Anasayfa Anasayfa

Gözaltında


Zelin Artuğ

Selam, yeryüzünü ortak bir umut ve bilinçle paylaştığım arkadaş! Sen ve ben… Bilmiyoruz birbirimizin adını. Nerede yaşadığımızı, kimlerle yaşadığımızı, yaşımızı, fiziğimizi, kimyamızı bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, insan oluşumuz, insanca yaşama değerlerine bağlı oluşumuz, iyiyi, güzeli, doğruyu arıyor olmamız… Yetmez mi?
Onat Kutlar’ın “Yeter ki kararmasın” adlı kitabından çok etkilenmiştim. Kitabı okuyalı yıllar oldu. Şu tümceleri çok beğenmiş, bir köşeye not almışım.
“Bu mektuplar aslında sanadır sevgili arkadaşım. Adını bile bilmediğim sana! Öylesine yakından ve derinden tanıyoruz ki birbirimizi, öylesine ortak bir umut ve bilinçle paylaşıyoruz ki yeryüzünü, yaşama öylesine
inanıyoruz ki, adını bilmesem ne çıkar!” 
Belki de bu kısa not yazdırdı bana bu denemeyi. Okuduğum satırlar, iç sesimi konuşturdu, adını bilmediğim arkadaşlara, belki şimdi bilip de önceden bilmediklerime ya da önceden bilip de şimdi unuttuklarıma mektup yazma gereği duydum, kim bilir?
Adını bilmiyorum, evet! Şu kısacık yaşamda bunun ne önemi var ki? Erkek ya da kadın olmanın, adının Ali, Nicole, Daniel, Tufan, Olga, Kojo olmasının da bir önemi yok.
Mademki birlikte aynı yöne bakıyoruz, senin duygularını, tasalarını, sevinçlerini çok iyi anlıyorum. Tıpkı senin de bu satırları okurken beni çok iyi anladığın gibi… Harflere, sözcüklere can veren biz olduğumuza göre, yazı salt yazanla değil, okuruyla anlam kazanıp, sözcükler can buluyor, öyle değil mi? Biz, aynıyız aslında. Umutlarımız, tutkularımız, yaşama bakışımız ortak!
Senin adını ben, benim adımı da sen taşıyabilirdin. Değil mi ki aynı havayı soluyor, benzer yokuşları tırmanıyor, yaşamanın anlamını çözmeye çalışıyoruz, sorunlarımız da ortak!
Ben seni bunaltan şeyleri biliyorum. Hele bir bunaltın var ki düşman başına! Böyle bir deyim var mıydı, yoksa ben mi uydurdum? Durum biraz karışık görünüyor. “Düşman başına” dedim de zaten bunalımı yaratanlar ‘düşman’ın ta kendisi! Hani Nazım’ın dizelerindeki düşman!
“Sana düşman, bana düşman/ düşünen insana düşman…”
‘Düşman’ın yarattığı bu bunaltıyı konuşalım biraz. İster misin?
Nereye gitsen gözaltındasın. Nereye baksan gözaltındasın. Ne söylesen gözaltındasın. En önemlisi, ne düşünsen gözaltındasın. Gözaltında oluşun; yürümeyi, konuşmayı bilmediğin yaşlarda başladı. Ağladığında öcüler vardı. Gözünü yummadığında başucunda dikilmiş sana bakıyorlar, seni yemek için bir komut bekliyorlardı. Annen seni öcüye yedirmek istemese de yaşlı komşu kadın her an öcüyle anlaşma yapıp seni ona yedirebilirdi; çünkü mahallenin bütün dedikodusunu uyumak istemeyen bir çocuk engeline takılmadan sıralaması için, senin gözünü yumup uyuman gerekiyordu.
