Anasayfa Anasayfa

Çile


Zelin Artuğ

“Umutsuz durunlar yoktur; umutsuz insanlar vardır.”

Mustafa Kemal Atatürk

Fadime, maviş maviş bakan, saçları saman sarısı, küçük bir kız çocuğuydu. Sekiz çocuklu bir ailenin en küçük kızı olarak Trabzon’un köylerinden birinde yaşıyordu. Fadime on yaşına geldiğinde aile İstanbul’a göçtü. Baba Hurşit göç kararını verdiğinde, ana Fikrîye dizlerini dövüp durmuştu ama boşuna! İstanbul’un nasıl bir insan yutan cehennem olduğunu akrabalarından duymuştu. “ Ne yer, Ne içer, nasıl soluk alırız orada!” diye dövündü durdu. Yine de erine, Hurşit’e söz geçiremedi.

Apar topar göçmelerinin nedeni hasımlarıyla aralarındaki bir kan davasıydı. Bu anlamsız dava Hurşit’le son bulmayacak, kim bilir daha kaç masumun başını yiyecekti. Hurşit’in beş oğlu, belki onların da çocukları boşu boşuna ellerini kana bulayacak veya salkım salkım öleceklerdi.

Hurşit cahildi, okuma yazması bile yoktu ama kardeşi İbrahim, kollarında can verirken kendisine son bir kez acıyla baktığında, öldürmenin de, ölmenin de saçmalığına iyice inanmıştı.

İstanbul’da çok zor günler yaşadılar. Hurşit’le oğulları hamallıktan ayakkabı boyacılığına, işportacılığa kadar her işi yaptılar. Yedi yaşındaki en ufak çocukları Halil, metrobüs duraklarında, içi buz dolu kovada pet şişe suyu satıyordu. “Buz gibi suuu!” derken sesi borazan gibi çıkıyordu sabinin. Hurşit, akşama kadar inşaatlarda çalıştı, Fikrîye evlere temizliğe gitti.

Üç yılın sonunda, köyde sattıkları tarlanın üstüne, çalışıp biriktirdiklerini de koyarak başlarını sokacak bir gecekondu yaptılar. Fadime’nin ablası Huriye’yi babası bir hemşerisinin en büyük oğluyla, Zübeyir’le nişanladı. Huriye’nin gönlü, çalıştığı fabrikadaki Hüseyin’deydi. Huriye, nişandan iki ay sonra, her şeyi göze alıp Hüseyin’e kaçıverdi.

Hurşit deliye döndü. Babalık gururu ayaklar altına alınmış, damat tarafına rezil olmuştu. İlk zamanlar eli bir puşiye sarıp sarmaladığı, yatağının altına sakladığı silahına gittiyse de elini kana bulamak istemedi. Evini köyünü bu yüzden kaybetmemiş miydi zaten? Elini kana bulamayacaktı. Evlatlıktan reddetti Huriye’yi. Hurşit’in zılgıtından en büyük pay Kızların anası Fikriye’ye düştü:

“Bana bak kadın! Bu Huriye ile gizli saklı görüştüğünü görürsem hiç acımam, atarım seni de sokağa! Ana ol, kızlarına sahip çık!” dedi.

Fikrîye ana birkaç gün dizini dövdü durdu. Kızını dövmediğine pişman olmuştu. Atalar ne demişse iyi demişti. İşte böyle dizini dövüyordu şimdi.

Biraz yatışınca, nişan bohçasını geri götürmek için Zübeyirlerin evine gitti. Utana sıkıla bohçayı Zübeyir’in anasına uzattı. İki kadın, kapıda bir süre dikildiler. Sonunda Zübeyir’in anası, elindeki bohçayı almadan Fikriye’yi içeri buyur etti. Kadıncağız korka korka girdi içeri, çekyatın kıyısına eğreti biçimde ilişti. Kaçamak bir bakış attı, eski dünürüne. Zübeyir’in anası olaya hiç de üzülmüş görünmüyordu.

“Bohça kalsın!” dedi. Hafifçe öksürdü, söze devam etti: “Bizim adam diyor ki… Küçük kızlarını versinler… Böylece her iki tarafın da şerefi kurtulur… Bohça da takılar da Fadime kızındır.”

Hurşit’in karısı bohça elinde eve dönüp de haberi Hurşit’e iletince, karar çabucak verildi. En iyisi, en yakışanı buydu. Başka çıkar yol yoktu. Köydeki düşmanları yetmezmiş gibi bu İstanbul cehenneminde de yeni hasımlar kazanmanın âlemi yoktu. Böylece Fadime’yi on üçünde, ablasının yerine Zübeyir’e verdiler.

