Anasayfa Anasayfa

Noktadan sonra büyük harf (1)


Bingöl Göçmen

Her canlı açlık, susuzluk, cinsellik temel ihtiyaçları ile doğar. Bu ihtiyaçlarını karşılayabilmesi; onun yaşamasını ve türünü devam ettirmesini sağlar. Ancak canlıyı bu temel ihtiyaçlarını karşılamaya zorlayan belirleyici neden, yaşamak ve türünü devam ettirmek isteği değildir; bu temel ihtiyaçlarını karşılamaması halinde, bedeninde hissettiği, onu başka şeyle meşgul olamaz hale getiren, o katlanılmaz, dayanılmaz tepkileri dindirmek isteğidir. Canlı, bedeninde oluşan bu ihtiyaçlara, bir sorumluluk bilinciyle değil, bu ihtiyaçların bedeninde yarattığı dayanılmazlıklardan kurtulmak için cevap verir. Bu ihtiyaçlardan her biri, canlıdan; bedeninin bütün biyolojik ve fiziksel yeterlikleriyle, hatta daha fazlasıyla kendini ortaya koymasını ister.

Öyle ki bir aslan bir öğünlük açlığını gidermek için bir ceylanı parçalar; bir zebra, bir doyumluk su ihtiyacını gidermek için timsahların pusuda beklediği ırmağa gider; bir insan, ıssız bir mahalde, öldürülmüş olarak bulunur; bir emekçi, ağız tadıyla bir yaşam umudu ve çalışmaya olan saf inancıyla sahiplerin kapısını çalar…

Canlılık, belli bir ‘idrak’ kabiliyeti ve ona üzerinde analizler, sentezler yapıp kararlara varacağı verileri sunan ‘ yeteri kadar duyu organı’ olmadan yürütülemeyecek bir şeydir. Dolayısıyla idrak ve yeteri kadar duyu organı, her gelişmişlik seviyesindeki canlı için, canlılığı devam ettirebilmenin zorunlu bir şartıdır. İdrak; duyu organları aracılığıyla aldığı veriler üzerinden bazı kararlar vermeyi, bazı kararlara katılmayı ve bazı kararları reddetmeyi kapsar. Üzerinde analizler, sentezler yapıp kararlara varacağı verileri alan her idrak; ait olduğu canlıya, biyolojik ve fiziksel yeterlikleriyle yaşama işinin üstesinden geleceği olanaklara sahip çevreler arar.

Türlerin beslenme alışkanlıkları açısından; bitkilerle beslenmekten leşlerle beslenmeye, leşlerle beslenmekten birbirlerini yemeye varan alışkanlıklara zorlandığı; empatinin, adaletin, sevginin hayatın gerçeklerinin hayli uzağına düştüğü; türlerin ya çeşitli mahsur kalmışlıkların kıskacında kıvranarak yaşadığı ya da toptan yok olduğu; yeterliklerin felaketlere, yetersizliklerin üstünlüklere dönüştüğü bu zorlu yaşama sürecinde; her canlı kendi deneyimleri üzerinden, yaşama işinin üstesinden gelme konusundaki yetersizlikleri nedeniyle, çeşitli sertlikte güven sarsıntıları yaşar. Bu güven sarsıntıları diğer canlılar kaynaklı veya doğa kaynaklı olabilir. Kendine güvenmeme, her iki durumda da canlıyı, söz konusu kaynağa karşı itaate meyilli hale getirir.

Bu boyun eğme ve itaate, bazen bir ‘şükran’ bazen de bir ‘bunalım’ eşlik eder. Boyun eğme ve itaate şükranın eşlik etmesi; yani idrakin, ait olduğu bedeni başka bir idrake severek teslim etmesi; canlının veri toplama hevesini ve karar alma kabiliyetini zayıflatır. Öyle ki onu, tek başına olarak, giderek daha kendine yetersiz bir canlı haline getirir. İdrakin bu kararı, onu daha çok itaatin ve daha çok şükranın kucağına iter. Boyun eğme ve itaate bunalımın eşlik etmesi ise; idrakin, ait olduğu bedeni başka bir idrake teslim etmenin yaratacağı büyük sorunları fark etme olgunluğu gösterdiği, bunun sonucu olarak da canlının veri toplama hevesini ve karar alma kabiliyetini diri tutacağı anlamına gelir. Çünkü ait olduğu beden için vazgeçilmez önemini idrak edebilme fırsatını bulmuş bir idrak; itaate, ancak sürecin bir özgürleşmeyle bitmesi ihtimaline inanarak tahammül edebilir.

