Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 11

Kasım 2021 için Arşiv

Aslan yürekli Recep


Zelin Artuğ

Sema, mutfağa girer girmez yaygarayı bastı.

“Kim tırtıkladı bu böreğin ucundan? Bari bıçakla kesip alsaydınız! Yerlere de kırık kıtık dökmüşsünüz!

Altı yaşındaki Metin’le, sekiz yaşındaki Çetin birbirlerini suçladılar. Metin küçüktü ama abisinden daha dişliydi.

“Abim tırtıklamıştır. Su içmeye girmişti mutfağa!”

“Hiç de değil! Ben börek falan görmedim bile masada!”

“Yalan söyleme bakalım! Gördüm ben seni! Mutfaktan çıkarken elinle ağzını kapamış, tıkınıyordun!”

Yazının tamamını okuyun »

Uyku tulumu


Zelin Artuğ

Sinan, geceleri olduğu kadar gündüzleri de uyumayı çok seven biriydi. Ama uyumak artık, bekârlık günlerine ait tatlı bir anıydı sadece. Ne yapsa bunu değiştiremiyordu. Ne zaman yorulup çekyata uzansa, belki üç beş dakika gözünü yumar; tam uykuya dalacağı sırada, karısı veya çocukları bir nedenle veya bir şekilde ama mutlaka, Sinan’ı yerinden hoplatırlardı. Sinan, yattığına yatacağına pişman olur, kulaklarını elleriyle kapatır, yattığı yerden doğrulur, dişlerini sıkar, dudakları arasından bir şeyler mırıldanır, oflar, puflar, bacaklarıyla saatin yelkovanı gibi havada bir yay çizip, tek kolunun üzerine yeniden devrilir; ama felekten, o nostaljik uykularından bir tane bile çalmayı başaramazdı. Ataların bahsettiği “her şeyin bir zamanı vardır” kuralının bu kadar katı olabileceğine inanmak istemiyordu.

Yazının tamamını okuyun »

Baca


Zelin Artuğ

Çam ormanlarıyla çevrili, irili ufaklı tepelerin gece gündüz nöbete durduğu araziye derme çatma üç beş köy evi serpiştirilmişti. Bu evler, içlerinde yaşayan köylülerin aynasıydı sanki. Evler de köylüler gibi özensiz, yazın yakıcı sıcağına, kışın dondurucu soğuğuna karşı dayanıklı, çilekeş varlıklardı.

Doğanın bütün renkleri evlerin ufacık pencerelerinden içeriye doluşmuş; perdelerde, sedir örtülerinde, duvar yastıklarında, yılların soldurduğu pembe çiçeklere, yeşil yapraklara, eğrelti otlarına, sarı mısır koçanlarına, mor üzüm salkımlarına dönüşmüşlerdi. Dışarıdan ne kadar derme çatma görünseler de evlerin içi her daim temiz, düzenliydi.

Yazının tamamını okuyun »

Metal düğmeli ceket


Zelin Artuğ

İbrahim, İktisat Fakültesi üçüncü sınıfa geldiğinde, fakülte arkadaşları huyunu, suyunu iyice öğrenmişlerdi. İyi çocuktu aslında; ama bir huyu vardı ki milleti canından bezdirmişti. Beleşçiydi İbrahim. Cebinde hiç parası olmaz, ama yine de hızlı yaşamaya bayılırdı. Sigaraya da özentiyle başlamış, sıkı bir tiryaki olmuştu. Tiryaki olmuştu ama bir kere para verip sigara almışlığı vaki değildi. Bu yüzden ‘otlakçı’ya çıkmıştı adı. Arkadaşlarının, yüzüne karşı ‘otlakçı’ demelerine aldırış etmezdi. Hatta bu huyuna bir de kılıf uydurmuştu.