Biraz daha büyüyünce mahallenin ‘adı her neyse’ teyzesi, yanında görünmez ‘iğneci’lerle dolaşmaya başladı. Bu iğnecilerin kocaman iğneleri vardı. Bu görünmez iğneciler de öcüler kadar sevimsiz, onlar kadar korkunç suratlıydılar. ‘Adı her neyse’ teyze de korkunçtu epeyce. Upuzun boyuyla bahçe kapısından ‘al karısı’ gibi girdiğini görür görmez somyanın altına saklanır, nefes almaya korkarak onun çekip gitmesini beklerdin, ama boşuna! Annen seni kolundan tutup çeker çıkarırdı oradan. Annenin arkasına saklanır, kendini göstermeden ‘adı her neyse’ teyzenin yanındaki görünmez iğneciyi görmeye çalışırdın. Göremezdin. Göremedikçe daha da korkardın.
Sevgideğer arkadaş! Sana böyle hitap etmek istiyorum. Sevgideğer!
Korkardın, çünkü insan görmediği her şeyden korkar. O nedenle güçlüler, güçsüzleri daima görmedikleri, daha doğrusu göremedikleri varlık ya da kavramlarla korkuturlar. En kolay korkutma yoludur bu. Ortada bir iğneci yok, yine de iğne yapacak! Ortada bir polis yok, seni alıp götürecek, karanlık bir yere tıkacak! Ortada bir öcü yok, seni hapır hupur yiyecek! Ortada yalnızca ‘adı her neyse’ aklı evveller var.
‘Adı her neyse’ teyze, hayatında yoktu artık, sevgideğer. Ama sokaklar, binalar, okullar, hayatın her alanı görünmez iğnecilerle doluydu. Biraz daha büyüdüğünde yasaklar başladı. Ağlaman yasak! Düşüp üstünü kirletmen yasak…
Sokakların çamurundan kendilerini sorumlu saymayan büyükler seni cezalandırdılar! Öğretmen not defterini her açtığında kocaman iğneler parıldıyordu not defterinin sayfalarında. Dersini çalışmışsan iğne pek acıtmıyordu; ama dersini çalışamamışsan vay haline! Okullarda öğretmen, ödev, sınav sözcükleri hep yüreğini titretti. Gözaltında oluşun sınıfta, okul bahçesinde, sınav salonlarında, karatahta başında, yıllarca sürdü. Çoğu çatık kaşlı insandan yaşamayı öğrendiğini sandın. Gerçi yüreği sevgiyle çarpan, çok nitelikli, çok donanımlı sevgideğerler de oldu yaşamında. Ama onlar da tıpkı senin gibi gözaltındaydılar.
Gözaltında oluşun hayata atıldığında da sürdü. Artık büyümüş, düşünmeyi de öğrenmiştin. İğneciler, öcüler etkilemiyordu seni. Ama yaşam öyle ejderhalar saldı ki üzerine; başlangıçta, her gün kuduz iğneleri olup öcülere yem olmayı arar oldun. Daha sonraları bu ejderhaların soyları tükenmek şöyle dursun, giderek çığ gibi çoğaldıklarını ve acımasız silahlarla saldırdıklarını gördün.
Seni gözaltında tutan binlerce ejderha var artık yaşamında. Bazıları, gericiliğin kapanına kısılmış, kurtulmak için debelenip dururken, salyalarını sana püskürtmekten geri durmuyor; bazıları da gericiliğin kazanına odun taşıyıp odun atmaktan ne seni, ne kendini ne de çevresini görecek durumda! Uyuşturucu batağında debelenen bağımlıdan farkları yok! Uyuşturulmuş beyinleriyle başka insanları da uyuşturmaya daha bebeklik çağlarından başlıyorlar. Üstelik onların, senin üzerine saldıkları öcüler her fırsatta mutasyona uğruyor, eski köye yeni adetlerle karşına dikiliyorlar! Pedofiliden tut, ölü seviciliğine, dayakçılığa, özgürlüklere saldırıya varıncaya kadar her türlü kötülüğü, saçmalığı kitabına uyduruveriyorlar.