Menfaat temelli bu itaat; itaat edenin, itaat edilenin açık veya sanılan zararlarından korunmak amacıyla, açık veya sanılan isteklerini karşılamak ve onun mutlaka memnun olmasını başarmak için; zamanının ve enerjisinin büyük bir kısmını itaat edilen kaynağın hizmetine vermek durumunda kalmasıyla karakterize bir kavramdır. Bu itaatte; itaat edilenin, itaat edene bir musallatlığı ve bunu sonsuza kadar devam ettirmek istemesi söz konusudur.

Bu itaat ilişkisinin antitezi; itaat edilenin güçsüz ve yetersiz, itaat edenin güçlü ve yeterli olduğu; güçsüz ve yetersiz olana kendi kendine yetme yeterlikleri kazandırarak yaşamını kolaylaştırmayı ve hayata tutunmasını sağlamayı amaçlayan ‘yardımlaşma ve dayanışma temelli’ itaat ilişkisidir.

Çeşitli canlı türleri arasında veya türlerin kendi üyeleri arasında sıkça yaşandığına tanık olduğumuz ‘menfaat temelli’ itaat ilişkisinin en berbat, en yıkıcı, en zararlı, en kabul edilemez örneklerini insan türünde görmekteyiz.

İnsan türü, yaşamını kolaylaştırmak için hayvanları evcilleştirdi. Yardımlaşma, dayanışma, birlikte yaşama şeklinde başlayan bu süreç; giderek bir köleleştirmeye dönüştü. Her canlının evcilleşmeye, köleleşmeye yatkınlığının gözden geçirildiği bu süreçte insanın köleleşmeye yatkınlığı keşfedildi. İnsanın insanı köleleştirmeye başlaması; insan türü içinde birbirlerine taban tabana zıt iki kültürün oluşması sonucunu doğurdu: Sömürücünün kültürü ve Emekçinin kültürü.

Emekçinin kültürü; doğadaki diğer canlılarla yardımlaşma, dayanışma içerisinde, her canlının yaşama hakkını ve özgürlüğünü; yani mutluluğunu savunuyordu. Sömürücünün kültürü ise; köleleştirerek ruhlarını zaten yeterince hırpaladığı canlıları robotlaştırmak peşindeydi. Doğal yaşamdan bihaber yaşatılan canlı türlerinin sayısı giderek kabarıyordu. Duyguları körelmiş sömürücü, robotlaştırmaya başladığı canlılara kendinden başladığının farkında değildi. Bir mastürbasyon derinliğindeki, hiçbir canlıyı umursamayan hayatı, emekçi açısından bir değersizlikten ibaretti. Ama kendi değersizliği içinde, diğer canlıların hayatlarını çarçur edişine müsaade edilmemeliydi. Sömürücü; emekçinin kolayca gördüğü, ama kendisinin asla idrak edemeyeceği bir şekilde, doğanın takatine saldırıyordu.

 

Canlı, içinde bulunduğu yaşama koşullarından ‘olabildiğince’ güzel ve güven içinde bir yaşam çıkartabilmek için; kendi koşullarının ve içinde bulunduğu yaşama koşullarının durumuna bakarak, sınaya deneye neler yapması ve neler yapmaması gerektiği konusunda bir dizi kararlar alır. Bu ‘kararlar’ bazen aynı koşullara rağmen değişebildiği gibi bazen de ya canlının kendi koşullarının ya da içinde bulunduğu yaşama koşullarının değişmesi yüzünden değişmelere uğrar.

Emekçi kültürü, canlının dinamik bir karaktere sahip bu kararlarına ‘dünya görüşü’ ve bu kararlar üzerinden kendini ortaya koyuş biçimine ise ‘canlının kendini sosyal tanımlayışı’ derken; sömürücünün kültürü bu kavramları insana özgülükle sınırlandırmak ve her canlı türünde, zaman içinde kendine özgü bir şekilde standartlaşmış ihtiyacını karşılama yollarının oluşturduğu, farklı türlerin kendini ortaya koyuş biçimlerindeki kendine özgü türsel tek tipliği ‘yaratılış’ olarak tanımlamakta ısrar etmek; onları tarihsel köklerinden koparmak, kuklalaştırmak ve bir yaratıcının robotlarına dönüştürmek meylindedir.

