Anasayfa Anasayfa

Gül mevsimi


Zelin Artuğ

Saat sabahın beşi. Giyinip bahçeye çıkıyorum. Doğa, uyanışın ilk kıpırdanışlarını yaşıyor. Bahçedeki kızıl gülün yapraklarında inci taneleri… Hatminin alt dallarından biri kırılmış, boynunu toprağa eğmiş. Kuruyup gazel olacağı zamanı bekliyor. İri bir karınca yürüyor bahçe duvarında. Duvarın dibindeki yuvanın ağzında, incecik kumlardan bir tümsek var. Yıllanmış dutun yapraklarının gölgesi oynaşıyor evin duvarında. Güneş, aşırı ilgiden şımarmış çocukların sabırsızlığıyla dökülüp sızacak yer arıyor kendine.

Bahçe kapısını açıp sokağa çıkıyorum. Bahçenin demir kapısı ardımdan gürültüyle kapanıyor. Uyuyanları rahatsız etmiş olmamın huzursuzluğunu duyuyorum. Etraf sessiz. Kent derin bir uykuda. Sokaklar boş. Akşamki lodosun yol kıyısına yığdığı tozlar elekten geçmişçesine ince.

Okul yıllarımın Fenerbahçe’deki sabah gezintilerini anımsıyorum. Fenerbahçe’de, Kalamış’ta ne güzeldir güneşin doğuşunu seyretmek. Kolumun altındaki kitapların yükü hafifliyor ve giderek yok oluyor. Artık kolumun altında yalnızca kitapların şekli şemaili var. Bir heyecan sarıyor benliğimi. Feneryolu’nda bahar bir başka güzel. Eski yalılarla köşkler öykülerden, romanlardan çıkıp dizilmişler yol kıyısına. Hanımeli kokuları yayılıyor sokağa. Gonca güller hiç açmasın istiyorum. Açınca mis kokularıyla, insanın içine işleyen renkleriyle bahar mevsimini cümle âleme sunacaklar; ama hoyrat eller tarafından koparılıp solmaları da an meselesi.

Gonca güller açmışlar bile. Sokaklar, güller, hanımeli kokan bahçeler, ilerdeki tenis kortu, her şey yirmi yaşında… Bu ılık bahar sabahına sevdalanıyorum. Kalamış uyanmaya başlıyor. Sokaklar usul usul hareketleniyor.

Bahara sevdalanmış başkaları da var Gondol’da. İskeleye kurulmuş Gondol’a kahvaltıya gelmişler. İnsanlar henüz seviyorlar birbirlerini. Güveniyorlar da… Tanıdık olsun olmasın, selamlaşıyorlar.

Kitaplarımı Gondol’daki masalardan birine bırakıyorum. Ağırlıklarını da alıp sıyrılıyor, kayıyorlar elimden. Özgürüm artık. Ders çalışmak yok bu sabah. Sınav düşünmek yok. Gül mevsimi beklemez. Tıpkı adını aldığı çiçek gibi bir açar, bir solar! Baharı, baharda yaşamak güzel.

Geçmişe yapılan yolculuklarda daha yaşamsal fotoğrafların ardına düşüyor insan. Bilgiye her an ulaşma olanağı var da yaşanmışlıklara yeniden ulaşmak bir hayli çaba gerektiriyor.

Serin bahar sabahının esintileri geliyor Marmara’dan. Güneşin ilk ışıkları denize dökülüyor. Gümüş balıklarına dönüşüyor ışıklar, denizin yüzeyinde. Yaşamak ne güzel şey!

Yakınını kaybetmiş bir kadın ağlıyor hastane koridorlarında. Yakınıyla birlikte, yaşamını da gömecek gün ışığında. Şimdiden zor yaşamının bütün yükü omuzlarına çökmüş. Ne bahar, ne güller ne hanımelleri, hiçbir şey görünmüyor geleceğin ufkunda. Her yer kara kış, kadının dünyasında. Kemikli elleriyle cılız dizlerini dövüyor. Beyaz önlüklü, sert bakışlı doktorlar acele adımlarla geçiyor önünden. Kadın koridorun duvarına çömelmiş, iyice ufalmış gövdesi dertop olmuş, gözünden sicim gibi akan yaşları yaşmağının ucuyla siliyor. Yanık tenli yüzünde yılların yorgunluğuyla, kırkındayken altmışında gösteren kurumuş dala dönmüş gövdesiyle, titreyerek ağlıyor. Yakını ölürken su istemiş mi, bir iki kelâm çıkmış mı ağzından, onu bile soramıyor doktorlara. Beyaz önlükleriyle hep telaşlı, hep aceleci, yürüyüp gidiyorlar önünden. Ölüsünün bir isteği var mıydı, yok muydu, hiç öğrenemeyecek. Kadın karamsar, suskun, umutsuz… Ağlamak onu rahatlatıyor mu bilinmez; ama hiç işe yaramayacak. Kimse duymayacak sesini. Duysa da duymazdan gelecek. Kulaklar sağır, diller lal, gözler kör olmuş bu ‘şehir yeri’nde.