İş hayatında da ejderhalar köşeleri tutmuş durumda. Her an, bir açık bulup seni kapının önüne koymaya koşullandırılmışlar. Sistemin ejderhaları her alanda oyunu kuralına göre oynuyor.
Sevgideğer arkadaş, bilmen gereken asıl konu şu ki hiçbir konuda yalnız değilsin. Zaman zaman, birçok evde sular akmıyor, birçok evde elektrik, internet ikide bir kesiliyor, birçok evde duvarlar çatlamış, çatlakların üzeri sıvanmış; sokakta, evde, işte, her yerde, mızrağın çuvala sığmayan görüntüleri…
Buna karşılık ‘mutlu ve sorunsuz’ ve de sorumsuz bir azınlık, gözlerinde uyku gözlüğü, kulaklık takılmış kulaklarında U.S.A melodileri, bir yandan üstüne yıkılacak birilerini bulup hayatı bedavaya getirirken, öte yandan dünyanın bütün bilgilerine sahipmiş gibi sağa sola tekmil vermekte.
“Bir taş attım düşmedi, kimse de buna şaşmadı” mantığıyla toplumda cehaleti yükseltenler; bütün yaşamını dünyayı anlamaya, iyiden güzelden yana değiştirmeye çalışmış ‘değerlerimiz’e atfettikleri uydurma şiirlerle, uydurma sözlerle, planlı bir şekilde toplumu ufuksuzlaştırıp yalnızlaştırılmaya çalışmaktalar.
Son yıllarda kancayı taktıkları değerlerimizden biri de Can Yücel. Ortalıkta ‘Can Yücel’ imzalı yüzü geçkin şiirimsi dolaşıyor. Bu oyuna gelen kimi sosyal medya kullanıcıları, ustaların tek bir kitabının kapağını kaldırmadan, kopyala yapıştır yöntemiyle bu paylaşımlara dahil olarak ustaları değersizleştirme operasyonlarına destek verdiklerinin farkındalar mı acaba?
Che Guevara’dan, William Shakespeare, Federico Garcia Lorca, Bertholt Brecht’ten çeviriler yapmış ve bu nedenle ağır bedeller ödemiş; bütün yaşamınca gümbür gümbür protest şiirler yazmış olan Can Baba “geceden hazır olsun ne giyeceğin, çocuk görürsen yanağından makas al” falan diye abuk sabuk şiirler yazmaz!
Şöyle der meselâ:
“Af bir atıfettir/ Şartı bunun nedamettir/ Nedamet de hıyanettir/ Hıyanet de fazilettir/ Fazileti faşizmin…// Hiiiç merak etme/ Bunlar eveleye geveleye böyle/ Eninde sonunda ‘af’fı verecekler bize/ Amaaaa/ Biz onları/ Biz onları affetmeyeceğiz azizim…”
Usta, yine şöyle der meselâ:
“Dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş/ Her kıpırdayışında öküz, deprem olurmuş/ Oysa dünya, işçilerin omuzları üstünde durur/ Kıpırdasın da gör, deprem nasıl olurmuş!”
Sevgideğer arkadaş! Hadi gel, Can Yücel’in sapına kadar gerçek dizeleriyle bitirelim bugünkü mektubumuzu:
“Söz, dedim o anda kendi kendime / Karanfili sıkıp yazacağım bunu ben / O güneşe karşı silkinen atın tarzı / Ve mürekkep balıklarının mürekkebiyle / Yazacağım yaşadığımız bu korkunç, güzel yazı / İster dışarda olayım, ister hapiste…/ Sözümü tuttum yazıyorum işte!”
…..
Adını bilmediğim sevgideğer, o ejderhalar, düşünen insana attıkları çamurun çirkefin içinde boğulacaklar. Sen, ben, biz… hep vardık; yine buradayız ve daima var olacağız. ‘Gözaltında’ olsak da gözümüz üzerlerinde!

 

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

302 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.