Anasayfa Anasayfa

Bencilliğin kısır döngüsü


Bingöl Göçmen

Bir sömürü sistemindeki esas uzlaşmazlık; emekçi ile sömürücü arasındaki, emek sömürüsünden kaynaklanan uzlaşmazlıktır. Bu uzlaşmazlık, sömürü sisteminin kurucu uzlaşmazlığıdır ve sömürü sisteminin temelini oluşturur.

Sömürücü, kendi sisteminde; sömürüyü ve bundan kaynaklanan uzlaşmazlığı inkâr eder. Sömürü sistemine özgü yaşama hakkının eşitsizce kullanılması çelişkisine, emekçinin bu uzlaşmazlık temelinde yaşadığı olumsuzluklara; başka, akıl çelici açıklamalar getirir: Toplumsal veya bireysel farklılıkları veya şansı veya insanın var oluşunun dinsel anlamlarını gerekçe gösterir. Ancak, bir sömürü sistemini oluşturan kurallar; laik biçimiyle olsun, dinsel biçimiyle olsun; büyük oranda akıl çelicilikten ve adaletten uzaktır. Buna rağmen, bir sömürü sisteminin kurallarını genel olarak akıl çelici yapan şey; bu kurallara uymayanlara suç veya günah adı altında verilen uçuk cezalardır.

Ceza; bir canlının doğal yönelmelerine müdahale ederek, onun, cezayı koyanın istediği gibi davranmasını sağlama aracıdır. Cezayı koyanın istediği gibi davranmak; canlının yaşama çıkarlarıyla örtüşebilir de örtüşmeyebilir de… Bu, cezayı koyanın niyetleriyle ilgilidir.

Bir canlının doğal yönelmeleri, ödül ve cezadan bağımsız olarak; kendine fayda sağlayan davranışları yapmak, kendine zarar veren davranışlardan kaçınmak şeklindedir. Keza bir toplumsal kuralın da ödül ve cezadan bağımsız olarak; uyulduğu zaman fayda sağlaması, uyulmaması halinde zararlara sebep olması beklenir. Dolayısıyla iyi niyetle tasarlanmış bir toplumsal kuralın, insanın doğal yönelmeleriyle örtüşmesi ya da sürekli bir zıtlaşma içinde kalmaması gerekir. Hâlbuki bir sömürü sisteminin karakteristiğini yansıtan kurallar, iyi niyetle tasarlanmış bir kuraldan beklenilenin tam tersidir.

Sömürünün olmadığı bir sistemin karakteristiğini oluşan kurallarla; emekçinin yaşama çıkarlarıyla örtüşmeyen, akıl çelicilikten ve adaletten uzak, sömürüyü meşrulaştırmayı ve kurumsallaştırmayı amaçlayan bir sömürü sistemin karakteristiğini oluşturan kurallar arasında şu mukayeseleri yapabiliriz:

  • Birinde kurallara uymak faydalı, uymamak zararlı iken; diğerinde kurallara uymak zararlı, uymamak faydalıdır.
  • Birinde kurallara uymak için kuralın kendisi yeterliyken; diğerinde her kurala bir ödül veya cezanın eşlik etmesi gerekir.
  • Birinde ceza zarar görme olasılığını engellemek için iken; diğerinde ceza faydadan vazgeçmeyi sağlamak içindir. Yani biri faydaya, diğeri ehven-i şere yönlendirir.
  • Birinde ödül ve cezadan aslolan ‘ödül’ iken; diğerinde ödül ve cezadan aslolan ‘ceza’dır. Birinde ‘aslolan’ın insanın aklını alacak uçuk değerlere çıkmaması gerekirken; diğerinde çıkması zorunludur. O kadar ki kuraldan kaynaklanan fayda ve zarar; bu ödül ve cezalarla önemini, anlamını, belirleyiciliğini yitirmelidir.
  • Birinde kurallara uymayı yüksek derecede sağlamak için ortaya konulan ödüller de cezalar da somut iken; diğerinde düzeni sağlamak için somut olarak ortaya konan ödül ve cezaların yanı sıra vaadedilen abartılı ödül ve cezalar da (cennet, cehennem…) sistemin olmazsa olmazlarıdır. Özellikle ödülün ‘vaadedilen’ olması, ödül sorununu bedavaya getirmiş olacağı için, oldukça önemlidir.
  • Birinde bir kurala uymak zarar veriyorsa o kural değiştirilir; diğerinde bir kurala uymak zarar veriyor olsa bile, o kurala ‘kural olduğu için’ uymak erdem olarak gösterilir. Kurala uymamak; erdemsizlik, zayıf iradelilik gibi sözlerle mahkûm edilir.
  • Birinde kuralın önemi, doğruluğundan; diğerinde kuralın önemi, kural olmasından kaynaklanır.
  • Birinde çalışmak, üretmek, emek en yüce değerken; diğerinde bu kavramlar şanssız, kadersiz, kısmetsiz olanların, bunlara rağmen hayatı götürmek için başvurmak zorunda kaldıkları çarelerdir.
  • Birinde insanlara değer verildiği ve korunduğu için çevresiyle ve kendileriyle barışık, özgür düşünceli, sorumluluk üstlenmekten çekinmeyen, basiretli, hayatı seven psikolojiler olgunlaşırken; diğerinde insanlara değer verilmediği ve korunmadığı için çevresiyle ve kendisiyle küskün, düşüncelerini ifade etmekten çekinen, sorumluluk almaktan kaçan, basiretsiz, hayat yorgunu psikolojiler olgunlaşır.
  • Birinde ‘gönlünce’; diğerine ‘kabullenilmek zorunda kalınan’ bir hayat sürülür.

