Anasayfa Anasayfa

Hüdaverdi


Zelin Artuğ

İsmail Usta, yetmiş beş yaşlarında, kır saçlı, kır bıyıklı bir adam… Zonguldak Kömür İşletmelerinden emekli… O yaşa gelmiş, saçları dökülmemiş. Karadeniz’in sakarcıkları gibi ak kıvrımlar dökülüyor alnına. Masmavi, çakmak çakmak gözlerine gür kaşlarının gölgesi düşüyor.

Akşamları balıkçıların balıktan dönüp toplandığı, bir iki duble rakı ve mangalda taze balık eşliğinde denizin yorgunluğunu çıkardığı salaş iskele barakasında, İsmail Usta yoksa, muhabbetin tadı çıkmaz.

Bir elinde filesi, filede nevalesi; öteki elinde ayakkabılarıyla, paçalarını sıvamış, çıplak ayaklarıyla kumlara bata çıka gelen İsmail Usta’yı gördüklerinde balıkçıların yüzü aydınlanır. Mangal başında mangalı körükleyen İdris’in gözleri, mangalın kızıl korunun aydınlığında ışıldar.

“Tam zamanında yetiştin Ismayıl! Şu cızırtıya bak! Derya kuzusu bunlar, kuzu…”

Yorgun balıkçılar, karınlarını doyurup kumsala yan gelip uzandıklarında İsmail Usta, arkadaşlarının balıkla doldurduğu filesini omzuna vurup evin yolunu tutar. Mahalleye girdiğinde, durumu iyi olmayan bir iki komşunun kapısını çalıp, kapıya getirdikleri boş kaplara balık koyar. Kalan üç beş balığı da eve götürür.

Kumsaldaki balıkçılar, yorgunluktan mı yoksa İsmail Usta’nın yokluğundan mı nedir, suskunlaşırlar. Duydukları, sakin dalgaların kıyıya vururken çıkardığı şipilti; gördükleri, bir iki sigaranın yanıp sönen kızıl ışığıdır.

İsmail Usta’nın gençliğinde de karısı Safiye, evde rakı kokusu istemezdi. Bir iki kez İsmail Usta’nın rakısını lavaboya dökmüşlüğü de vardı. İsmail Usta canı rakı balık çektiğinde nevalesini alıp, o yıllarda da balıkçı arkadaşlarının yanında alıyordu soluğu.

Eve de hiç eli boş dönmezdi. Bir akşam, eve dönerken mahalle kasabına uğradı. Kasap Uğur, mahallelinin elinde büyümüş sayılırdı. Babası Rıza, İsmail Usta’nın çocukluk arkadaşıydı. O ölünce, dükkânı işletmek Uğur’un üstüne kalmıştı. Uğur, kırmızı yüzlü, toparlak bir gençti. Baba mesleğini benimsemiş, kendini mahalleliye sevdirmişti.

İsmail Usta, Uğur’a yarım kilo köftelik, yarım kilo yemeklik kıyma çektirdi; Yarım kilo da ciğer aldı, evin yolunu tuttu. O yıllar, emekliler için bolluk yıllarıydı. Emeğin karşılıksız kalmadığı yıllardı.

İsmail Usta’nın oğlu Mustafa, Manisa’da askerdeydi. Terhis olmasına sekiz ayı vardı daha. Kızları Miyase’yle Aliye ilkokuldan sonra dikiş kursuna gitmişler, kendi giysilerini kendileri dikiyorlardı. Miyase on beş, Aliye on dokuz yaşındaydı. Küçük kız Miyase, ablasından daha cesurdu makası kumaşa vurmakta. Dikiş öğretmenleri böyle diyordu: “ Makası kumaşa vurmakta elinizi korkak alıştırmayın!”

Aliye dikişten çabuk sıkılacak, nakışa yönelecekti; ama Miyase makası kırk yıl daha vuracaktı kumaşa. Evlendikten sonra da eşinin, kendisinin ve çocuklarının giysilerini, evin perdesini, kırlentini, nevresimini, yatak, yorgan yüzlerini, evde kumaş olarak ne varsa, hepsini kendisi dikecekti.

Kızlar, o akşam annelerini mutfağa sokmadılar. Babaları da evde yemek yiyecekti madem, güzel bir sofra hazırladılar. Fırında köfte patates yapmışlardı. Aliye, çok güzel yapardı fırın yemeklerini.

Anneleri Safiye çatalını köfteye batırmış, ağzına götürecekti ki durdu, çatalını tabağına bıraktı. Gözleri dolu dolu oldu. Kızlar, soran gözlerle birbirlerine, sonra babalarına baktılar. İsmail Usta yavaşça fısıldadı: “Ananız ağabeyinizi özledi, hadi yiyin siz, tabağınızdakileri soğutmayın!”

Sofra toplanıp bulaşıklar yıkandıktan sonra Aliye, elinde çay tepsisiyle odaya girdi. İsmail Usta, mavi mine desenli, ağzı yaldızlı porselen çay fincanına uzanırken Safiye’ye sordu:

“Hanım, çok mu özledin oğlunu? Özlemişsindir elbet. Haytalığa gitmedi ki oralara… Askerlik yapıyor!” dedi.