Sömürücüdeki bu ‘değersizleştirme’ tutumu; sömürücünün kendi tanımına uygun olarak ortaya koyduğu hoyratlık, adaletsizlik ve zalimliklerini emekçinin beyninde normal, meşru, vakayi adiyeden şeyler şeklinde karşılayan bir zihinsel atmosfer yaratmak hayati ihtiyacından kaynaklanır.

Sömürücü; sömürü sistemini koruyabileceği emekçi idrakinin, kendi yaşama çıkarlarını koruyan adalet anlayışları üretmek yerine, kendi dışında, kendi dahli olmadan oluşmuş adaletin tanrısallığına inanmasını, kendi payına düşene şükretmesini, bu adaleti yaratan tanrısallığa kendini teslim etmesini, biat etmesini ve bu biat dayatmasının; saçma olanı, akıl dışı olanı hikmetli göstermenin; idraki, biatle korkutmanın ve onu topladığı verilerle özgürce kararlar almaktan çekinir hale getirmenin bir sömürücü yumurtlaması olabileceğini asla fark etmemesini ister.

Aslan, tanrı öyle istediği için ceylanı parçalamakta; erkek aslan, tanrı öyle istediği için dişi aslanla kuracağı yuvaya onun çocuklarını öldürerek başlamakta; erkek buffalo, tanrı öyle istediği için sürünün diğer erkeklerini korkutup pıstırarak sürünün dişilerinden kendine bir harem kurmakta; zebra sürüsü, tanrı öyle istediği için timsahların sıra sıra iştahla yollarını beklediği ırmağı geçmekte ısrar etmekte; guguk kuşu, tanrı öyle istediği için kendi yumurtasını başka bir kuşun yuvasına koyup onun yumurtalarını yuvadan atarak, terbiyesizce, o kuşa kendi yavrusunu besletmekte…

Ve hayvanlarla aynı türden ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele verdiği halde, yaşamı üzerinden imtihana tabi tutulan tek canlı olan insanın ise; hayvanlardaki bu yaşama mücadelesi örneklerine bakarak; insani bir yorumlayışla her türlü alaverenin, dalaverenin, zalimliğin, zorbalığın hüküm sürdüğü bir yaşamın içinde olduğunu zannetse bile; tanrının takdirlerinde insanın cüzi idrakiyle anlayamayacağı hikmetler olduğunu düşünüp; asla tanrıya ve olayların bu türlü akıp gidişine isyan tepkileri göstermeden, kendi payına düşene kanaat etmesi, şükretmesi beklenmekte…

İnsanların paylarına düşen yaşama olanakları arasındaki büyük farklara ve bu farklara yakışmayan gerekçelere, adalet kavramı üzerinden isyan tepkileri gösterenleri, tanrının hikmetli düzenine karşı gelmekle suçlayan asalakların; bir öğünlük açlığını gidermek için, ceylanı aslana parçalatma işini, guguk kuşunun,  çocuklarını öldürdüğü bir kuşa, terbiyesizce kendi yavrularını besletme işini vb. vb. bizzat kendi elleriyle düzenleyen bir tanrıya ihtiyaçları var. İnsanların ne yaşayacağını, nasıl yaşayacağını bizzat düzenlediğine inanılan, bu nedenle de insanların, yaratılmış olduklarına şükretmelerini ve kendi paylarına düşene, her neyse ve ne kadarsa kanaat etmelerini bekleyen; yakınmak, isyan etmek ve daha güzel bir dünya için mücadele etmek gibi ‘boş’ ısrarlara kapılanlara, kendini kaybedercesine öfkelenen ve hastalıklı öfkesini, bu dünyada ancak o insanları yakındıkları ve isyan ettikleri hallerini de mumla aratacak hale getirerek ve öbür dünyada da sonsuz cehennem ateşlerine atarak soğutan bir tanrıya ihtiyaçları var. Özetle, dünyada ve evrende olan biten her şeyin esas nedeni olarak gösterecekleri; böylece olan biten her şeyin sorumluluğunu toptan üzerine yıkacakları; bu sayede de esas meramları olan; kendilerini emekçilere yaptıkları tüm zulüm ve haksızlıkların basit bir vesilesi olarak yutturabilecekleri bir tanrı anlayışına ihtiyaçları var. Ve elbette böyle zırvalara tanrı adına, din adına inanan emekçilere ihtiyaçları var.

