Anasayfa Anasayfa

Sayfa 3 / 3«123

‘Anı’ Kategorisi için Arşiv

Nice evrensel bayramlara ve tatillere!


Zelin Artuğ

 

vedat-gunyol2Yıl 1988. Çeşitli edebiyat dergilerine aboneyim. Postadan dergilerimi aldığımda bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyor; yazın  dünyasının birbirinden renkli, birbirinden güzel sokaklarında uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Bu gezilerde sık sık bir güzel insana, damarlarından insan sevgisi akan bir ihtiyar delikanlıya, Vedat Günyol hocama rastlıyorum. Okudukça öyle yakınımdan geçiyor ki, iki adım daha atsam yetişeceğim sanki. Ona ulaşmak hiç de zor değil. Büyüklüğü de buradan geliyor zaten. O, tam bir halk adamı, halkın aydını.

Bir gün adresini gördüm bir dergide. Bayram tebriği yazıyordum eşe dosta. Bir kart da ona yolladım. Kartların en güzelini seçip yollamıştım. Bugün gerçekten de anımsamıyorum kartın üzerinde ne olduğunu. Nasıl hatırlarım? Karşılığında öyle bir kart geldi ki Vedat hocadan, dünyada kimse güzel kartpostal yaptığını iddia etmesin. Günlerce elimden düşürmedim bu ‘anlamlı sanat eseri’ni. Sonunda söylemek istediklerimi küçük bir kağıda not edip yolladım kendisine. Bir anlamda teşekkür etmek istedim.

 

Yazının tamamını okuyun »

Yatılı okul yılları-3


Zelin Artuğ

O sabah, aceleyle giyinip aşağıya indik. Kapının önünde kuyu vardı. Birinin kuyudan su çekmesi gerekiyordu. Hepimiz birbirimizin yüzüne bakıyor, hiç birimiz cesaret edemiyorduk. Gönül, “Ben çekerim!” dedi. Sessizce izledik onu. İpe bağlı kovayı kuyuya indirdi, çıkrığın koluna asıldı, ip, kovanın bağlı olduğu silindire dolanmaya başladı ve kova yavaş yavaş yukarı çıktı. Gönül, büyük bir zafer kazanmış edasıyla, kovayı sapından tutup dışarı çıkardı, taşlığa koydu.  Hepimiz kuyuya eğilip baktık.

Yazının tamamını okuyun »

Yatılı okul yılları -2


Zelin Artuğ

Köy yollarında

Cipin tekerlekleri buz tutmuş yolda sağa sola kayıyor, dönemeçlerde patinaj yapıyordu. Ön koltukta, Afife Hanımla Eğitim Şefi asık suratlarıyla, alçak sesle konuşuyorlardı. On kız, balık istifi gibi arka koltuklara doluşmuş, idam mangasının kurşuna dizmeye götürdüğü mahkumlar gibi bekleşiyorduk. Nereye götürüyorlardı bizi? Yola çıkmadan önce çok kısa bir toplantı yapmışlar, bizi Nilüfer Köyü diye bir köye götürdüklerini söylemişler, soru sormamıza izin vermemişlerdi.

İdareci ve öğretmenlerimiz bize çok kızgındı. Derince’ye tayini çıkan Fransızca öğretmenimizi geri istiyorduk. O nedenle Ankara’daki önemli makamlara mektuplar yazmış, telgraflar çekmiş, bir anlamda sınıfça okul idaresine baş kaldırmıştık. O nedenle de sınıfça disiplin soruşturması geçirmiştik.

Biz okulda kargaşa çıkarmaya çalışan, disiplinsiz, asi öğrencilerdik. Soru sormaya hakkımız yoktu.  Köye giderken cipte sus pus oturduğumuzu anımsıyorum.

 

Nilüfer Köyü

Uzaktan staj köyümüzün tek tük evleri görünmeye başlamıştı sonunda.. Hiç konuşmadan birbirimizin yüzüne baktık. Bakışlarımızla, “İşte bizim yeni mahpushane burası” der gibiydik. Cipten çok önce erzaklarımız, sobamız, ocağımız bir kamyonetle yola çıkarılmıştı.

