Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 1312345»...Son »

‘Deneme’ Kategorisi için Arşiv

Köpekli köyde değneksiz dolaşmak


Bingöl GÖÇMEN

Bir canlının yaşama kabiliyeti; yaşama olanaklarını elde edebilme kabiliyeti ile onları, aynı yaşama olanaklarına ihtiyaç duyan diğer canlıların yağmalama girişimlerinden koruyabilme kabiliyetinin toplamıdır.

Her yağmalama kabiliyeti, hedef canlıdaki yağmalatmama kabiliyeti ile birlikte gelişir. Bu kabiliyetlerin karşılaşmasında, üstünlüğün el değiştirmesi; yağmalamayı ortadan kaldırabileceği gibi, bazen de sadece yağmalamanın yönünü değiştirir.

Emekçi insan; yaşama olanaklarını elde edebilme bilgisini, becerisini sömürücü insana yağmalatmama konusunda başarısızdır. Bu sonuç; sömürücü insanın yağmalamak için, emekçi insanın ise yağmalatmamak için ortaya koyduğu somut güçlerle alakalıdır.

Sömürücülük; doğası gereği akıldışı, mantıkdışı, adaletdışı ilişkileri dayatır. Dolayısıyla sömürücü; sömürü ilişkilerinin sürdürülebilirliğini sağlamak için, sömürüye maruz kalan insanın bir şekilde bu olan bitene karşı çıkmamasını sağlamak; onu, akıldışılığın ve adaletdışılığın içindeki akılla ve adaletle idare etmeye razı etmek zorundadır.

Yazının tamamını okuyun »

Küstüm çiçeği


Zelin Artuğ

Nice zamandır yazmıyorum. Yazmaya küstüm. Küstüm çiçeği gibiyim. Aslında bu bitkiye halk arasında ‘küstüm otu’ da deniyor. Nedense kendime otluğu yakıştıramadım. Çiçekliği yakıştırdım mı? O da tartışılır.
Küstüm otu, dokunulmaktan hoşlanmayan otlardan birisiymiş. Dokunulduğunda yaprakları kapanırmış. Daha sonra kendi kendine yeniden açılırmış. Depremlerde, sarsıntıları anında hisseder; yaprakları, depremden önce kapanırmış. Önsezileri güçlü bir çiçek…
Belki kendine uzanan bir insanın ruhundaki depremleri de ölçebiliyordur. Küstüm çiçeği yerine, küstüm otu adının toplumda daha çok kabul görmesinin de bir nedeni olmalı. Demek ki küsmek, otsu bir davranış…

Sustuğun gibi yaz


Zelin Artuğ

 “Bir çift sözümüz vardı / Narçiçeği, gül dalı üstüne / Dudaklarımızda kaldı!”

(Rıfat Ilgaz)

 

Bir zamandır, insanlar olarak, yörüngesini yitirmiş bir gezegende, yolunu yitirmiş sarhoşlar gibiyiz. Nereye dönsek kafamızı sert bir yere çarpıyoruz. Kötü bir rüya olmalı… Karabasan mı demeliyim yoksa?

Bu da yetmezmiş gibi, sanki firavunlar çağına dönmüşüz de her adım atışımızda firavunun kamçılı adamları sırtımızda kamçılarını şaklatıyorlar.

Yazının tamamını okuyun »

Yaşamı savunmaya katılmak


Zelin Artuğ

Rosa Luxemburg’un hapishaneden yazdığı mektupların her biri sanat yapıtı değerindedir. Onun doğaya, yaşama karşı yüreğinde yeşerttiği sevgi, koskoca bir dünyaya yetecek kadar büyüktür.

Bir bakmışız, pencere kıyısında açlıktan ölmek üzere bulduğu bir hamamböceğini kitabının arasında kurutmak üzere koyduğu çiçekle besleyerek canlandırmış; bir bakmışız, soğuktan donmak üzere olan bir yaban arısını nefesiyle ısıtarak yaşama döndürmüş.

Yazının tamamını okuyun »

Hızlı akan nehir


Zelin Artuğ

“Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü, aslında Roma için değil de Constantinople, yani İstanbul için söylenmiş diye bir bilgi var kimi kaynaklarda. Güya, Bizans İmparatoru Büyük Konstantin (272- 337), sadece beş bin kişinin yaşadığı Byzantium’u, Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmak istemiş. 330 yılında Byzantium, Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmuş ve şehre Nuova Roma (Yeni Roma) adı verilmiş. Eğer bu anlatılanlar doğruysa ve yüzyıllardır her yol İstanbul’a çıkıyorsa, İstanbul’un İstanbulluk bir yeri kalmaması çok normal.

Yazının tamamını okuyun »

Yazıdan kanatlar


Zelin Artuğ

André Gide “Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır” diyor. Ölümlü biri anılarını yazar ve ölümün elinden kendi yaşamına dair bir şeyler kurtarır. Biraz daha zorlayacak olursak, kalemini dokundurduğu başka ölümlülerin yaşamından da… Tıpkı yangından kurtarılanlar gibi… Bazen canlı, bazen cansız…  Yanan her neyse… Ev, okul, fabrika, yurt, dağ, orman… Yandı bitti kül oldu.

Orman yandı mıydı vay başımıza gelenler! Sayısız orman ağacı, sayısız orman hayvanıyla o coğrafyanın ciğerleri yanar!

Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaksa, kalemi boş bırakıp, susulanları, düşünülenleri kâğıda aktarmak, ölümün elinden yaşamın bütününü kurtarmak olabilir. Söz uçar, yazı baki kalır demelerinin bir nedeni olmalı.

Yazının tamamını okuyun »

Sarının her tonu


Zelin Artuğ

Bulutlar bir varmış bir yok olmuş. Tıpkı masallardaki gibi… Açgözlü peri padişahı savurmuş oltasını sarayının balkonundan, toplamış çekmiş güzelim bulutları sarayına. Tan aydınlığının kızıla, okyanusların maviye boyadığı bulutlarla binlerce yıl göğün derinliklerinde pupa yelken dolaşan saçı sakalı ağarmış ak bulutları zindanlara atmış.

Koşmuş gelmiş dalkavukları yanına. Kapkara bulutlar üflemişler gökyüzüne. Gökyüzü kapkara bulutlarla kaplanmış. Güneş, kara bulutların ardında kalmış.

Canlılar üşümüş, her biri sığınacak bir yer aramış. Ekinler solmuş, sebzeler, meyveler kurumuş. Kıtlık başlamış. Önce uyuşmuş bedenler, sonra canlıların her biri derin bir uykuya dalmış.

Sonsuza kadar kim tutabilir ki bulutları zindanda? Önce kızıl bulutlar sıyrılmış demir parmaklıklardan. Ak, pembe, mavi bulutlar birbirine tutunup düşmüşler güneşin kızıla boyadığı bulutların ardına. Gökyüzünü bir baştan öte başa dolanmışlar. Yerküreye yüzlerini gösterebilmek için kara bulutların arasında bir gedik aramışlar.

Yazının tamamını okuyun »

ÇATI KATI


Zelin Artuğ

Tek katlı, eski bir ev… Ahşap pervazları eskimiş, boyaları pul pul kalkmış bir pencere… Pencerede küçük, cılız bir çocuk… Solgun yanaklarını avuçları arasına almış, karşıki boş arsada top koşturan çocukları izliyor. Şu anda dünya yansa dönüp bakacak durumda değil. Tek istediği bir top! Topu olmayan küçükleri oyuna almıyor büyük çocuklar. Topu olanları maça alıyorlar da ne oluyor sanki? Küçüklerin işi, arsanın dışına kaçan topların peşine düşüp geri getirmek ve topu büyüklerin ayağına atmak…

Arsanın bitiminde belediyenin parkı var. Parkta bakımsız birkaç ağaç… İçi boş bir süs havuzu… Havuzun içinde boş pet şişeler, gofret, çikolata kâğıtları, kirli naylon poşetler… Hatta yırtık pırtık bir yün bere bile var. Neden süs havuzu yaparlar ki parklara? Neden su olmaz ki bu havuzlarda? Hatta neden park yapar ki belediyeler? Hapishane avlusu gibi üç beş havalandırma yeri, bu devasa taş yığınlarının arasına sıkıştırılmış tutsak bedenlerin neyine yetmiyor?

Yazının tamamını okuyun »

Gölge oyunu


Zelin Artuğ

Ortalık, zifiri karanlık. Bilgisizlik, karanlığın kuytu köşelerine gizlenmiş. Birdenbire ortalığın ışımasından korkuyor. Köşe bucak gizlenmesi bu yüzden… Işık, bilgisizliğin baş düşmanı… Karanlık köşelerde, karanlıktan zırhını kuşanmış, pusu kurmuş bekliyor. Bazen ortaya çıkıyor; saray kapılarında bekleyen Ortaçağ şövalyeleri gibi her an teyakkuzda… O durumda bile eli yüzü görünmüyor. Bütün sinsiliğiyle ışığa saldırı anını bekliyor.

İster aydınlık olsun, ister karanlık… Güneş her yerde! Gündüz de gece de güneşin çocuğudur. Birinden diğerine geçerken, karanlık aydınlığın önüne geçer ve aydınlığın ışığına gölge yapar. Aydınlık da boş durmaz, karanlığa sızar, ışıklı gölge oyunları çıkar ortaya. Gölge, aydınlıkla karanlık arasında oynaşır durur. Gölge; karanlığın aydınlıkla ılıtıldığı, aydınlığın karanlıkla soğutulduğu gri alan. Bilgide bir bilgisizlik havası, bilgisizlikte bir bilgi havası görürsünüz burada. Her şey tebdili kıyafettir.

Yazının tamamını okuyun »

Namus uğruna


Zelin Artuğ

“İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.

Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz.” (Aziz Nesin)

 

Bizimki gibi ‘düşünme alışkanlığı edinmeden, yaşama alışkanlığı edinmiş’ toplumlarda, namus deyince akan sular durur. Düşünme alışkanlığı edinmeden yaşama alışkanlığı edinmiş olmak! ‘Yabancı’ romanının yazarı Albert Camus’nün sözüydü bu. Üzerine kitaplar yazılsa, değer!

Namus, şan, şeref… Ortaçağ dendi mi ilkin bu sözler geliyor aklıma. Kralların emrine amade şövalyeler arasında bu sözlerin önemi çok büyük! “Sen bana nasıl ‘kaşının üstünde gözün var’ dersin, alçak!” Hadi bakalım, kılıçlar çekilir, düelloya karar verilir.

Yazının tamamını okuyun »