“Özledim elbet, anayım ben” dedi Safiye. Derin bir iç çekip söze devam etti: “Ama asıl, Hüdaverdi düştü aklıma. Ona üzüldüm” dedi.

Hüdaverdi adı geçince, odaya derin bir sessizlik çöktü. Hüzün dolu bir sessizlik… Herkes kendi adına Hüdaverdi’yle ilgili anıları toparlayıp, sessiz bir iç konuşmaya girişti. Usul usul, sessizce içtiler çaylarını.

Yıllar önce, çocuklar küçükken, İsmail Usta da, mahalleli de günlük et gereksinimi için kasap Rıza’nın dükkânına gitse bile, kışlık kavurma, sucuk, pastırma yapmak için, birkaç kişi ortaklaşa dana ya da koyun alıp kestirir, bölüşürlerdi.

İsmail Usta da kapı komşusu Fırıncı Nazmi’yle ortaklaşa bir inek almıştı. İneği İsmail Ustaların bahçesine getirdiklerinde, Safiye, ineğin gebe olduğunu fark etti. “Kestirmem bu ineği!” diye diretti.

Hayvanın yarı parasını Nazmi’ye ödeyip, ineği avluya bağladılar. Safiye, inek doğuruncaya kadar ona ot taşıdı, yem taşıdı. Doğuma sayılı haftalar kala, kuru fiğ otunu, samanını, arpa kırmasını ihmal etmedi; ona çok iyi baktı.

Sonunda beklenen gün geldi. İnek, dünyalar güzeli bir tosun doğurdu. Sapsarı bir tosun… Adını Hüdaverdi koydular.

Hüdaverdi doğduğunda Miyase beş, Aliye sekiz yaşındaydı. Kızlar, onu çok sevdiler. Kısa sürede Hüdaverdi bütün mahallenin sevgilisi oldu. İnek yavrusu değil, prensti sanki yumurcak! İki yaşına kadar şımartıldı da şımartıldı. Kızlar, annelerinin yardımıyla, Hüdaverdi’ye mavi boncuklar dizip, nazarlıklar yaptılar. Evden uzaklaştığında onu aramaya gerek yoktu. “Hüdaverdi!” diye seslenince koşa koşa geliyordu tosuncuk. Açık bahçe kapısından avluya girip; sonra da evin avluya açılan penceresinin yanına geliyor, ön ayaklarını alçak pencere pervazına dayayıp büğürerek, geldiğini haber veriyordu.

Son zamanlarda iyiden iyiye oburlaşmış, komşu bahçelere dalıp ekili mısırlara, lahanalara dadanır olmuştu. Yine de sevimliliğiyle paçayı kurtarıyordu her defasında.

Ama günün birinde Muhtar Salih, Hüdaverdi’yi bahçesinde, iştahla pazılarını yerken bulmuş, yakaladığı gibi onu karakola götürmüştü. Mahalleli çocuklar yalvar yakar zor kurtardılar Hüdaverdi’yi Muhtar Salih’in elinden.

Bir gün, beklenmedik bir biçimde kayboldu Hüdaverdi. Kadın erkek, çoluk çocuk komşu köylere varıncaya kadar her yerde Hüdaverdi’yi aradılar. Sonunda umudu kesip aramayı bıraktılar. Miyase’yle Aliye’nin ağlamaktan gözlerinde yaş kalmadı. Sonunda onlar da pes ettiler.

Üç gün sonra, bir grup büyük çocuk, evlerin üst yanındaki ormana kuş üzümü toplamaya gittiler. Çocuklardan biri bir ses duydu. Öteki çocuklar da kulak kesilip dinlediler. Ses, yol kıyısındaki elektrik direği kuyusundan geliyordu. Kuyuya eğildiklerinde Hüdaverdi’yi kuyunun dibinde gördüler. Çığlık çığlığa mahalleye koşup İsmail Usta’ya ve herkese haber verdiler.

Mahalleli, çuvallarla, iplerle ormana koştu. Hüdaverdi’yi çuvallara sarıp, iplerle yukarı çektiler. Zavallı hayvan, aç susuz, iki büklüm, üç gün kuyuda kalınca perişan olmuştu.

Safiye ona sütler, çorbalar içirdi; gövdesini merhemlerle ovdu, ama boşuna! Tosuncuk eski haline dönemedi bir daha. Çocuklar başta olmak üzere bütün mahallelinin neşesi kaçtı.

Sonunda prens hazretlerini, kasaba satmak zorunda kaldılar. Onu hiç unutmadılar.

Safiye, kızının sesiyle kendine geldi: “Çayını tazelememi ister misin anne?”

Safiye, “Sağ ol kızım, bugünlük yeter.” dedi.

Hüdaverdi’yi ne kadar sevmiş olurlarsa olsunlar, ondan söz etmekten hep kaçındılar.

İsmail Usta’nın deniz mavisi gözleri ne zaman enginlere dalsa, ne zaman muhabbeti kesip sessizleşse, balıkçılar da susarlar, aklından geçenleri hiç sormazlar ona. Bilirler ki sessizliği yine ilk o bozacak:

“Hadi bakalım, cam cama değil, can cana!” deyip muhabbeti yeniden başlatacak.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

253 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.