Sömürücü, emekçilere yaptığı ve kendini yapmaktan alıkoyamadığı ve alıkoyamayacağı zulüm ve haksızlıkların sorumluluğundan kurtulmak istemektedir. İşlediği ve işlemeye devam edeceği suçlarının, savunmasını yapamayacak kadar büyük ve çok olduğunun farkındadır. Sistemini ve kendini, emekçinin sorgulayacağı günleri mümkünse sonsuza kadar ötelemek arzusundadır. Bundan dolayı; emekçiyi, olan biten her şeyin sorumlusu olan bir tanrıya inandırmak durumundadır. Emekçiler karşısındaki suçluluk konumlarını hafifletmek ve onların isyan duygularını şükür ve kanaate çevirmek için bu çok önemlidir. Sömürücünün halet-i ruhiyesi; onun bir tanrıya samimiyetle inanmasına müsaade etmez. Ancak sömürücünün inandığı değil de fedaileşerek, hırçınlaşarak inanmış gibi göründüğü bir tanrısı vardır. Bu da emekçiyi inandırmak istediği tanrıdır.

Sömürücünün; inandığı tanrının fedailiğine soyunması, onu hırçınlaşarak savunması; onun aslında inanmaktan çok inandırmayla ilgili olduğunu ortaya koyar.

Sömürücünün, her canlıyı bir kadere prangalamış tanrısı; somuttaki karşılığı, sömürücü dışındaki her şeyi sömürücünün keyfine prangalamış tanrısı; makul olup, insanın kendisini, kendisi dışındaki nesnelere karşı davranışları üzerinden, erdem kriterleriyle, imtihan etseydi; makul insanın yaşama mücadelesine ilahi bir katkı sağlamış olurdu. Hâlbuki şu haliyle; sömürücünün ahlaksızlıklarına çanak tutmaktadır. İki tepki gösterilebilir: Ya bu tanrı ‘kötü’ diyeceğiz ya da ‘yok’ diyeceğiz!

Ateistlik ihtiyacı esasta, sömürücünün bu uydurma tanrısını; bu her şeyi emekçiler aleyhine kurgulamış tanrısını inkâra dayanır. ‘Ben böyle bir tanrıya inanmıyorum’, ‘Ben bir tanrının böyle olabileceğine inanmıyorum’ anlamındadır. Aydınlanmış emekçinin tutumunu temsil eder. Genel olarak ‘bir yaratıcı iddiası’nı inkâr amacı taşımaz. Zaten hâlihazırda bu denli geniş bir inkârcılığa, mevcut hayatın ihtiyaçları açısından gerek de yoktur. Ancak tanrı, bilimin bir konusu olana kadar, felsefenin bir konusu olmaya; dolayısıyla felsefi karşı çıkışların ve felsefi kabullenişlerin konusu olmaya devam etmelidir. Bazı kavramları kutsallaştırmak ve toplumu bu kavramları tartışmaktan uzak durmaya ikna etmek; bunun ahlakiliğini savunmak bir sömürücü yutturmacasıdır. İnsanları, bu kavramların mahiyetini anlama ihtimallerinden uzak tutmak amacını güder. Dolayısıyla, foyalarının ortaya çıkmasını engelleme amacına hizmet eder. Her tarafından dökülen iddialarının, böyle bir koruma zırhı olmadan, aklın eleştirisi karşısında un ufak olacağının, ayakları üstünde duramayacağının ikrarıdır.

Ateizm felsefesi; dinler üzerinden insanla bağlantı kurduğu iddia edilen Tanrı’nın kendini ortaya koyuş biçimindeki, kendi tanımına uymayan, kudretiyle uyuşmayan, zekâdan ve adaletten uzak, hayatı zorlaştıran, sevimsizleştiren hallerinden hareketle; dinler üzerinden insanla bağlantı kurmuş bir Tanrı’nın gerçekte olmadığını savunur.

Dinler üzerinden insanla bağlantı kurmuş bir Tanrı’nın gerçekte olmadığını varsaydığımızda ise, bir yaratıcıya inanmanın tüm şartlarının ortadan kalkmış olacağına dikkat çeker.

Buradan hareketle; dinler üzerinden pazarlanan tanrı’nın varlığını idrak etmek böylesine zorken; dinlerin kusursuz bir iman ve kusursuz bir biat dayatmasına ve idraki şeytanlaştırmasına teslim olmak yerine; idraklerimizi diri tutup, hayatın sorunlarına laik çözümler üretmenin en doğru yol olacağını önerir.

