Anasayfa Anasayfa

Domuz avı


Zelin Artuğ

Veli, İstanbul’daki teyzesinin yanında Teknik ve Endüstri Meslek Lisesini bitirip de baba ocağına, Babahızır Köyü’ne döndüğünde kendisini İstanbul Fatihi sanıyordu. Yürümesi, konuşması değişmiş, ata binmesi daha bir cakalı olmuştu. Hele köy kahvesinin önünden geçerken öyle bir çalım satması vardı ki… Muhtarın yeğeni Çolak Salih’te yoktu o havalar. O Salih ki beş kişiye karşı tek başına giriştiği bir kavgada camdan aşağı atılınca kolunun üstüne düşmüş, kolu bir daha iflah olmamıştı. Çolaktı, molaktı ama köyün de kabadayısıydı.

Çolak Salih kabadayı olsa ne yazar! Cahilin tekiydi. Veli okumuştu, üstelik İstanbul’da okumuş, büyük şehir görmüştü. Övünmekte, cahil köylüleri küçümsemekte haklıydı. Anasını, babasını, köyün yaşlılarını, cümle âlem bütün köyü küçümsüyordu.

Babası Hatıpların Ali, oğlunun atıp tutarak konuşmalarına, insanlara tepeden bakan tavırlarına için için sinirleniyor ama ses çıkarmıyordu. Ne de olsa, daha misafir sayılırdı. İstanbul’dan döneli daha iki hafta olmuştu.

Bir gün Veli’yi samanlığın arkasında sigara içerken görmüş, oğlanın misafirliğini falan unutmuş, onu fena azarlamıştı.

“Yakacan len samanlığı! Sen ne vakıt böyüdün de cığara tüttürmeye başladın? Eşşek zıpası!” diye bastonuyla üzerine yürümüştü.

Veli bir sabah şafaktan önce uyandı. Babasının duvarda asılı çiftesini kaptığı gibi mısır tarlasının yolunu tuttu. Köyde bir söylenti dolanıyordu. Bir yaban domuzu dadanmıştı tarlalara. Geceleri mısır tarlalarına giriyor, tarlaları haşat ediyordu. Köylü geceleyin hep birlikte domuz avına çıkmış, köye eli boş dönmüştü. Veli’nin ninesi o domuzun aslında tarlaları mahveden domuz kılığında bir cin olduğunu, avcıların arasında onlara görünmeden dolaştığını söylüyordu. Cahil kadın!

Veli, tarlanın kıyısındaki ot yığınının arkasına geçip beklemeye başladı. Köylünün kafası, domuzunki kadar çalışmıyordu Veli’ye göre. Hayvan bilmiyor muydu köylünün beklemekten yorulup şafaktan önce eve döneceğini… Hayvan, Veli’nin ninesinin dediği gibi cin miydi, domuz muydu bilinmez; ama cin gibi akıllı olduğu da ortadaydı. Ne olursa olsun, domuzun aklı, Veli’ninkiyle boy ölçüşemezdi evelallah! Nasıl boy ölçüşsün? Domuz hayatında ne İstanbul görmüştü, ne de Teknik ve Endüstri Meslek Lisesinden diploma almıştı!

Veli, domuzun hiç acele etmeyeceğini, köylünün kendisini aramaktan yorulup köye döneceğini bildiği için, tarlaya dalmak üzere pusuda beklediğini biliyordu. “Seni gidi uyanık domuz seni!” diye söylendi.

“Ya köylüye ne demeli? Ödlek herifler! Bir domuzla başa çıkamadılar! Sokakta yürürken kendi gölgelerini görseler ‘amanın domuz!’ diye tabanları yağlarlar! Hadi oğlum Veli! Göster şu tabansız köylüye, domuz nasıl avlanırmış!”

Köyün üstündeki karşı tepelerden köpek havlamaları geliyordu. Çukurca taraflarında da yaban domuzu varmış diyordu köylüler.

Veli ot yığınının arkasında siper alıp domuzun gelmesini bekledi. Ara sıra yığının arkasından kafasını uzatıp mısırların arasında bir kıpırtı olup olmadığına bakıyordu. Sabahları hava serin oluyordu. Üşüdüğünü hissetti. Nefesini hohlayıp ellerini ısıttı. Bir sigara yaksa azıcık ısınırdı belki. Babasının tabakasından aşırıp cebine gizlediği tütünden bir sigara sardı. Çorabının arasından bir kibrit çıkarıp çaktı. Çakmasıyla da üfleyip söndürmesi bir oldu. Domuz, alacakaranlıkta sigaranın parlayan alevini görürse kaçabilirdi.