Cip, yokuş yukarı, bayır aşağı dolambaçlı yollardan geçti, tek katlı…dış cepheleri  beyaz kireç badanalı evlerin arasından, karları ezerek bir ayımızı geçireceğimiz iki katlı köy evinin önünde durdu. Önce Afife Hocayla  Eğitim Şefi indiler cipten. Kamyonetin şoförü elindeki sigarayı karların içine atıp, ayağıyla karın içine gömdü; ellerini nefesiyle ısıtıp ovuşturarak Eğitim Şefinin yanına doğru yürüdü.

“İçeri taşıyalım mı hocam?” diye sordu.

“Hayır, indirin erzağı, kendileri taşısınlar! Öğrensinler hayatı… Ne diye getirdik onları buraya?” diye kestirip attı Eğitim Şefi..

Kamyonetle gelen hizmetli, kasaya tırmandı. Yağ tenekelerini, sabun kalıplarını, pirinç, bulgur, kuru fasulye,nohut, makarna torbalarını şoförün de yardımıyla karların üzerine indirdi.. Son olarak, kamyonetin şoförüyle birlikte sobayı da indirdiler, soba borularını da attılar karların üzerine.. kamyonete binip, çekip gittiler.

Bu arada Afife Hanım bize o bitip tükenmez ahlak nutuklarından birini daha çekti ayak üstü… Sözlerini şöyle bağladı:

“Disiplinsiz hayat, başarısızlığa davetiye çıkarır. Yemek listenizi haftalık hazırlayacaksınız. Bir örneği bizde, bir örneği de sizde olacak. Listenizi, ocağın yanına asın. Ani baskınlar yapacağız.  Listenizde mercimek çorbası yazarken tencerenizde şehriye çorbası görürsek, grup olarak eksi alacaksınız. Her eksi, haftalık çarşı izinlerinizin kaldırılması anlamına gelir. Dört eksi demek, izinlerinizin bir ay kaldırılması demek.. İyice anlaşıldı mı?”

Afife Hanım tembihlerini bitirip de cipe bindiklerinde hava kararmaya başlamış, elimiz ayağımız donmuştu bekleşirken.. Bir aylık ev sahibimiz, kırk beş, elli yaşlarında yalnız yaşayan bir köylü kadındı. Kalacağımız eve bitişik, tek katlı evde oturuyordu. Temiz yüzlü, ciddi bir kadındı. Fatma teyzemiz okul yönetiminin bütün uyarılarına karşın, bize kol kanat germiş, kızları gibi davranmıştı bize.

Sobamızı kurmaya bile yardım etti o akşam. Ama sobayı yaktıktan sonra bütün ev dumana boğuldu; kendimizi akşamın karanlığında karların üzerine attık. İlkokulun müdürüne haber salındı bir çocukla.. Müdür geldi, su döküp sobayı söndürdü, bilim adamı edasıyla boruların içine, baca deliğine baktı… bacada bir kağıt tutuşturdu.. bir şekilde baca açıldı, bizden de yardım isteyerek sobamızı yeniden kurup gitti..

Yataklarımız, üst katta hazırlanmıştı. Yatacağımız odada soba yoktu. Zaten yataklarımız arasında dolaşacak yer bile yoktu.. Yorgunluktan gözlerimiz kapanıyordu. Birbirimize ibrik tutup, buz gibi kuyu suyuyla elimizi yüzümüzü yıkadık; derin dondurucu gibi soğuk yataklarımıza yattık. Ayaz, elimizi, yüzümüzü, ayaklarımızı kavuruyordu. Bütün yorgunluğumuza karşın, üşümekten uyuyamıyorduk.

Filiz, yataktan kalktı, pencereye gitti. Umutsuz bir sesle fısıldadı:

“Gözümüz aydın, cam kıyıları bir santim açık neredeyse.. Camlara macun çekmemiz gerek.”

Ertesi gün, macun bulamayacak, açık yerlere büktüğümüz gazete kağıtlarını sıkıştırıp, üzerlerini de yoğurduğumuz hamurla kapatacaktık. Okul idaresi, bizi yaptığımız yaramazlıklara pişman etmeye başlamıştı bile.. Bizimse, “Çalıkuşu” olmaya hiç niyetimiz yoktu!

