Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 41234»

‘Anı’ Kategorisi için Arşiv

Evvel zaman çocukluğu (İkinci Bölüm)


Zelin Artuğ

 

Ellerimi ve burnumu cama dayayıp sokağa bakıyorum. Yumuşak somyanın üzerinde denge sağlamak zor. Ayağımın altına yastık koyup yükseltiyorlar beni. Camı açmıyorlar. Camın arkasından bakıyorum. Bazen dengemi kaybedip yuvarlanıyorum somyanın üzerine. Ağlıyorum. Gelip kaldırıyorlar.

Komşu Makbule teyze geldi bize. “Panayıra Boncuk gelmiş” dedi anneme. Karar verildi. Komşularla panayıra gidilecek. Herkes hazırlığını yaptı. Gezmeye gidilecekse mutlaka süslenmem gerek. Saçlarım taranacak, kırmızı kadifeden karpuz kollu elbisem giydirilecek, saçlarıma kolonya dökülecek. Kolonya şart! Boncuk’u, omzumdaki nazar boncuğu gibi bir şey sanıyordum. Meğer cambazmış.

Yazının tamamını okuyun »

Evvel zaman çocukluğu (Birinci Bölüm)


Zelin Artuğ

Her şey o kadar yeni ki yaşamda, ev, sokak, büyükler… Her biri yeni bir keşif! Acıkmaya, susamaya, uyumaya kendim karar veremeyecek kadar yabancıyım dünyaya. Zamanımın büyük çoğunluğunda sırt üstü yatıyorum. Sürekli başucumda gördüğüm büyükler beni yattığım yerden aldıklarında seviniyorum. Böylesi daha güvenli. Sırt üstü yatıp, aynı noktaya bakmaktan kurtuluyorum. Sürekli yatmaktan ağrımış olan sırtım rahat ediyor. Kaldırdıklarında kafamı dik tutmakta zorlanıyorum. Boynum mu ince, yoksa kafam mı ağır geliyor bilemiyorum. Annem kafamı eliyle destekleyince rahatlıyorum. Anne kucağı çok rahat. Ama yer çok yüksek. Annemin beni sımsıkı tuttuğunu bilmesem, boyumun birkaç katı bir yükseklikte dolaşmak evde, hele sokakta çok tehlikeli olurdu. Anneme sımsıkı sarılıyorum.

Pervaneli uçakla Axum yollarında -3


Oğuz Serdar Öztürk

Ben de, Camelia da sıkılmıştık ve turu yarım bırakıp otellerimize dönelim diye anlaştık. Haa, bu arada, pazarda (market diyorlar burada) gezerken, 50 Birr’e (ETB) (o da yaklaşık 5 dolar yapıyor) (ve uzun süren pazarlıklardan sonra) ince bir kep aldım güneşten korunmak için.

Otelime geldim, odama çıktım ve hemen bilgisayarı açıp, Skype ile oğlumu aradım. Uzun uzun konuştuk, arada kamerasını açtırıp onu hasretle seyrettim. Bir müddet sonra, konuşacak fazla bir şey kalmadı, zira daha dün akşam birlikteydik ailecek. Tekrar arama umuduyla kapatıp bu kez Skype kontörü ile onun cep telefonundan sarı şekerimi aradım, hasret giderdik. Fazla uzatamadım zira çok hızlı tükeniyordu kontörüm (onu da Gökhan’ım kendi harçlığından yüklemişti). Zaman hızla tükeniyordu şimdilik. Asıl yaşayacağım ve çalışacağım yere geldiğimizde, saatlerin hiç geçmeyeceğini adım gibi biliyordum.

Yazının tamamını okuyun »

Addis Abeba yazında bir kış yolcusu -2


Oğuz Serdar Öztürk

“16. 03. 2009 sabaha karşı saat 02. 30 sıralarında Addis Abeba’ya indi uçağım. Körükten çıkıp, Avrupalı olduğunu sandığım yaşlı bir kadını takip ederek, nereden çıkabileceğimi anlamaya çalıştım. Çünkü ilk kez yurt dışı seyahati yapıyordum, hiçbir kültür ve kural bilgim de yoktu. Üstelik, İngilizcem yetersiz olduğu için, kendime olan güvenim biraz sarsılmış, hatta epey tedirgin olmuştum : “Ulan b..u yedik galiba. Nereye geldim lan ben? Hiç mi Türkiyeli yok acaba yanaşabileceğim? Keşke gelmeseydim” söylentileriyle yaşlı kadını takibe devam ediyordum ki, kısa boylu, kendisine güvenlik görevlisi yakıştırması yapılmış kavruk bir oğlan yanıma geldi ve kendine has bir aksanla İngilizce olarak bana bir şeyler söyleyerek, belli bir bölgeyi işaret etti. Anlamadım, yoluma devam etmeye çalıştım, zira yaşlı kadını kaybetmemem lazımdı. Ama güvenlik tarafından engellendim. Baktım, aynı şeyleri diğer yolculara da söylüyorlar. Çaresiz işaret edilen bankonun başına gittim. Baktım, bir kâğıt parçası, hem İngilizce hem de Amharikçe* bir şeyler yazıyor : “isminiz nedir? Pasaport no? Ethiopia’yı ziyaret nedeniniz?” türünden sorular (İngilizcem zayıf dediysem de, o kadar da “Fransız” değilim hani).

