Anasayfa Anasayfa

Fidayda da Angaralım Fidayda


Zelin Artuğ

Nail, üniversiteyi nasıl kazandığına en çok kendisi şaşırdı. Pek o kadar parlak bir öğrenci değildi. Oldum olası ders çalışmayı sevmezdi. Okuldan eve gelir gelmez kravatını çıkarır, çantasını bir köşeye atar, bir alt sokakta oturan büyük dayısının evine, dayıoğlu Dede’nin yanına koşardı.

Giriş kapıları farklı sokaklarda olsa da kuzenlerin bahçeleri birbirine bitişikti. Aradaki tahta çitte bir kapı açmışlar, birbirlerinin bahçesine kestirme yollardan girip çıkıyorlardı. Nail’in büyük dayısının marangoz atölyesi vardı. Dayısı, atölyedeki işlerden artmış tahta ve çıtalardan bahçeye çok güzel bir çardak yapmış; yengesi de çardağın direkleri dibine üzüm asması dikmişti. Mayıs ayı gelip çatınca, gelin görümce bir araya gelir, asmanın uç yapraklarından toplayıp, birlikte hazırlayıp tuzladıkları yaprakları küplere basarlardı. Çardak sohbetlerinde masaya konulan yaprak sarmalarının tadına doyum olmazdı.

Nail’in dayıoğlu Dede, boş zamanlarında çardakta bağlama çalardı. Dede, Nail’den iki yaş büyüktü. Bir de genç ve bekâr amcası vardı Dede’nin. Nail’in de küçük dayısı… Dedelerde kalıyordu amcası. Babadan kalan mirasta kendine düşen payla bir çömlekçi dükkânı açmıştı.  Dede liseyi bitirip de üniversiteyi kazanamayınca, arada sırada amcasına, çömlekçi dükkânında yardım etmeye başlamıştı. Aslında pek de dükkânda çalıştığı söylenemezdi. Daha çok turist mevsiminde Kapadokya’ya turist akını olunca, işler yoğunken dükkâna uğrar, dükkânda yoğunluk azalınca eve koşup bağlamasını kaptığı gibi, doğru bahçeye…

Asmalı çardakta, gelsin bozkır havaları… Bağlamanın sesini duyar duymaz, Nail de koşardı çardağa. Dede, “Fidayda” türküsünü çalmaya başladığında Nail iyice coşar, “Oppaa!” diye kalkardı oynamaya. Nail, dayıoğlu Dede kadar atak bir genç değildi. Biraz içe kapalı olduğu bile söylenebilirdi. Yoldan geçmekte olan mahalleli kadınlar, bağlamanın sesini duyup da ayaklarının üzerinde yükselerek, kafalarını bahçe duvarının üzerinden uzatıp bakınca Nail utanır, bir köşeye büzüşüp otururdu.

Nail, lise sondayken sınıflarına Ankara Sincan’dan nakil gelen Döndü’ye âşık olunca bütün düzeni bozuldu; dağıttı kendini. Öğretmenlerinden sınıf içinde birkaç kez azar işitip Döndü’ye de mahcup olunca, kendini acilen toparlamaya karar verdi. Derslerine daha çok çalışıp notlarını yükseltmeyi amaç edindi.

Döndü sessiz sakin, kendi halinde bir kızdı. Hareli, ela gözleri, uzun, gölgeli kirpikleri, tek örgü halinde, beline kadar uzun saçları vardı. Teneffüslerde bile dışarı çıkmaz, ders çalışırdı. Kısa sürede, çalışkanlığıyla öğretmenlere sevdirdi kendini. Sıra arkadaşı Ülfet’ten başka kimseyle konuştuğu da yoktu.

