Anasayfa Anasayfa

Boş teneke


Zelin Artuğ

Sabahları, tatlı uykusundan uyanmanın siniriyle, çalar saatin melodisi Alev’in kulağına cenaze marşı gibi geliyordu.  Başını yastığın altına sokup işkencenin bitmesini bekledi. Bugünlerde sinirleri tavan yapmıştı. İşe erken gitmek, Nedim’in sorunuydu. Alev işe gitmediğine göre şu münasebetsiz saatin sesiyle uyanmak zorunda değildi. Sırf bu yüzden yataklarını ayırmayı bile düşünmüş, ama kökten bir değişiklik yapmayı göze alamamıştı. Nedim, sessizce kalktı, ayaklarının ucuna basarak banyoya geçti, tıraş oldu, sessizce giyinip çıktı. Tam arabasına binmek üzereyken eve para bırakmadığını hatırlayıp geri döndü. Sessizce yatak odasının kapısını açtı. Alev, şişmiş gözlerle yatağın içinde oturuyordu.

“Komidinin üzerine para bırakıyorum” diye fısıldadı Nedim. Uyanıktı Alev! Neden fısıldayarak konuştuğuna kendisi de bir anlam veremedi. Bir gün önce karısı, alışverişe çıkacağını, hatta epeyce para harcayacağını söylemişti. Alev, beş karış suratla ve uykulu gözlerle kocasına bakarak:

“Çocukmuşum gibi harçlık bırakmandan bıktım. Ek kart çıkart bana! Akşama ek kartımı istiyorum. Parayla alışveriş yapmak hangi devirde kaldı?” diye homurdandı.

Nedim de biliyordu para yerine ek kart bırakmayı… Ama bu hatayı bir kez yapmış, Alev, karttaki limiti son kuruşuna dek kullanmıştı. Dur durak bilmiyordu bu kadın. Bilen bilir, bilmeyen saraylarda büyüdüğünü sanırdı. Nedim, ona bankada yüklü bir hesap açtırmış, ama Alev o parayı da son kuruşuna kadar harcamıştı. Nedim’in kartı iptal ettirdiğini öğrenince de küplere binmişti. Nedim:

“Tamam, bakarız!” dedi, çıktı.

Alev, yeniden gömüldü yatağın içine. Şahika, kendisine “gözlerinin altı torbalanmış” dediğinden beri hem uykuları kaçıyor, hem de göz torbalarından kurtulmak için, sabahları geç vakte kadar uyumayı deniyordu. Gözlerini yumdu, uyudu.

Ne kadar uyudu, bilmiyordu ama telefonun sesiyle zıplayarak uyandı. Arayan Zerrin’di. Akşam Tülaylarda toplanacaklardı. Alev’e bunu hatırlatmak için arıyordu. Yarım saat daha geç arasaydı olmazdı sanki!

Yeniden uyuyamayacağını anlayıp kalktı. Sırtına ipek sabahlığını geçirip aynanın karşısına oturdu. Parmaklarını gözlerinin altında gezdirdi. Acaba Şahika kıskançlığından mı söylemişti bunu? Gözlerinin altının torbalandığı falan yoktu. Kesinlikle moralini bozmak için söylemişti! Yoktu öyle bir şey!

Parmaklarıyla saçlarını karıştırdı. Asıl sorun, saçlarındaydı. Kaç gündür saç rengi sinirine dokunuyordu. Güya, Nişantaşı’nın en pahalı kuaförlerinden birine gidiyordu ama bir türlü istediği rengi tutturamamıştı kuaför. Avuç dolusu para ver! Berbat bir saçla çık! İlk fırsatta değiştirecekti kuaförünü. Bu kuaförü de Şahika bulmuştu ona! Bu saçlarla Tülaylara filan gidemezdi. Bir dolu süs budalasına küçük düşmeye, onların alaycı bakışlarıyla asabını bozmaya hiç niyeti yoktu.

Kuyumcu Nejat’ın sonradan görme karısı Dilek, yeni aldığı tilki kürkü etolünü omzundan sallandırıp, bacak bacak üstüne atarak İtalyan çizmelerini burnuna uzattığında deli oluyordu Alev! Aynanın karşısında kendi kendine konuştu:

“Al birini, vur ötekine! Hepsi beş paralık bunların!”

Gözünün kenarındaki akşamdan kalan rimeli makyaj silme pamuğu ile temizledi, pamuğu masaya savurdu. Durup dururken yine Nedim’e sinirlendi. İşten başını kaldırıp da Alev’i bir haftalığına İtalya’ya götürebilseydi, İtalyan çizme buruna nasıl tıkılırmış, gösterirdi onlara ama Nedim kim, onu alıp Avrupa’ya götürmek kim? Hep bir iş güç bahanesi! Anlaşıldı… İş başa düşmüştü. Bu akşamı bir atlatsın, Nedim kendisine yeni bir ek kart çıkarsın, biliyordu yapacağını…

Tay kürkü alacaktı Alev. Tilki kürkünü kuyumcu Nejat’ın görgüsüz karısı giysin! Soğuk nevale… Hiç de yakışmıyor.