Güya daha lisedeyken, öğretmenlerinden biri onu çorabına sıkıştırdığı sigara paketinden sigara çekerken görmüş, onu okul idaresine ve velisine şikâyet etmekle korkutmuştu. Söylediğine göre, işte o gün İbrahim, yanında sigara paketi bulundurmamaya yemin etmişti.

Yazının tamamını okuyun »

Güvercin ülkesi


Zelin Artuğ

Bahçe duvarının tepesinde koşuşmaktan kan ter içinde kalmış kızıl saçlı, çilli oğlan, arkadaşının kulağına eğildi:

“Güvercin yumurtası aşıralım mı?” diye sordu. Arkadaşı başını öne eğdi, omuz silkti, ilkin arkadaşına kasketinin siperliği altından beri kaçamak bir bakış attı, sonra gözlerini kaçırdı ondan.

“Olmaz Macit! Yazık olur civcivlere!” dedi ürkek, utangaç bir sesle.

Çilli oğlan, yani Macit kararlı görünüyordu. Suç ortağı olsun olmasın, güvercin yumurtası çalacaktı çatıdan.

Yazının tamamını okuyun »

Bozkırın tezenesi


Zelin Artuğ

Bedri Rahmi Eyüboğlu, Türküler Dolusu isimli şiirinin bir yerinde şöyle der: “Şairim / Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak seslerinden tanırım / Ne zaman bir köy türküsü duysam / Şairliğimden utanırım.”

Bozkırın sesi, soluğu bozlaklar böyledir. Bozkır insanının feryadını, isyanını bu türkülerde bütün dokunaklı tınısıyla hissederiz. Söz de, saz da gönülden geldiği gibidir; öylesine içten, öylesine duru…

Karacaoğlan bozlağı “ahey… ahey…” diye yankılanır bozkırlarda. Dadaloğlu’ndan “ay dost!” ile geri döner, “aman, aman…” ile dört bir yana yayılır. Ustaların ustası Muharrem Ertaş’a göre “Gök kubbeye atılan bir çığlıktır, bozlak!” Diliyle susan, yüreğiyle feryat edenlerin sözüdür, sazıdır, türküsüdür.

Yazının tamamını okuyun »

Korku


Zelin Artuğ

Çocuk, minik burnunu ve ellerini cama dayayıp korkuyla dışarıya baktı. Rüzgârın ıslıkları, uzaklardan gelen gök gürültüleriyle karışıyor; rüzgâr, yol kıyılarına atılmış çer çöp, naylon poşet, kâğıt, ne varsa havaya savuruyordu.

Önce cama birkaç iri yağmur damlası çarptı, sonra yağmur hızını artırdı. Damlalar çoğalınca önce bir elini, sonra ötekini çekti camdan. Kendisi de korkuyla geri çekildi. Cama vuran damlalar ulaşamazdı artık ona. Korka korka elini buğulanmış cama uzattı, camdaki buğuyu sildi, başını uzatıp camın ardından sokağa baktı. Düştüğü yerde zıplayan yağmur damlalarından başka hiçbir şey göremedi.

Annesi, kapıyı üzerinden kilitleyip tam da alışverişe gidecek zamanı bulmuştu! Ne olurdu onu da yanında götürseydi!

Yazının tamamını okuyun »

Zamana kelepçelenmiş bileklerimiz


Zelin Artuğ

Nereye gitsek, çocukluğumuz gölge gibi ardımızda, adım adım… Bazen yol kıyısında sıralanmış çınar yaprakları arasında, bazen narin yapraklı bir kelebek kanadında, bazen kına çiçeklerinin ebrulisinde gizli…
Gençlik desen, güvercin kanadında bir uçarı ki sorma gitsin! Karlı günlerde yolcu yüklü kara trenlerle, yaz gecelerinde havai fişeklerin rengârenk ışıklarıyla yarışıyor. Bazen de karaya vuran balıklar gibi soluğu tıkanmış, denize salınıvermeyi bekliyor, umutla.