Nail, uzaktan uzağa sevdi Döndü’yü. Bir kez bile onunla konuşmaya cesaret edemedi. Kaç kardeşi vardı? Babası, annesi nasıl insanlardı? Ankara’dan Nevşehir’e neden gelmişlerdi? Bir sevdiği var mıydı? Nail, Döndü’yle ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Açıkçası bir umudu da yoktu. Nail’in bildiği tek şey, Döndü’nün, sınıfın hem en güzel; hem de en çalışkan kızı olduğuydu. Nail, çiçek bozuğu yüzüyle, iri ve şekilsiz burnuyla, üstelik çekingenliğiyle kızın ilgisini çekmesinin olanaksız olduğunu düşünüyordu ama belki iyi notlar alarak onun dikkatini çekebilirdi.

Bütün okul yaşamı boyunca başarılı bir öğrenci olamamış Nail’in birden atak yapıp notlarını hızla yükseltmesinin altında yatan asıl neden, bu tek taraflı, imkânsız aşkıydı. Nail’in bu çabası, Döndü’nün ilgisini çekmesi için bir işe yaramadı; kızın aklı fikri derslerindeydi. Kimseyi görecek gözü yoktu.

Sonunda okul bitti; Nail, Döndü’yü göremez oldu. Bir gün yolda karşılaştığı bir sınıf arkadaşından Döndü’nün Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni kazandığını öğrendi. Bu habere sevinemedi. Çünkü Nail, bundan sonra İstanbul’da devam edecekti eğitimine. İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünü kazanmıştı.

Dayıoğlu’nun arkadaşı Muharrem, Uçhisar’da bir şarap imalathanesinde çalışıyor, Dede’ye arada sırada bir şişe şarap getiriyordu. Çardak muhabbetinden sonra büyükler evlerine çekilip iki kuzen baş başa kalınca, Dede şarap şişesini montunun iç cebine atar, çardağa getirirdi. Gençlik işte! İki kuzen, çok değil, birkaç fırt içerlerdi gizlice. Nail, iki yudumda zom olur, efkârlanırdı. O yaz asmalı çardakta, dayıoğlu Dede’ye “Fidayda da Angaralım Fidayda” türküsünü çaldırıp durdu.

Yaz bitti. Çardakta üzümler olgunlaştı. Nail’in aşk ateşi sönmedi. Ama hayat devam ediyordu. İstanbul’a yollanmanın sırası gelip çattı. Annesi, özenle yıkayıp ütülediği giysilerini Nail’in yatağının üzerine bıraktı. Nail, valizini yerleştirdi. Annesi odadan çıkıp yalnız kalınca, okulun son günü sınıf arkadaşlarıyla topluca çekildikleri, içinde Döndü’nün de olduğu fotoğrafa bir kez daha bakıp, fotoğrafı valizinin evrak gözüne koydu.

Ertesi gün, kahvaltıdan sonra, bütün aile toplanıp onu İstanbul’a uğurladılar. Otobüs terminaline arabasıyla büyük dayısı götürdü Nail’i. Dayıoğlu Dede de arkaya, Nail’in yanına oturdu. Büyük dayı gaza basınca, Nail’in annesi arabanın ardından bir sürahi su savurdu yola. “Su gibi gitsin, su gibi gelsin evladım inşallah!”dedi; gözünün yaşını yaşmağının ucuyla sildi.

Dede, Nail’in hüznünü dağıtmak için ona yol boyunca çeşitli şakalar, espriler yaptı. Dede ne şaklabanlıklar yaptıysa da güldüremedi Nail’i. Dayısı, aynadan arkaya bakıyor, bıyık altından gülümsüyordu. Nail, Dede’nin kulağına fısıldadı:

“Benim meseleyi çaktırmadın di mi lan dayıma?”

Dede gülümsemekle yetindi. Bu soruyu yanıtsız bıraktı.

Otobüsü terminalden ayrıldıktan saatler saatler sonra bile Nail’in kafası hala geride bıraktığı yerlerde, geride bıraktığı insanlarda, en çok da gizli sevdası Döndü’deydi. Yol kenarında gördüğü “İstanbul İl Sınırı” tabelasıyla birlikte, birden toparlandı ve bu kez de heyecan içinde, pek bilmediği İstanbul’u düşünmeye başladı. Sonunda birçok arkadaşının hayali olan şeyi başarmış, üniversiteyi kazanmıştı. Yumdu gözlerini, başını dayadı koltuğuna, geleceğe dair hayallere daldı.