Yazının tamamını okuyun »

Afrika Güncesi – Etiyopya Yolcusu -1


Oğuz Serdar Öztürk

Mart 2009

“Hayatımda ilk kez 23 yıl sonra işsiz kaldım. Tüm çalışma hayatım boyunca pratik, sonuç odaklı ve üretken olmaya gayret ettim. Ama hayatım boyunca da şikâyet etmekten geri kalmadım. Bu da benim nazar boncuğum olsun.

İş hayatıma, abimin arkadaşı olan ATE’nin açtığı kısmet kapısı sayesinde başladım. Hani eskiden kurmalı arabalar vardı, kurardın makarasından, bırakırdın, bir yerlere giderdi. İşte ben de ATE tarafından kurulup, bırakıldım ve 23 yıl boyunca bir yerlere gittim. Uğradığım yerlerde bazen çok eğlenceli molalar verdim, bazen küçük hasarlı kazalar yaptım. Ama pert olmadım çok şükür.

Yazının tamamını okuyun »

Kırmızı başlıksız kız


Zelin Artuğ

Deniz kıyısı… Durgun, pırıl pırıl bir su… Suyun dibinde çakıl taşları görünüyor. Sarımtırak, saydam, küçük kaya balıkları dolaşıyor taşların arasında. Yüzümü suya daldırıp, gözlerimi açıyorum su altında. Işıklı hareler dolaşıyor kumun üzerinde. Kum, incecik… Bir yengeç yürüyor kumun üzerinde. Yan yan basıyor sanki. Kaya balığı, yengece dokunup kaçıyor. Güvende olacağı bir noktaya gelince salına salına yüzmesine devam ediyor.

 

Yazının tamamını okuyun »

Balmumu kokusu


Zelin Artuğ

Artık deniz kıyısında değil evimiz. Bozkırda… Meyvecilik Şubesi iken lojmana çevrilmiş bir yapının ikinci ve en üst katında oturuyoruz. Tavan arasında güvercinler var. Elli, yüz, belki daha fazla… Sabahları güvercinlerin kuğurdamasıyla erkenden uyanıp arkadaki küçük balkona çıkıyorum. Manzara, deniz kıyısındaki evi aratmıyor. Uçsuz bucaksız buğday tarlaları… Yazın, sapsarı ekinler, poyrazda deniz gibi dalgalanıyor. Sapsarı bir deniz var sanki ufka doğru.

Yazının tamamını okuyun »

Deprem


Zelin Artuğ

Sanıyorum, kış sonlarıydı. Kışları oturma odası da olarak kullandığımız mutfaktaydık hepimiz. Camlar sarsıldı ilkin. Sallantıyla birlikte, derinden gelen bir uğultu kapladı ortalığı. Raflardaki tabaklar art arda devrilip kırıldı. Çok küçüktüm. Olup bitenleri anlayacak yaşta değildim. Aklımda yalnızca, bunun bir oyun gibi olduğu kalmış!  Salıncağa binmek gibi… Uyutulmak üzere beşikte sallanmak gibi, bir oyun, bir eğlence…

 

Yazının tamamını okuyun »

Çam kozalakları


Zelin Artuğ

Mis gibi çiçek kokularının arasında derme çatma bir ev. Kollarımı pencerenin boyaları dökülmüş tahta pervazına dayamış, küçük pencereden dışarıyı seyrediyorum. Yapraklarının gölgesi evin duvarına vuran iki büyük fıstık çamı… Başımı kaldırıp bakıyorum. Dallar arasından gökyüzünün mavisi görünüyor. Dallarda süs fenerleri gibi asılı çam kozalakları. Hepsinin de içi fıstık dolu.

Gövdeye doğru sıklaşan alçak dallardan birinde bir serçe yuvası. Yuvada yavrular var. Anne serçe ağzında bir yiyecekle döndüğünde daha tüyleri çıkmamış yavrular cıyak cıyak bağrışıyorlar.
Yazının tamamını okuyun »

Poyraz-1


Zelin Artuğ

Uzaklarda, deniz kıyısına yakın bir su kulesi. Bugün hâlâ aynı yerinde durmakta. Kıyı, kıvrılarak bize doğru yaklaşıyor, evin bulunduğu koyu geçip, bu kez açığa doğru kıvrılarak küçük yarımadanın burnunda kayboluyor. Küçük yarımada ıssız mı ıssız. Yarımadada böğürtlenler, çimenlikler, otların arasında kekikler, kıyıda da yaban ördekleri var. Çocukluğumun o gizemli yarımadası, bugün artık villalardan oluşmuş bir taş yığınına dönmüş olan Bayramoğlu!

Bir tek bizim lojmanın bulunduğu koyda oyun bahçem, denizin kıyısındaki kumsal. Dalgaların kıyıya attığı denizyıldızları, midye ve istiridye kabukları, uçları kahverengiye dönüp birbirine dolanmış yosunlar, az ileride denize dökülen derenin sürüklediği kırık dal parçaları…

 

Yazının tamamını okuyun »