Deniz suyu ısınıyor. Çakıllar, kumlar ısınıyor baharın ilk güneşiyle. Kumda nokta gibi, minicik sinekler uçuşuyor. Havada dönen, hareket halinde minik bir sinek sürüsü… Dertop olmuş sürü, hızla kumsalın derinliklerinde kayboluyor. Durgun denizin yüzeyinden bir karış yukarıya kadar, havada titrek dalgalanmalar… Deniz suyu ısınmaya, hafiften buharlaşmaya başlamış. Deniz, dokunduğu kumları usulca kendine çekerken hafiften şipildiyor.

Gül mevsimi… Aylardan mayıs. Mayısın sonları… Hava serin. Alphonse de Lamartine’in “ Méditations Poétiques ”(Şairce Düşünceler) eserinden, sohbahar esintileri dolaşıyor baharın ılık havasında. On sekizinci, on dokuzuncu yüzyıl perde perde yayılıyor gözlerimin önünde. Ağırlık çöküyor bahar esintilerine. Kitabın açık sayfalarını birbirinin üzerine kapatıyorum. Tok bir sesle kapanıyor on dokuzuncu yüz yıl.

Yirminci Yüzyıl, insanlığın kışı olacak. Sert savaş rüzgârları tası tabağı birbirine katacak. Önemli mücadeleler, devrimler, atılımlar, kazanımlar, kayıplar var tarihin sayfalarında. Sonrasını düşünmek istemiyorum. Sonrası biraz karışık!

Uzaktan bir deniz motoru geçiyor. Kalamış’ın sessizliğini bıçak gibi bölüyor. Giderek uzaklaşıp kayboluyor sesler. Motorun sesi yerini yine denizin şipiltisine bırakıyor.

Beynimin içini boşaltıp atıyorum balıklara yem yerine. Hepsi bir mıknatıs tılsımıyla doluşuyor eski yerine. Beyin, belleği silemiyor. Sabah rüzgârının hafif esintisini kucaklıyor saçlarım. Yeni bir gün başlıyor. Kütüphaneye gitmeliyim.

Kütüphanede ders çalışmayı seviyorum. Serin, havadar, ışığı bol ve en önemlisi de sessiz… Çok fazla kimse olmuyor burada. Çalışanlar, dış dünyayla ilgilerini kesmiş, çalıştıkları konuya yoğunlaşmış. Benim gibi ‘düşperest’ biri için iyi bir çalışma ortamı.

Çünkü başka nerede çalışmaya kalksam, ortama uygun, hiç olmayacak şeyler gelir aklıma. Söz gelimi, sokaktan bir düğün alayı geçse okuduğum satırların arasında gelinle güvey el öpmek için dolaşır, okuduğum metnin içindeki “K” halay başı olur, “S” oryantal dans yapar, ‘B’ kayınpederin davulcuya bahşiş vermek için bulamadığı gözlüğüne dönüşür, “C” düğünde beğendiği kızı dansa kaldıran delikanlıdır. “D” geline bir sıfır önde olduğunu ima etmeye gelen karnı burnunda elti, “O” havada uçuşan renkli balon…

