler, eski yazıların yer aldığı eski dosyalar var. Tıpkı sahaf dükkanları gibi kokan dolap rafları… Sararmış, kıyısından köşesinden yırtılmış dergiler… Onları buldum bugün. Nedense o yırtılmış dergilerin kıyısında köşesinde kalmış yazılarımın bazılarını bloğuma taşımak geldi içimden. Eski bir pikapta eski bir 45′liği dostlarına dinletmek gibi bir duygu ile… Düşünsenize, eski bir plak dönüyor, bir 45′lik… Sizi alıp uzaklara, çocukluk, ilk gençlik aşkınıza götürüyor. Ne oluyor götürüyor da ? Ne geçiyor elinize ? Treni kaçırmışsınız bir kere ! Olsun, yine de o şarkıyı dinlemekten tad alıyorsunuz değil mi ? O dergi yazıları da böyle bir duygu verir bana. İlk gençlik aşklarım onlar benim. Belli bir sıraya koymadım  yazılarımı. Rastgele seçtim. İlkin 1988 yılında  Varlık Dergisi’nde yayımlanan bir yazı: önce insan olmak (Sayı:966/s:4)

Yazının tamamını okuyun »

numarasız gözlük ve analar


Zelin Artuğ

1847-1912 yılları arasında yaşamış edebiyatın hiciv ustası Şair Eşref’i, ayrıca Neyzen Tevfik’in de hocası olarak tanıyoruz. ”Eskiden adı İstibdattı, söyletmeden ağlatırlardı adamın anasını; şimdi adı oldu hürriyet, hem söyletirler, hem ağlatırlar adamın anasını…”diye aklında kalanları yazıyor. Zeytinyağlı fasulye pişirecektim ne güzel… Şair Eşref’le ilgili ne kadar bilgi varsa döktüm ortaya. Daldım yine bir deryaya… Bir de poyraz çıktı mı sana ! Dalgalar açığa açığa vurur insanı poyrazda. Ne yapalım, karpuz ekmek peynir yeriz bugün de… Yaz sıcaklarında böylesi daha iyi.

Vakt-i istibdatta söz söylemek memnu idi,

Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı

Devr-i hürriyetteyiz şimdi değişti kaide

Söyletirler evvela….sonra (…)

İşte böyle devam ediyor dörtlük. Nasıl ? Anlamadım. Neden üç noktalarla devam ettiğimi mi soruyorsun ? Nedeni ortada. O gün bugündür, anaların başı hiç dertten kurtulamadı, anaların dramı devam ediyor, o yüzden tamamlamadım dizeyi. Ama şimdikiler tövbe estağfurullahçı ya, vatandaşa “ananı da al git lan!” diyerek lütufta (!)  bulunuyorlar. Bu toplumda onyıllardır anaların bağrı yanık, analar bağırlarına taş basıyorlar. Analar evlatları için yaşıyor, evlatları için kendi hayatlarını hiçe sayıyorlar. Ama sistemin şakşakçıları, anaya daha bebesini kucağına almadan saygısızlık etmeye, ananın omuzlarına kaldıramayacağı kadar yük bindirmeye başlıyor. Anaların bağrı yanık !

Şair Eşref’le ilgili bir anı okudum.  Sormuşlar ustaya: “Neden o zehirli taşlamalarında çoğunlukla isim kullanmıyorsun ? Kimin için yazıyorsun, belli değil ! Neden böyle davranıyorsun ?” Usta şöyle yanıtlamış:

“Neden olacak ? Bütün alçaklara uygulanıp, numarasız gözlük gibi kullanılsın diye! ”

Bence çok haklıydı usta. Biri bir laf ediyor, hurra bütün eleştiri okları münasebetsiz olduğu düşünülen kişiye yöneliyor. İyi de bu okları böyle çarçur etmek doğru mu ?  Ya ıskalarsanız ? Ya ok bumerang gibi gittiği yerden geri döner sizi alnınızdan mıhlarsa ! Toplayacaksın bütün münasebetsizleri bir alana. Savuracaksın eleştiri oklarını ! Hani bir söz var: “İyilik et, at denize, balık bilmezse Halik bilir.” Eee sen de savur eleştiri oklarını gökyüzüne, “alık” üstüne almasa da HALK anlar.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

velî deliler


Zelin Artuğ

Bir devadır dedin zehir tattırdın

Gençliğin okunu boşa attırdın

Körlerin yurdunda ayna sattırdın

Çıkmaz sokaklara daldırdın felek

 