Ertesi sabah, günün ilk ışıklarıyla uyandık. Yattığımız odanın pencereleri, kar kaplı, uçsuz bucaksız tarlalara bakıyordu. Uzaklarda, karların üzerinde  bir kuş sürüsü gördük.  Çok daha uzaklarda, belki de komşu köyde bir silah patladı.. Kuş sürüsü havalanıp, sonradan adının Nilüfer Çayı olduğunu öğrendiğimiz derenin kıyısındaki sulak araziye doğru kanat çırptı.

(sürecek)

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

Yatılı okul yılları


Zelin Artuğ

 

İlk  arkadaşlar

Valizimi alıp, yatakhaneye çıkan merdivenlere yöneldim. Boğazımda bir düğüm… Biri bir şey söylese sağanak yağmurlar boşanacak!.. Babam beni bırakıp giderken, öylece kalakalmış, sessizce bakmıştım ardından. Tez zamanda ziyaretime geleceğini söylemişti, giderken.

Hava kararmaya başlamıştı. Merdiven aralığındaki tavana yakın  pencereden, loş bir ışık vuruyordu merdiven basamaklarına. Dışarıdaki ek binalardan birinden, bir aceminin çaldığı mandolin sesi geliyordu. Biraz daha uzaktan da bir flüt sesi…  Yeni bir yaşam başlıyordu yatılı kız okulunda…

Yazının tamamını okuyun »

pour cher ami moha souag


Zelin Artuğ

 

On leur demande un jour

des comptes des jours de 1er Mai…

de 6 Mai…

Le monde est expérience des travailleurs…

et l’audition de la violence est leur observation…

Ils interrogent

avec leurs forces de production!..

Demander des comtes, est leur finesse…

Ils demandent un jours, des comptes…

 

moha-2

,

 

errachidia_org_photo4

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: http://www.errachidia.org

 MOHA SOUAG Faslı yazar. 1949 yılında, Fas’ın güneydoğusunda, Imteghren bölgesinde, Boudnib yakınlarındaki Taous köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Errachidia’da tamamladıktan sonra 1970’te hukuk öğrenimi için Rabat’a gitti. Art arda yapılan grevler ve öğrenim burslarının kesilmesi yüzünden hukuk öğrenimini yarıda bırakıp pedagoji eğitimi aldı. Öğrenimini tamamladıktan sonra, Goulmima’da Fransızca Öğretmeni olarak göreve başladı. Aynı yıl “Lamalif” adındaki aylık edebiyat dergisinde ilk öyküsü yayımlandı.Yazarlık dışında birkaç kısa metrajlı filmin yapımcılığını da üstlenen Moha Souag, 1986’da Tétouan’da yapılan sinema festivalinde görüntü ödülü aldı.Casablanca’daki çeşitli yayınevlerinde birçok öykü kitabının yayınlanmasından sonra 1991’de RFI (Uluslararası Fransız Radyosu) tarafından verilen “Fransız dilinde yazılan en iyi öykü ödülü”nü ve 1998’de ise Atlas Öykü ödülünü aldı.Yazar, çalışmalarını Errachidia’da sürdürmektedir. İşte yapıtlarından bazıları : L’année de la chienne – 1979 [öykü], Des espoirs à vivre -1983 [şiir], Les années U – 1989 [roman], Thé Amer [ACI ÇAY] - 1997 [roman], Iblis [İBLİS]- 2000 [masal], Les joueurs – 2000 [öykü], Le grand départ – 2001 [öykü], La femme du soldat – 2003 [roman]

(29 Mayıs 1999)

[Moha Souag, Prag radyosunda Omar Mounir ile yaptığı bir edebiyat söyleşisinde Çek kültürünün, Kuzey Afrika ülkeleri üzerindeki etkisinden söz ediyor; Kafka'nın ve "Aslan Asker Şvayk" ın (Jaroslav Hasek ) Fas Edebiyatına kadar ulaştığını vb. anlatıyor.]