Yaşama işinin üstesinden gelme adına, canlının neyi yapıp neyi yapmayacağına karar verme süreci; yani canlının kendini sosyal tanımlama süreci; lehte ve aleyhte koşulların kıyasıya yenişmeleri ile netleşen bir genellemeler sürecidir. Bu genellemeler canlının “hayat bilgisi”ni oluştururlar ve hayatın bu “hayat bilgisi” doğrultusunda yaşanmasını sağlarlar.

Bir “hayat bilgisi”ni oluşturan genellemeler, ait oldukları canlılar arasındaki ilişkilerin nasıl olabileceği konusundaki olası genellemelerin sadece bir tanesidir. İki canlı arasındaki ilişkinin bir genelleme olarak biçimlenişi; iki tarafın yaşama çıkarları doğrultusunda olabileceği gibi, taraflardan birinin yaşama çıkarlarının diğer tarafa kısmen ya da  tamamen ama zorla dayatılması şeklinde de olabilir. Dolayısıyla bir genellemeyle kurulan denge, bazen bu genellemenin iki tarafı için de korunması gereken bir anlam taşırken; bazen de bu iki taraftan birinin ısrarlı bir yıkma çabasını hak edebilir.

İki canlı arasındaki ilişki, bu iki canlının birbirleri hakkında yaptıkları genellemeler paralelinde bir dengeye oturur. Bu denge; sömürme temelli, yenişme temelli veya dayanışma temelli olabilir.

Sömürme temelli ilişki; ilişkinin bir tarafının kendi yaşama çıkarları uğruna diğer tarafın hayatına şu ya da bu oranda el koyması, kast etmesi, gasp etmesidir. Bu el koymanın, kast etmenin, gasp etmenin kapsamı; can, mal, emek, zaman olabilir.

İşçi-işveren ilişkileri, kiracı-mülk sahibi ilişkileri, ticaret ilişkileri, ast-üst ilişkileri vb. vb. sömürme temelli ilişki örnekleridir.

Yenişme temelli ilişki; ilişkinin iki tarafının da ortadaki bir şeye, tek başına olarak, sahip olmak istemesidir.

Sömürücüler arasındaki, çeşitli sömürü alanlarını ele geçirme mücadeleleri; sömürülenlerin iş için, meslek için girdiği sınavlar; müsabakalar; şans oyunları vb. vb. yenişme temelli ilişki örnekleridir.

Dayanışma temelli ilişki ise ilişkinin taraflarının ortak bir amaç için güçlerini birleştirerek birlikte mücadele etmeleridir.

Toplumların oluşması, aile üyeleri arasındaki ilişkiler, arkadaşlık ilişkileri, dernekleşmeler, sendikalaşmalar, partileşmeler vb. vb. dayanışma temelli ilişki örnekleridir.

Şimdi bu ilişkilerin insandaki yansımalarına daha yakından bakalım.

Sömürme temelli ilişki; bir sömüren-sömürülen ilişkisi olduğundan, esasta zor kullanılarak sürdürülen bir ilişkidir.

Bu ilişkide; sömüren, sömürülene karşı bir “sömürme suçu” işler. Sömürülenin bu suça boyun eğmesini sağlamak için de onu daha büyük suçlarla tehdit eder. Sömürülen ise kendine karşı işlenen bu suçlara, sömüren tarafın daha büyük suç tehditlerinden “korunmak” için “katlanır”.

Sömüren bu ilişkide, daha büyük zulmü, daha küçük zulmü kabul ettirmek için kullanır. Sömürülen ise bu ilişkide, daha büyük zulümden korunmak için daha küçük zulmü kabul eder.

Sömürü çarkı; “sömürü suçu” ve “ sömürü suçuna karşı gelme hakkının suç sayılması suçu” temelinde kurulmuş olur.

Zulüm büyüdükçe; canlıdaki itiraz, itaate dönüşür. Canlı; itiraz ederek kurtulamadığı zulümden, itaat ederek kurtulmaya çalışır.

Sömürünün, büyük zulümle(yani, sömürü hukukuyla) korkutup, küçük zulme (yani, sömürüye) razı eden döngüsünde; büyük zulüm, araç; küçük zulüm, amaçtır. Büyük zulüm, sömürü ilişkilerinin hayat bulmasını sağlar.

Bingöl Göçmen 

486 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.