Anasayfa Anasayfa

Uçan balon


Zelin Artuğ

Alçak felek bağladı beni kıskıvrak / ben elimin, ayağımın farkına varalı. / Yaşadım sayacaklar şarapsız günlerimi, / onlar da bu fakirin hesabına yazılacak. (Ömer Hayyam)

 

Dağların eteklerine, evlerin çatılarına, kumsallara, ovalara, göllere akşam kızıllığı çökmüştü. Uzaklardaki yapıların camlarında bazen kızıla, bazen altın rengine dönen ışıltılar dolanıyordu. Mevsim, yazdan güze dönmek üzereydi. Serin bir rüzgâr, bahçedeki dut ağacının yapraklarını titretti.

Sanem, üşüdüğünü hissetti, pencereden içeri çekildi. Sandalyenin arkalığına attığı şalına sarındı. Tam pencereyi kapatacaktı ki uzaklarda, denize doğru uzanan yamaçtaki fındıklığın içinden gökyüzüne doğru süzülen kırmızı bir uçan balon gördü. Şalına daha bir sıkı sarındı, açık pencereden deniz yönüne doğru uçup giden, gittikçe küçülen uçan balona baktı.

“Poyraz çıkmış!” diye mırıldandı.

Köşe koltuğunda oturmuş, mutfak camına perde ören annesi, gözlüğünü burnuna indirip gözlüğünün üstünden, ilk defa görüyormuş gibi kızına baktı. Bu bakış “bir muhabbet başlayacak mı acaba?” bakışıydı. Sanem, kollarını pencerenin pervazına dayamış, uçan balona bakıyordu. “Patladı, patlayacak…”derken, balon ufaldı, ufaldı, ufaldı…

Kim bilir hangi çocuğun bileğine bağlanmıştı da bileğinden kurtulmuştu bu sevimli, kırmızı balon? Belki de bileğine bağlı değildi; düpedüz, elinden kaçırmıştı çocuk. Belki de bir büyüğün elindeydi. Nihayetinde, beş dakika önce birilerinin ipini tuttuğu balon, şimdi akşamüzeri çıkan sert poyrazda, derin sulara gömülmeden önce denizin enginliklerine doğru sürükleniyordu.

Sanem, ufka doğru yol alan balon iyice gözden yitmeden, bakışlarıyla yakaladı onu. Balonun ipine tutunup, balonla birlikte çok uzak bir anıya, dört yaşına gitti.

Sanemler yeni bir eve taşınmak üzereydiler. Taşınma sırasında ayakaltında kalmasın diye onu dedesine yolladılar.

Şeker hastasıydı dedesi. Anneannesi, yasaklamıştı dedesine tatlıyı. Tabi önce, doktor yasaklamıştı. İçkiyi de tatlıyı da… Gerçi, Sanem’e de dondurma yasaktı. Neymiş? Öksürüyormuş! Sanem, bu yasaklamalara akıl erdiremiyordu. Dede torun, birlikte olduklarında işbirliği yapıyorlar, yasak falan dinlemiyorlardı.

O gün tatlıcıya gittiler birlikte. Tatlıcı Ayhan Usta’nın dükkânına… Kasabada, tulumba tatlısı yapmakta Ayhan Usta’nın üstüne yoktu. O ufacık dükkânda harikalar yaratıyordu Ayhan usta.

İsmail Usta, deniz mavisi gözlerini tabağındaki tulumba tatlısına dikti. Hiç dayanamazdı Ayhan Usta’nın tulumba tatlısına. Ama o gün, nedense canı hiç tatlı çekmiyordu. Birkaç gün önce yetmiş yaşını devirmiş, “İşte şimdi, gerçekten dede oldum!” demişti. Geçmiş yıllar birer kalın halat olup İsmail Usta’nın elini ayağını kıskıvrak bağlamışlardı. Eli kolu böyle bağlıyken nasıl yiyebilirdi tatlısını? Tabaktaki tatlılardan en ufağına çatalını batırıp attı ağzına.

Şaban, İlyas, Hüseyin ustalar birer birer bu dünyadan göçmüş, İsmail Usta’yı götürmemişlerdi yanlarında. Bir tek Mehmet Usta kalmıştı, ahretliği… Onun da yüksek tansiyonu vardı. Yıllardır, aynı mahallede oturuyorlardı. Öğleden sonraları, rahmetli Hüseyin’in damadı Osman Nuri’nin kahvesinde buluşup tavla oynarlardı.

Anneannesi evde temizliğe kalkışınca, İsmail Usta torunu Sanem’i gezmeye götürmeye karar vermişti. İskeleye gidecekler, dalgakıranın üzerinde dolanan martılara ekmek atacaklardı.

Torunları içinde en çok Sanem’i severdi dedesi. Bücürün ısrarlarına dayanamamış, onu önce tulumba tatlısı yemeye götürmüştü.

Karşısında oturup sessizce tatlısını yemeye çalışan torununa baktı. Oturduğu sandalyede, boynundan aşağısı görünmüyordu. Acemi bir biçimde tuttuğu çatalını bir türlü tabağındaki tulumbaya batıramıyor, yalanıp duruyordu. Bir ara, çatalı bıraktı, tulumba tatlısını avuçladığı gibi ağzına attı. Yanaklarını şişire şişire yedi. İki elini yana açıp ağzı dolu dolu “Su!” dedi. Dedesi masadaki sürahiden Sanem’in bardağına su koydu. Bücür, suyu lıkırdatarak içti, “Doydum!” dedi. İsmail Usta kollarının altından tutup bücürü sandalyeden yere indirdi; Ayhan Usta’nın yetiştirdiği ıslak peçeteyle Sanem’in ellerini sildi.