 Moha SOUAG, radio Prague 

Cher Moha SOUAG,

Je sais que tu aimes bien écouter Ruhi SU… Il est très cher pour nous aussi…pour moi et pour mes “sevgideğer(s)” camarades. Donc, j’ai arrangé une page à son nom et puisque tu te sens très proche à notre culture et que tu aimes bien notre grand valeur artistique, je te dédicace cette page. Amicalement…

Zelin Artuğ

Sevgili Moha SOUAG,

Ruhi SU’yu dinlemeyi çok sevdiğini biliyorum… O, bizim için de çok değerli… benim ve “sevgideğer” yol arkadaşlarım için. Onun adına bir sayfa oluşturdum, mademki sen kendini bizim kültürümüze çok yakın hissediyorsun ve bizim bu büyük sanat değerimizi çok seviyorsun, bu sayfayı sana ithaf ediyorum. Dostlukla…

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

Bu kapının arkasında inek mi var ?


Zelin Artuğ

Babam eve renkli, resimli bir kitap getirdi. İnek arkadaşlarım, kedi, köpek, tavuk arkadaşlarım, ördek ve civciv arkadaşlarım var kitapta.  Bu kitabın sayfalarını çevirmeye bayılıyorum. En çok sevdiğim de Aynalı inek. Ona Aynalı inek adını annem taktı. Çocukken annesiyle babası onu akraba ziyaretine götürmüşler. Yakınlarda bir orman varmış. Ormanda gezmeye çıkmışlar annemi de alıp. Bir kulübe görmüş annem. İçeriden “moo..” diye bir ses gelmiş. Sonra kulübenin penceresinden sevimli bir inek uzatmış başını. “Aaa bak, ne güzel inek! Başında da beyaz tüyleri var..” demişler. “Sakar inek..” demiş babası.

Tam o sırada, kucağında bir demet otla ineğin sahibesi gelmiş. Başında yaşmağı, ayağında şalvarıyla bir köylü kadın.. “Hoş geldiniz, Aynalı’yı görmeye mi geldiniz?” diye sormuş. İşte o zaman öğrenmişler ineğin adının “Aynalı” olduğunu. Yazının tamamını okuyun »

İblis, beklediğimden erken geldi


Zelin Artuğ

Uzun kış gecelerinde İblis‘le saatlerce karşı karşıya oturdum. Sivri dişleri ve boynuzlarıyla, cehennem alevine benzer sakalıyla, yılan yuvasına benzeyen kıvrımlı suratındaki iki küçük delikten oluşan gözleriyle bana bakıp duruyordu monitörden. Farklı bir dilden konuşuyordu, yanındaki yöresindeki kişilerle. Bazen de bir anda görünmez oluyor, monitörü kendisi gibi başkaca karanlık yüzlere bırakıyordu. Başkan Dush Cold gibi…Hepsi de farklı bir dilden konuşuyorlardı, ama konuşulanları çok iyi anlıyor, masa üstündeki bir word dosyasına kendi anadilimde kaydediyordum.

Yazının tamamını okuyun »

Kendi yurdunda sürgün


Zelin Artuğ

Atabek-Zelin

Yıl 1988. Taşrada yaşıyorum o sıralar. Dr.Erdal Atabek için bir imza günü düzenlendi. Düzenleme komitesindekiler, imza gününün ardından, bir de söyleşi yapılmasını istediler yazarla. Söyleşiyi ben yapacaktım. O güne kadar kimseye görünmeden, bir kenarda oturup yazılar çiziktirip duruyordum kendi halimde.  Atabek’in ”İnsan Sıcağı”nı okuyup bitireli daha bir iki hafta olmuştu.  Hani tadı damağımda kaldı derler ya aynen öyle bir etki bırakmıştı kitap bende.
Yazının tamamını okuyun »

Mavi dolap


Zelin Artuğ

Kendine dolap yaptı. Hem de mavi. Üstelik, bir de kilit taktı kapısına. Kim bilir ne ilginç şeyler koyacak dolabın içine. Ben göremeyeceğim tabi. Gökhan  ne zamandır bu dolabı hayal ediyordu. Muhtemelen dün akşam o yüzden girdi tuvalete ve bir saat çıkmadı dışarı. Çünkü tuvalette kimsenin kendisini rahatsız etmediğini, tuvaletin çok özgür bir ortam olduğunu ve orada en hayatî projelerini düşünebildiğini söylemişti bir keresinde. Bu kez de öyle oldu sanırım. O mavi dolabın ilk tasarımı, ardından da projesi tuvalette şekillendi. Yazının tamamını okuyun »