Sömürü sisteminin yapısal uzlaşmazlıkları; kurucu ve koruyucu uzlaşmazlıklardan oluşur. Kurucu uzlaşmazlık; emekçi ile sömürücü arasındaki, emek sömürüsünden kaynaklanan ve sistem tarafından inkâr edilen uzlaşmazlıktır. Koruyucu uzlaşmazlıklar ise; toplumun, kurucu uzlaşmazlığın konusu temelinde saflaşmasını ve içinde yaşadıkları sömürü sistemini tasfiye etmesini engellemek için, sistemce oluşturulmuş oyalayıcı uzlaşmazlıklardır. Koruyucu uzlaşmazlık konuları( dinler, milliyetler, bireysel farklar…); gerçekte bir uzlaşmazlık nedeni olmayabilecekken veya değilken, sömürü sistemi tarafından uzlaşmazlık konularına dönüştürülür. Birbirleriyle çatışan, birbirini inkâr eden, aşağılayan toplumsal veya bireysel bazda her tür farklılık, bu dönüşüme tabi tutuluş demektir.

Canlıların yaşama olanakları yeterliyse özgeci olurlar. Bu, genel olarak kendi dışındakileri de sevmek, hayatı sevmek anlamındadır. Yaşama olanakları yetersizleşirse, özgeciliğin yerini bencillik alır. Bencillik, hayattaki sevme alanımızın daralması demektir. Bu daralma özgecilikten; toplumsal, grupsal, ailesel ve bireysel bencilliğe kadar iner. Bu, yaşama olanaklarının yetersizliği hangi bencilliğe denk düşüyorsa, diğerleri ona doğru çekilirler anlamında değildir. Bencillik; yaşama olanaklarının yetersizleştiği koşulların travmatik bir duygusu olduğu için, kendini kontrol edemeyen bir duygudur; paniktir, aşırıdır. Bu nedenle de toplumsal, grupsal, ailesel ve bireysel  çeşitli tonları varmış gibi görünse de; bireysel bencillik, bencilliğin esas tonudur. Diğer tonlar, özgeciliğe bir yönelme değil, bireysel bencilliğin taktik savunmalarıdır.

Duygunun travmatikliği, kendini başlatan koşullarla bağını koparması demektir. Duygunun, kendi kendisinin hem nedeni hem sonucu olması demektir.

Bencillik, yaşama olanaklarının yetersizliğinin bir sonucudur; ama bencilliğin kendisi de yaşama olanaklarının yetersizliğine yol açar. Yaşama olanaklarının yetersizliği de bencilliği yeniden üretir. Sonuç, hem nedeni üretmekte hem de bu nedenden kendini yeniden üretmektedir. Bencilliğin bu kısır döngüsü; onun toplumsal sistemlerdeki karşılığı olan sömürü sistemlerinin uzun ömürlülüklerinin nedenidir.

Peki insanlık, bencillikten özgeciliğe (yani, insanlığın cehenneminden insanlığın cennetine) nasıl dönecektir?

Yaşama olanaklarının yetersizliğinin bencilliğe yol açtığı iddiası, yaşama olanaklarının paylaşım biçimlerini hesaba katmadığı için ayakları havada bir iddiadır. Üstelik yaşama olanaklarının bencilliğe yol açması için ille de yetersiz olması da gerekmez. Yaşama olanaklarının her durumu bencilliğe yol açabilir. Yeter ki yaşama olanaklarının paylaşımı, bireylerin inisiyatifine bırakılmış olsun. Bu zemin, eşit bölüşümü imkânsız kıldığı için; kendiliğinden, bencilliği harekete geçirir ve giderek vahşileşen bir eşitsiz paylaşımı ortaya çıkarır.

Bencilliğin yarattığı bu cehennemden kurtulmanın yolu, yaşama olanaklarının paylaşımının tüm toplumun inisiyatifinde olmasıdır. Bu zemin ise, eşitsizliği imkânsız kılar; eşitliğin ve özgeciliğin cennetini yaratır.

“Elle gelen düğün bayram” diyen atalarımızın bu sözü; onların eşitsizliğe olan lanetlerini ve eşitliğe olan hasretlerini yansıtmaktadır.

 

Bingöl Göçmen

807 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.