Yolculuk sona ermiş, Esenler’de onu ağabeyi Naim karşılamıştı. Nail’i İstabul Üniversitesi Avcılar Kampüsü’nün kapısına kadar getirdi. Nail ağabeyiyle kampüsün kapısında vedalaştı. Bir ara, onlara da uğrayacağına söz verdi. Çekçek valizini sürükleyerek kampüsteki erkek öğrenci yurduna doğru yöneldi.

Nail’in ağabeyinin Kapalıçarşı’da, memleketlisi bir halıcıyla ortak halıcı dükkânı vardı. Uzaktan bir akrabalarıyla görücü usulü evlendirmişlerdi Naim’i. Yaşları birbirine yakın üç çocuğu ve karısıyla, Çemberlitaş’ın arka sokaklarında, altmış metre karelik eski bir evde, kirada oturmaktaydı. Nail, üniversiteyi kazanınca, kardeşine, dilinin ucuyla, evlerinde kalmasını önermiş ama Nail de babası da bu öneriyi geri çevirmişlerdi. Zaten kendileri zor sığıyorlardı bu eve. Ayrıca, okula da çok uzaktı. Naim, babasının ve kardeşinin istekleri doğrultusunda ağabeyliğini yapmış, Nail İstanbul’a gelmeden, onun yurda kayıt işlemlerini halletmişti.

Yurtta, bir odada dört kişi kalıyorlardı. Giysi dolapları, çalışma masaları da vardı. Daha ne olsun?

Oda arkadaşları önceden gelip yerleşmişler, ona da ranzalardan birinin alt katını ayırmışlardı. Onunla tanışıp, onu okul ve yurt hakkında bilgilendirdiler. Sabah, öğle, akşam yemeklerini Öğrenci Kültür Merkezinde yer alan öğrenci yemekhanesinde yiyorlar; çay kahve için de İnşaat Mühendisliği binası içinde bulunan Merkez Kantinine gidiyorlardı. Nail, acıkmıştı. Birden, anasının çömlekte pişirdiği etli kuru fasulyesini özledi. Ağ pakla derdi anası, etli kuru fasulyeye. Ağ paklanın yanı sıra, Döndü’yü de özledi.

Yurt odasındaki arkadaşlarından Ali’nin bağlaması vardı. Kırşehirli’ydi Ali. Neşet Ertaş’ın bütün türkülerini ezbere biliyor, ezbere çalıyordu. Gönül Dağı, Mühür Gözlüm, Niye Çattın Kaşlarını…

Günler haftaları; haftalar ayları kovaladı. Okul çıkışında gençler Taksim’e, Kadıköy’e gidiyorlar; memleketten gelen para suyunu çekince, ya Avcılar sahilinde, ya da Küçükçekmece Gölü kıyısında takılıyorlardı.

Nail, üzerindeki sıkılganlığı biraz atmış olsa da arkadaşlarına pek takılmıyor, zamanının çoğunu kütüphanede ders çalışarak geçiriyordu.

Güneşli, ılık bir bahar sabahı Nail’le yurttaki oda arkadaşları, Küçükçekmece Gölü kıyısına gezmeye gittiler. Kırşehirli Ali, bağlamasını da sırtına yüklenmişti. O çaldı, hep birlikte türküler söylediler. Tam da Ali çoşmuş, Fidayda türküsünü çalıyordu ki Nail fırladı kalktı ayağa… Salına salına oynadı, oynadı, oynadı… Nail kollarını kaldırdıkça, göl kuşları da kanatlarını kaldırıp gölün durgun yüzeyinde Fidayda oynuyorlardı sanki! Kuşlar kanatlarını kaldırıp, gagalarını birbirine kaşık gibi çarptıkça Nail’in yüreği daha bir coşuyor, “Angara” ya, “Angaralı sevdasına” doğru kanat çırpıyordu.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

294 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.