Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 1212345»...Son »

‘Deneme’ Kategorisi için Arşiv

Gözaltında


Zelin Artuğ

“Bu mektuplar aslında sanadır sevgili arkadaşım. Adını bile bilmediğim sana! Öylesine yakından ve derinden tanıyoruz ki birbirimizi, öylesine ortak bir umut ve bilinçle paylaşıyoruz ki yeryüzünü, yaşama öylesine inanıyoruz ki, adını bilmesem ne çıkar!” (Onat Kutlar)

 

Selam, yeryüzünü ortak bir umut ve bilinçle paylaştığım arkadaş! Sen ve ben… Bilmiyoruz birbirimizin adını. Nerede yaşadığımızı, kimlerle yaşadığımızı, yaşımızı, fiziğimizi, kimyamızı bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, insan oluşumuz, insanca yaşama değerlerine bağlı oluşumuz, iyiyi, güzeli, doğruyu arıyor olmamız… Yetmez mi?

Yazının tamamını okuyun »

Bugün günlerden umut


Zelin Artuğ

Pazar günleri, çalışanlar için de iş günü sayılır. Yoğun iş temposu yüzünden bütün bir hafta ertelenen işler, pazar gününe kalır. Temizlik, çamaşır, ütü; varsa bahçe işleri, yoksa küçük tamiratlar, mutfak işleri…

Biri, pazar günlerinin kaderini değiştirmeli. Pazar günleri sıkıcı bir gün olmaktan çıkarılmalı. İnsanların iliğine kadar sömürüldüğü düzenlerde bu pek olanaklı görünmüyor. Bir yanından esnetsen, öteki yan fire verir. Sistemi değiştirmeden ne pazar günlerinin kaderi değişir, ne insanın, ne de öteki canlıların!

Bozuk olanı onaramazsak çöpe atarız. Ben de atarım pazarları çöpe! Pazartesi gelsin hele! Gün ola harman ola!

Yazının tamamını okuyun »

Yalnızken susmak


Zelin Artuğ

Durmadan konuşuyordu. Anlatırken konudan konuya atlıyor, içinde ne varsa döküyordu. Zembereği boşalmış çalar saat gibiydi. Bir ara boşluğa bakan gözleri dinleyicisine takıldı. Dinleyenin, zorunlu suskunluğunun ardına gizlediği sıkıntı ve bunalmışlığı, suskunluğunun bulutlarından sıyrılıp, şimşek gibi gözlerinde çakmaya başlamıştı. Dinlemekle dinlemek istememek arasında bocalayan bu bakışlarda kızgınlıkla hoşgörü arasında bir karmaşık duygu vardı.

Konuşan, bu bakışlardaki kıvılcımı, dinleyenin sıkılmış olmasına değil de anlattığı konunun karmaşıklığı karşısında bocalamasına verdi ve konuşmasını sürdürdü:

Yazının tamamını okuyun »

Saudade


Zelin Artuğ

Şirinevler’de kalabalık bir cadde… Otobüs kuyruğunda bekleşen, yolun ortasına fırlayıp otobüsün gelip gelmediğine bakan çoğu taşralı asık suratlı kalabalık… Bir an önce kendini sokak cehenneminden bir toplu taşıma cehennemine atma çabasındaki insanlar… Meydandaki caminin şadırvanında aceleyle abdest alan piyangocu, cuma namazına yetişme telaşında. Sekiz hoparlörlü minareden okunan ezanı duydu duymasına da “iddia” kuponu yatırmaya gelenlerin ardı arkası kesilmedi. Neyse ki müşteriler de cumaya yetişmek zorunda kalınca dükkânı kapatabildi. Tavuk dönercinin tezgâhından yükselen yanık yağda kızarmış tavuk kokuları… Canı burnunda, hayat yorgunu insanların bacaklarına dolanan mülteci çocuklar… İnsanın beynini oyan, tansiyonunu fırlatan korna sesleri arasında bağrışan seyyarlar… Büyükleri tarafından tartaklanıp avaz avaz ağlarken ağzında gevelediği simit lokmasını yere düşüren çelimsiz, kavruk çocuk…

Yazının tamamını okuyun »

Çokgendeki yıldız


Zelin Artuğ

“Balkona çıktığımda, gecenin bu saatinde, gözüme ilişen ilk yıldıza bakarken aynı anda aynı yıldıza dünyanın bir yerinde birinin daha baktığı geçerdi içimden.”(Kemal Özer)
Sıcak ortalığı kavuruyordu. Gündüz, güneşi toplayan duvarlar, gece alev alev içeri veriyordu sıcağı. O yaz, bir başka bunaltıcıydı havalar. Elimdeki kitabın sayfaları buharlaşıp uçacaktı neredeyse. Harflerin kolu bacağı, ince belli çay bardağından yoğun olarak çıkıp havada dağılan buhar gibi kopup dağılıyor, anlaşılmaz sözcüklere dönüşüyordu. Konu tam da en meraklı yerinde kalmıştı. Alnımdan çeneme doğru süzülen terimi paketten bir mendil çekip kuruladım, kitabın son sayfasını açıp, başa doğru okumaya başladım. Bir süredir böyle okumayı adet edinmiştim. Sonu baştan görüyor, merakımı yendikten sonra başa dönüyordum. Önceden şarabın tadına bakıp, “Doldur saki!” demekten ne farkı vardı bunun? Sonunun hüsran olacağını bilsek hangi ilişki için zamanımızı boşa harcarız ki şu kısacık hayatta? Sonu getirilemeyen işler, arkadaşlıklar, aşklar ömür törpüsü değil midir? En iyisi sondan başlayıp başa sarmak, koptuğu yerde bırakmak!