Uyuşmadı gönlüm mert ile zenle

Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle

Hicran köşesinde bozuk düzenle

Neyzen’e her telden çaldırdın felek

 

Neyzen’e sormuşlar: “Üstad, çalarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun zamanlarda mı çalarsın?” O sıralarda Maliye Bakanı hakkında yolsuzluk dedikoduları dolaşıyormuş ortada. Neyzen soruyu şöyle yanıtlamış: “Maliye Vekili değilim ki çalarken zevk alayım.”

Yazının tamamını okuyun »

tharıkof ane


Zelin Artuğ

Fotoğrafta görünenler, suda yüzen tepsiler değil. Singapur’daki bir botanik bahçesinde bulunan yapraklar. Bunların üzerinde beş yaşındaki bir çocuk batmadan durabilirmiş. Şimdi çocuk olmak vardı. Bu yapraklara binip Alice’in harikalar ülkesine doğru yola çıkmak… Bu fotofrafı bir başka dev yapraklı bitkiyi ararken buldum. Tharıkof adında bir bitkiyi arıyordum nette, bu tepsi görünümlü yapraklar çıktı karşıma. Muzaffer arkadaşımdan duydum o bitkinin adını. “Çerkes söylencelerinde Tharıkof Ane diye bir deyim geçer, ne olduğunu bilmez, merak ederdim…” diye anlattı.

Yazının tamamını okuyun »

yeryüzü taşı


Zelin Artuğ

Taş olsaydım yeryüzünde, şu taşın yerinde olmak isterdim. Tropikal bir meyve olmalı taş masanın üzerindeki. Ağaç, meyvesini bırakmış taş masanın üzerine. Meyve, taşın direngenliğiyle birkaç parçaya bölünmüş. Dünyanın en güzel varlıklarından biri olan kuş da gelmiş, konmuş masanın üzerine, karnını doyuruyor. En canlı olanı da kuşa ev sahipliği yapan şu yertaşı !

Yazının tamamını okuyun »

meteorit (Kafkasya’da bir göktaşı)


Zelin Artuğ

Onu otuz üç yıl önce tanıdım. Ataları Kafkasya’dan gelmiş, yerleşmişlerdi bu topraklara. “Kendini evinde eğit, sonra topluma katıl.” diyen bilge insanların torunuydu o. Gerçekten de kendini “evinde eğitip”, sonradan “topluma katılma” sorumluluğu alan bir arkadaştı. Sonra dünya halleri işte… ayrıldı yollarımız. Herkes bir yöne, kendi yaşantısına doğru yol aldı. Yıllar geçip gitti. Yazının tamamını okuyun »

moha souag ve yapıtı


Zelin Artuğ

Faslı yazar Moha Souag, yapıtlarında söz kalabalığına kaçmadan, doğru sözcüğü seçerek, dünü ve bugünü yoklayıp elden geçiriyor. Geçmişte yapılan yanlışlarla ve insanî olmayan tutumlarla hesaplaşmaya bırakıyor okuru. Acı Çayda ele aldığı konu, yaşamın çeşitli evrelerinde  hepimizin karşılaşabileceği türden, son derecede sıradan sahneleri barındırıyor içinde. Romanın kişileriyse sanki sokakta, markette, belediye otobüslerinde, hastanede, parklarda, aklımıza gelen her yerde  karşılaşabileceğimiz türden insanlar. Neredeyse içlerinden bazılarını tanıdığımızı bile söyleyebiliriz. Ama Souag’ın kaleminde, herbiri, okur olarak  yeniden kavramaya, tanımaya kalkıştığımız, sayelerinde, dünyaya değişik açılardan bakma gereği duyduğumuz varlıklara dönüşüyor.

Yazının tamamını okuyun »