Dükkândan çıkınca, Sanem’e, köşedeki kırtasiyenin önünde dikilen uçan baloncuyu gösterdi. “Anneannene benim de tatlı yediğimi söylemezsen, sana uçan balon alırım!” dedi. Bücür, bu uçan balon işine çok sevindi. Kaşlarını yukarı kaldırıp, bu sırrı saklayacağını belirtti. Dedesinin elinden tuttu; keyifle hoplayıp zıplayarak onu baloncunun yanına doğru çekiştirdi.

Az sonra Sanem, koluna bağlanmış kırmızı bir balonla, dedesiyle birlikte yokuş aşağı inerken çok keyifliydi. Yumurcak yürümüyor, uçuyordu sanki. İsmail Usta torununa yetişmek işin adımlarını açmak zorunda kalıyordu. Kırk elli yıl birden gençleşmişti sanki.

Birden dermanının kesildiğini hissetti. Yol kıyısındaki odun yığını, gözüne çığ gibi göründü. Nefesinin tıkandığını, gözlerinin karardığını hissetti. Bacakları titredi, adımları birbirine dolandı. Boylu boyunca odun yığınının yanına devrildi. Sonrası karanlık!

Az önce keyifle dedesinin yanında hoplayıp zıplayan Sanem, kolunda kırmızı balonuyla olduğu yerde çakıldı kaldı. Bir an yerde yatan dedesine baktı, sonra meydandaki kahveye koştu.

Dedesinin ahretliği her zamanki masalarında oturup çayını höpürdetiyordu. Sanem’in ağlayarak kendisine doğru koştuğunu görünce fırladı yerinden. Küçük kız “ Mehmet Amca, koş! Dedem öldü!” diye ağlıyordu.

Mehmet Usta Sanem’i kucaklayıp fırladı dışarı. Kahvedekiler de arkasından… Kalabalığın yanına gelince Mehmet Usta, Sanem’i kaldırıma bıraktı.

“ Kımıldama buradan, beni bekle!” dedi, İsmail Usta’nın yanına koştu.

Sanem, kalabalıktakilerin bacakları arasından dedesini görmeye çalışıyordu. Bir ara, dedesinin başına testiyle su döktüklerini gördü.  Sanem çeşmede üstünü ıslatınca anneannesi çok kızmıştı. Kim bilir dedesine de nasıl kızacaktı şimdi!

Mehmet Usta, kalabalıktaki bir delikanlıyı İsmail Usta’nın eşine haber vermeye yolladı. Ambulans gelince İsmail Usta’yı sedyeyle ambulansa taşıdılar. Mehmet Usta Sanem’i ambulans şoförünün yanına oturttu; kendisi de ahretliğinin yanına, arkaya geçti.

Uçan balonuna sımsıkı sarılmış Sanem’in ağzını bıçak açmıyordu. Aklı dedesindeydi. Şoförün kendisini sakinleştirmek için sorduğu bütün soruları yanıtsız bıraktı. Hastaneye vardıklarında, anneannesi çoktan gelmiş, merdivenlerde ambulansı bekliyordu. Sanem koştu, anneannesine sarıldı.

Doktorlar gerekli müdahaleyi yapmışlar, İsmail Usta’yı odaya almışlardı. Yakınlarının görmesine izin verdiklerinde, Sanem’le anneannesi odaya girdiler. Yaşlı adam gözlerini açmıştı ama yüzü oldukça solgundu. Sanem, dedesi anneannesiyle konuşurken, yavaşça balonun koluna bağlanmış ipini çözüp dedesinin yattığı karyolaya bağladı.

İsmail Usta yalnız kaldığında karyolasının ayakucuna bağlanmış olan kırmızı balona baktı. Bir an hayatını bu balona benzetti. İpin ucunda dimdik duran balon yavaş yavaş sönmeye, yalpalamaya başlamıştı. “Balonu patlarsa Sanem çok üzülecek!” diye düşündü. Oysa Sanem, anneannesiyle birlikte eve giderken, yalnızca dedesi için üzülüyordu. Daha eve gitmeden onu çok özlemişti.

Pencerenin önünde, birden çıkan poyrazın önüne katıp denizin enginliklerine doğru sürüklediği kırmızı balon, Sanem’i dedesiyle birlikte yedikleri tulumba tatlısına kadar götürmüştü. Dedesinin tatlıya hiç iştahı yoktu o gün. O günden sonra, bir yudum içki de koymamıştı ağzına.

Sanem, dedesini özledi. Muhabbet insanıydı dedesi. Yunus’un “Bir tek gönül kırdın ise / bu kıldığın namaz değil”  dizelerindeki anlamı hayatına ilke edinmiş biriydi. Cennet dedikleri, eğer varsa, güzel insanların buluşma yeri olmaktan başka ne olabilirdi ki? İsmail Usta, belki de şimdi Hayyam’la şarap içiyor; Hayyam da ona, rubailerinden birini okuyordu:

“Yaşamak umudunun çiçeği hani nerde? /Bu ateşte bir hayli iyi insan yandı, /kül oldu gitti bir hayli iyi insan. /Bir parça duman hani yok mu, bir parça duman?”

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

581 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.