Uçsuz bucaksız yollar


Zelin Artuğ

Her uzun yolun başında garip bir hüzün vardır. Yollar kalın bir halat olup elinize, ayağınıza, boğazınıza dolanır.

Uçsuz bucaksız yollar… İnsanı amansız girdabına çeker de çeker. Yollar kapıp koyuverir kendini, büklüm büklüm yolların hüzünlü uzunluğuna. Yol boyunca dizilmiş kambur ağaçlar, kölesidir yolların. Gelene selam verir, gidene selam verir. Selam vermekten eğilmiş bükülmüş gibi tutsaklığın zavallılığını yaşar ağaçlar.

Yazının tamamını okuyun »

Bu kavga hiç bitmez


Zelin Artuğ

Sabahları kaldırımın kıyısında bir hayvan leşi gibi duran çöp bidonunun yanından geçerim. Kavganın merkezi tam da bu noktadır. Ne kavgası mı? Ekmek kavgası! Dünyanın bütün coğrafyalarında yüzyıllardır süren, bir gün son bulacağını asla aklımıza getiremeyeceğimiz ekmek kavgası.

Çocukluğumda okul yolu üzerindeki fırının önünden geçerken bütün çevreyi sarıp sarmalayan o taze ekmek kokusunu hiç unutmadım. Okul çıkışında acıkmış olurduk. Okul servisine ağaç dallarındaki kuşlar gibi cıvıltılarla yürürken, etrafımdaki öğrenci kalabalığının ekmek kavgası için okullara yollandığı hiç aklıma gelmezdi. Ekmeği eve baba getirir, ekmeğe katık olan yemekleri anne yapardı. Dişleri olmayan küçük kardeş ekmeğin içini yer, dişleri dökülmüş dedelerle nineler de yumuşasın diye ekmeği çorbaya doğrarlardı. Bizim evde de, komşu evlerde de hal böyleydi. Herkes dişine göre ekmek yer, ekmek kavgası olmazdı.

 

Yazının tamamını okuyun »

Size asıl bu yakışıyor!


Zelin Artuğ

Kara gecelerde kuruldu düzeniniz. Uçurum diplerinden gelen alçak tonda sesleriniz, sözü karalara buladı. Yarınlardan kaygısız işbirlikçileriniz, işkence hamuruyla yoğrulmuş gevezeliklerle yüreklere kaygı salmak için dizildiler sıraya!

Dilediğiniz kadar un ufak edin bizi! Ama bunu yaparken sakın büyüdüğünüzü sanmayın! Görünmez adamlar, böyle bir hengâmede her görünmez adımla çoğalsa, banka hesaplarınız günden güne kabarsa da sevgisizlik ve bencillikten buz tutmuş yürekleriniz yarınları korumaya yetmeyecek!

Yazının tamamını okuyun »

Türkülerimiz düşüyor aklıma


Zelin Artuğ

Tarih kitapları yazar: “29 Ekim 1923 günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan Cumhuriyet önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verdi. Meclis önergeyi kabul etti. Böylece, Türkiye devletinin yönetim biçimi Cumhuriyet olarak, adı da Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak belirlendi. Atatürk, kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, ilk Cumhurbaşkanı oldu.”

Yazının tamamını okuyun »

Güneşin dilini çözmek


Zelin Artuğ

Zekâyı bilemem ama içgüdülerin güçlüden zayıfa doğru arttığını düşünürüm. Yemek yemeyi bilmeyen bebeğin memeye sarılması, suya düşen palazın yüzmeye başlaması, kuş yavrusunun uçması… Ne denli kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olursak, o denli güçleniriz. Kuklanın iplerine gelince… Bildiğim kadarıyla, önce kukla yapılır, kukla ipleri sonradan takılır. İnsanın doğasında yoktur bu ipler. Birileri, bir takım amaçlarla takar bu ipleri. Ya kabullenip kukla olarak sürdüreceksin hayatını, ya da bu iplerden kurtulacaksın. Tabi başka ipler ya da uzaktan kumanda aygıtları takmadığımız sürece “ipsiz sapsız” olmanın bir zararı yok bize. İpimizden kurtulduk derken uzaktan kumanda edilmeyi bir kez sindirdik mi içimize, işte o zaman başlar asıl ipsiz sapsızlık! En iyisi dışarda ve içerde emeğin tam bağımsızlığı. Aç ve açıkta kalma korkusunun olmadığı bir dünya ancak “iş”in sahibinin, “iş”i üretenin olduğu bir dünyayla mümkündür.

Yazının tamamını okuyun »