Başlangıçta Fadime, kocasına nasıl sesleneceğini bilemedi. Ona uzun bir süre “enişte” diye seslendi. On sekizine geldiğinde iki oğlan anası olmuştu. Zübeyir’e “enişte” demeyi    hep sürdürdü.

Günün birinde Zübeyir evden çıkıp gitti. Gidiş o gidiş… Çok geçmeden mahallede bir dedikodu yayıldı. Zübeyir, Fadime’nin üstüne evlenmiş, üstelik evlendiği kadına resmî nikâh da yapmıştı. Söylenenlere göre kadın, Zübeyir’in hizmetli olarak çalıştığı iplik fabrikasında ‘iplik büküm’ şefiydi.

Haberi duyan en son Fadime oldu. Çocuklarını bağrına basıp günlerce düşündü. Kuması olan tek kadın kendisi değildi. Zübeyir haklıydı. Madem ablası onunla nişanlıyken başkasına kaçmıştı, Zübeyir de karısının üstüne gül koklayıp erkeklik onurunu kurtaracaktı. Konuya bu taraftan bakınca, kocasını anlayabiliyordu. Ayrıca Zübeyir, nikâhsız olduğu halde Fadime’yi babasının evine yollamamıştı. Demek ki günün birinde karısını alıp eve gelecek, hep birlikte gül gibi yaşayıp gideceklerdi. Çocukları aç açık değildi. Kayınbabasının evinde yaşayıp gidiyorlardı işte…

Bir gün kaynanası Fadime’yi bir kenara çekti: “Kızım, Zübeyir evden ayrıldığından beri para yollamadı.  Kendilerinin masrafına anca yetişiyordur benim evladım. Kayınbaban da zor durumda. İki çocuk, bir de sen, üç boğaz… Yakınmıyor sağ olsun ama kazancı da ortada. Zübeyir haber yollamış. ‘Gayrı benden Fadime’ye de çocuklara da hayır yok, yol verin gitsin baba evine!’ demiş. Karısı yüklüymüş Zübeyir’in. Ana olmak onun da hakkı! Nikâhlı karısı… Tek çocukla kalmaz zati… Nasıl kalksın onca yükün altından Zübeyir’im? En doğrusu, sen al çocukları, baba evine dön!” dedi.

Bunları duyunca Fadime’nin dünyası başına yıkıldı. İki çocukla baba evine dönmek çok ağırına gidiyordu, ama başka çaresi de yoktu. Yüzünü kızartıp döndü baba ocağına.

Çocuklara anası, bazen yengeleri bakarken, Fadime de evlere temizliğe gitmeye başladı. Aldığı parayı kuruşuna değmeden anasına veriyordu. Çocukların da iki lokmadan öte masrafları olmuyordu. Çalıştığı evlerden verilen eskilerle idare ediyordu Fadime. Yengeleri, çocuk giysilerinin en yenilerini, en güzellerini kendi çocuklarına ayırıyorlar, Fadime’nin önüne de beğenmediklerini atıyorlardı. Büyüklere uygun giysileri de seçiyorlar, daha şık ve gösterişli olanları Fadime’ye bırakmıyorlardı. Bahaneleri çoktu! “Sen dul kadınsın. Boncuklu, cincikli olmaz sana! Bu çok dar! Ne o öyle koca aramaya çıkmış gibi…”

Bir gün, babasının ölüsünü uzattılar evlerinin önüne. Kanlıları onu bulmuş, sokak ortasında kurşun yağdırmışlardı. Anası Fikrîye dizlerini döve döve çürüttü. Yıllarca suyun sabunun içinde debelenmekten ciğerleri hastaydı zaten Fikriye’nin. Hurşit’in ölümünden altı ay sonra o da hastane köşelerinde ölüp gitti.

Babaları sağlığında, köyde kalan tek tarladan kızlara bir kuruş bile bırakmamış, tarlayı oğlanlara pay etmişti. Fadime’ye “Kız evlat, üvey evlat! Yetimlerin de olsa, ablalarından ayıramam seni!” demişti. Fadime boynunu bükmüş, hiç ses çıkarmamıştı.

Yıllar böyle canını dişine takıp çalışarak, bazen ağabeylerinin sopasını yiyerek, çalıştığı yerlerde hakkını alamayarak, çocuklarının ezikliğini gördükçe bağrına taş basarak geçip gitti. Ne onu ablasının yaptığı hatanın diyeti olarak sevmediği birine veren babasına; ne onu iki çocukla yüzüstü bırakıp başkasıyla evlenen Zübeyir’e; ne onu haksız yere babasının evine yollayan kaynanasına; ne de bütün bunların ana nedeni olan kör cehalete gönül koymadı.

Fadime’ye göre, bu çileli ömrün tek müsebbibi vardı. Kader!

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

706 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.