Kitabın kapağını kapatır, bir orta direk düğününü öykülerim kafamda. Masalarda bayatlamış pastane kurabiyeleri, boyalı limonata… Belinde kırmızı kurdelesiyle, kolundaki bilezikleri şıkırdatarak masalar arasında el öpmeye çıkmış gelin; son moda saç tıraşıyla, boynundaki eğreti papyonuyla, parlak, beyaz kuşağıyla gelinin peşi sıra yürüyen sıkıntılı damat… Ortalarda deli danalar gibi koşuşup duran takım elbiseli minik oğlanlar; boyu biraz büyüdüğü için kilotlu çorabı küçülmüş, ağı aşağıda kalmış “Karlar Kraliçesi Elsa” giysili minik kızlar… Fırsat bu fırsat diyerek uçan sineğin bile fotoğrafını çeken düğün fotoğrafçısı… Sürekli ortalarda dolanan, davetsiz konuk getirenlerin ellerini sıkarken yanlarındaki davetsiz konuklara dik dik bakan damat babası… Kuaförün yaptığı saçları ikide bir elleriyle yoklayıp etrafa yapmacık gülücükler dağıtan kayınvalide dünürler… Sonunda kendilerine ayrılmış masaya oturtulan gelinle damat birbiriyle fısıldaşmaya başladıkları anda damadın kulağına bir şeyler söylemeye gelen arkadaş, birader tayfası… Kulağına söylenenleri başını emme basma tulumba gibi sallayarak onaylayan damat… Bir iki mikrofon denemesinden sonra, düğün salonundakilerin birbirlerinin tek sözcüğünü bile anlayamayacakları kadar yüksek volümde çalmaya başlayan orkestra! “Mademki konuşulanlar anlaşılamıyor, biz de kurtlarımızı dökelim bari” diye piste fırlayan gençler… Oryantalin bütün figürlerini kusursuz sergileyen her kültür ve inanç düzeyinden kızlarla, ceketlerini bellerine sıkıştırıp roman havası oynayan kafalarının yanlarını kazıtmış, tepelerindeki saçı jölelemiş delikanlılar…

Ben çalışırken sokaktan bir ‘patates, soğan’ satıcısı geçse, Hidalgo’yla köylere, tarlalara giderim. Ucu toprağa bulanmış kör bıçakla karıklardan soğan çıkaran Hayriye ve patates çuvallarının ağzını çuvaldızla dikip, traktörün kasasına atan Şevket, kafamda yarattığım öykünün kahramanları oluverirler.

Baharın hafifliğini toparlayıp boşalmış fincanıma dolduruyorum.

Uzaklarda bir kadın ağlıyor. Kimsesiz, güçsüz, yalnız bir kadın… Köyden gelmiş. Okuması yazması yok. Üç çocukla, kimsesiz, dul, gurbet ellerde çaresiz bir kadın.

Yirmi yaşımı bırakalı uzun yıllar oldu. Özlüyorum yirmi yaşımı. Kalamışı, Gondol’u, Feneryolu’nu özlüyorum. Ders çalıştığımı sanıp düşlere dalarak baharı yudumladığım günleri özlüyorum. Yirmi yaşıma dönemiyorum. Uzaklarda, yakınlarda, dört bir yanımda yakaran sesler var. Her biri kendi sesini duyurmak istiyor. Aralarında yine o kadın…

“Gitme yirmi yaşına, gitme, ne olur!” diye yakarıyor.

Yirmi yaşımla kadının yakarışları arasında bocalıyorum. Kulaklarımı tıkıyorum duymamak için. Yirmi yaşım ağır basıyor. Kadın, kapıyı yumrukluyor. Bense o bahar sabahını anımsıyorum. Gül kokulu, ılık bir mayıs sabahı… Bülbül şakıyor cevizin dalında. Kapı ısrarla yumruklanıyor. Pencereye gidiyorum. Bir bülbül daha var. Karşılıklı şakıyorlar.

Koşup kapıyı açıyorum. Karşımda o kadın. Küçülmüş, un ufak olmuş. Gözlerinin içi gülüyor mu ağlıyor mu anlayamıyorum. Elinden tutup içeri alıyorum. Elleri buz gibi… Üşümüş, titriyor. Kanepenin bir köşesine büzülüyor. Bir şeyler söylesin diye gözünün içine bakıyorum.

“Bu kış çok uzun sürdü! ”diyor gözlerini yere indirerek. Yıllardır baharı görmemiş, tanımamış. Üşümesinden belli.

Sıcak bir tas çorba bırakıyorum önüne.

“Zahmet ettin” diyor. Çorbasını içtikçe renk geliyor yanaklarına.

“Gittin mi?” diye soruyor.

“Nereye?” diye soruyorum.

“Yirmi yaşına…”diyor.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk)

111 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.