Dergilerin birinde, bir ünlünün sırtında tay kürkü görmüş, bayılmıştı. Zarif, naif, çok modern! Ama kürk işi aceleye getirilmemeliydi. Enine boyuna araştırılıp, gerekirse birkaç günlüğüne yurt dışına gidip, düşüne taşına alınmalıydı. Ama kuyumcunun karısı gibi görgüsüzler, bir günde Kapalıçarşı’dan alıp, akşamına atarlardı sırtlarına! Giymeden, sırtlarında kürkle dolaşır, arada bir kürk sırtlarından kaymış gibi yaparak sırt dekoltelerini gösterirlerdi.

Alev aynaya eğildi, bir daha baktı yüzüne. Dikkatle… Hepsinden daha güzel, daha alımlıydı. Yardımcıya öğleye kadar izin vermişti. Çocuğu hastalanmışmış! Çocuğa bakan yaşlı annesi çocuğu hastaneye götüremezmiş… Bir dolu saçma sapan bahane! Bunlara yüz vermeye gelmiyordu. Bir gün çocukları hastalanır, bir gün anaları, bir gün kendileri… Gerçi yardımcısı Gülendam izin aldığında, Alev onun günlüğünden kesiyordu ama evdeki işler de kalıyordu. Örneğin bu sabah, Gülendam evde kahvaltı hazırlamadığı için dışarıda kahvaltı yapacaktı. Üstüne başına çeki düzen de vermiyordu zevksiz! Ona “Evden çıkmadan mutlaka duşunu al, üstünü her gün değiştir! “diyordu, ama kim anlar, kim dinler! Gülendam’ın giydiği beli lastikli, çiçekli eteği görmeye tahammül edemiyordu artık. Neredeyse asgari ücretin yarısı kadar para almayı biliyordu cahil! Al şöyle güzel bir tayt, hoş bir sweatshirt! Kim sana fırfırlı hizmetçi önlüğü takacaksın diyor? Mutfakta takarsın önlüğünü. Hadi işten attım diyelim! Zevksizin, cahilin biri gidip biri gelecek! Neymiş? Çocuğu hastalanmışmış. Madem hizmetçilik yapacak kadar açsın, ne diye çocuk doğurursun!

Tülay daha iki gün önce anlatmıştı. Bir kadın varmış. Lise mezunu… Kocası, Tülayların fabrikasında çalışırken iş kazasında ölmüş. Mahkeme, ölen adamı yüzde yüz hatalı bulduğu için tazminat da alamamışlar! Ama İnsanlık ölmedi ya! Tülaylar ölen adamın karısına, bir iş bulması için yardım edeceklerini söylemişler. Bunu anımsayınca Alev’in keyfi yerine geldi. Tülay’la konuşmak için akşamı bekleyemezdi. Kuyumcu Nejat’ın sonradan görme karısı Dilek duymadan, bu konuyu çözmeliydi. Hele Alev’in bu konuyla ilgilendiğini duyarsa, sırf fesatlıktan, o kadını işe alırdı.

Kalktı, duş yapmak üzere banyoya gitti.

Kuaförle randevusu öğleden sonra ikideydi. Saçını başını toparlamadan alışverişe çıkamazdı. O zamana kadar oyalanacak bir şeyler bulmalıydı kendine. Salonda kanepeye uzandı; moda ve kadın dergilerini karıştırdı. Sayfaları çabuk çabuk, yırtar gibi açtı. Oflayıp puflayarak elindekini de ötekilerin yanına, yere savurdu.

Çok canı sıkılıyordu. Oysa Nedim’le evlenirken ne hayaller kurmuştu. Yalnızca balayılarında İtalya’ya ve Fransa’ya gitmişler, balayıları bitip de Nedim işinin başına dönünce birbirlerinin yüzünü göremez olmuşlardı. Akşamları ne toplantıları bitiyordu kocasının, ne iş yemekleri… Vakit geçirebilmek için edindiği arkadaşları da görgüsüz, zevksiz tiplerdi.

Yoktu işte arkadaşı, yoktu! Öğretmenlerinden duyduğu “En iyi arkadaş, kitaptır!” sözünü de gülünç buluyordu. En iyi örnek, sıra arkadaşı Jülide’ydi. Yıllarca okumuş, doktor olmuştu. Bir fabrikada İş Hekimi olarak çalışıyordu. Sözleşmesi bitince ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Eğer, Alev gibi o da bir iş adamıyla evlenir, ya da yurt dışına kapağı atarsa hayatı kurtulurdu. Yoksa o da birçok meslektaşı gibi hayatı zor götürenlerden biri olurdu. Hani şu ‘en iyi arkadaş’ olan kitapların kurbanlarından biri! Bir tür ‘arkadaş kurbanı!’

İyice içi daraldı. Kuaför randevusunu bekleyemedi. Giyinip kuşandı, kendini sokağa attı. Biraz yürümek istedi. Caddedeki kalabalıkta kendini çok yalnız ve yabancı hissetti. Ördüğü ağın ucunda, boşlukta sallanan bir örümcek gibiydi.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

547 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.