Veli, domuzu vurmayı, bacağından sürüyerek köy meydanına getirmeyi iyice kafasına koymuştu. Domuzu görür görmez alnının ortasından mıhlayacaktı. Tek atışta bitirecekti işini. Veli’nin domuzu vurduğu, köylünün mısır tarlalarını kurtardığı haberi kulaktan kulağa yayılacak, köy delikanlıları, ille de çolak Salih, Veli’yi kıskanacaktı. Yeni yetme köy kızları birbirlerine Veli’yi gösterip kıkırdayacaklardı.

Veli bunları düşünürken, yığının dibinde çömelip beklemekten iyice dizleri uyuşmuştu. Bir iki dakika oturup dizlerini dinlendirirse bacaklarındaki uyuşukluk çözülür diye düşündü.

Yere oturmasıyla ayağa fırlaması bir oldu. Kıçına batan dikene bastı küfürü. Uykusuzluk da canına tak etmişti zaten. Şu domuzu bir yakalasa, hepsinin hesabını soracaktı ondan!

Mısırların arasında bir hışırtı duydu. Soluğunu tuttu. Hışırtı giderek yaklaşıyordu. Veli, çifteyi hazırlayıp omuzladı. Hışırtıyla birlikte geniş mısır yaprakları arasındaki karartı da yaklaşıyordu. Veli’nin kalbi heyecandan duracak gibiydi.

Beklediği av, ayağına gelmişti. Tam karşıda, mısırların arasında duruyordu. Veli’nin köyün kahramanı olmasına ramak kalmıştı. Bu kadar yaklaştıktan sonra avını kaçıramazdı! Çifteyi boşalttı avının üzerine. Karartı ok gibi fırlayıp tarlanın ardındaki ormana doğru kaçtı. Veli de ardından…

Avını vurup vurmadığını anlamak için kibrit kutusundaki kibritleri art arda yakıp mısırların köküne doğru tuttu. Kurban, epeyce kan kaybetmişti.

Veli, zaferini kutlamak için gömlek cebine attığı sigarayı çıkarıp yaktı, otların üzerine sırt üstü uzandı. Sigarasını tellendirirken sabah için planlarını yaptı. Şafak yeni söküyordu. Bu alaca karanlıkta yaralı avın peşine düşmesine hiç gerek yoktu. Bu kadar kan kaybetmişken hayvan pek uzağa gidemezdi zaten. Sabah olup da gün iyice ışıyınca ormana gider, domuzun ölüsünü bulur, köy meydanına getirirdi.

Yorulmuş, üşümüştü. Eve gidip sessizce içeri girdi; ayaklarının ucuna basarak tahta merdivenleri çıktı, anasının kendisi için hazırladığı sabun kokulu yatağa yattı, güllü yorganın altında ısındı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Ali’nin yattığı odaya Zımbırların Kara Sabahat’in ağıtları doldu. Veli kalktı, basma perdeyi aralayıp dışarı baktı. Kara Sabahat dizlerine vura vura, ağıt yakıyor, köylüler kadının etrafında çember olmuş, meraklı gözlerle kadına bakıyor, birbirlerine ne olup bittiğini soruyorlardı:

“Duydun mu len, Gara Zabahat’ın eşşeğeni vurmuşlar!”

“Deme len! Kim vurmuş? Nerede vurmuş?”

“Hatıpların Ali’nin misir darlasında!”

“Kim ne istemiş ki garip eşşekden?”

“Kim olcek? Ali’nin İstanbollu veledi vurmuştur! Çifte omzunda gezip, donuz avlaycen diyodu.”

“Tüh be! Yazık oldu heyvana!”

“Altı üstü bi eşşek! Zabahat gibi ağıt mı yakacağnız eşşeğe!”

“Senin eşşek yalakda su içiyo da gonuşuyon! Bi eşşek kaç gayme, biliyon mu sen onu? Senin eşşek de ormanın gıyıcığında nalları dikip yatıyo olaydı nah böyle gevşek gevşek gonuşurdun sen!”

Veli bunları duyunca başından adeta kaynar sular döküldü. Babası da inmişti kalabalığın yanına. Yaşlı adam başını yukarı kaldırınca, pencerede Veli’yi gördü. Kasketini çıkarıp Veli’ye doğru salladı:

“İn len aşşağa! Gelmeyim yanına! İn çabuk!” diye bağırdı.

Veli, babasını ikiletmedi, indi. İndiği gibi de Kara Sabahat dikildi karşısına:

“Eşşeğemi isterim!” dedi.

Veli, kısa bir duraksamadan sonra diklendi kadına:

“Ne işi varmış senin eşşeğinin bizim mısırların içinde?” diye hesap sordu.

Kavga iki saat sürdü. Sonunda, Kara Sabahat eşeğine sahip olmadığı ve Alilerin mısırlarını dağıtıp yediği için yarı eşek fiyatına anlaştılar da kavga bitti.

O günden sonra, Çolak Salih, Veli’nin yanından her geçtiğinde:

“Ne habar len, İstanbul fatihi?” diye bıyığını burup, güldü.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

281 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.