Anasayfa Anasayfa

Falcı


Zelin Artuğ

Bir süre odanın dört bir yanında ölüm sessizliği gezindi. Küçücük pencerelerin önüne gerilmiş basma perdelerin kıyısından odaya incecik bir ışık sızıyordu. Sanki oda günlerce kapalı kalmış, havalandırılmamış gibi küf kokusuyla karışık ağır bir hava vardı odada.

Bir köşeye iliştirilmiş kırık dökük tahta sandalyelerde oturan biri yaşlı, biri genç iki kadın, özünde kendi suçları olmayan cehaletin tutsak aldığı iki esir gibi, nefes almaya bile korkarak, sessizce ve kımıldamadan bekliyorlardı.

Yaşlı olanı kara çarşaflı, yalnızca gözlerini açıkta bırakır biçimde peçeliydi. Göz çukurları içinde kaybolmuş gibi bakan kapkara, fersiz gözleriyle bu dünyadan çok, başka bir dünyaya aitmiş gibi ürkek, aynı zamanda boş boş bakıyordu. Ufak tefek bedenini saran çarşaf olmasaydı, çelimsiz bir çocuktan farkı olmazdı herhalde. Oturduğu yerde öne arkaya sallanıyor, durmadan dualar mırıldanıyor, arada bir yanındaki genç kadının elini tutup, sağına soluna üfürükler yağdırıyordu.

Yanındaki genç kadın, suçlu çocuklar gibi boynunu eğmiş, öylece hareketsiz, soluksuz, gözlerini birbirine kavuşturduğu ellerine dikmiş bekliyordu. O, tesettürlüydü. Ayak bileklerine kadar uzun, bedenine tam oturtulmuş, kulplu, haki renk pardösüsüyle, bordo yeşil iri çiçekli türbanı yeni gibi duruyordu. Belli ki dışarlıktı. Omuzlarının üzerinde eşarbıyla sıktırdığı incecik boynu koptu kopacak gibi duruyordu. Gövdesiyle orantısız büyüklükte duran kocaman kafasındaki ufak yüzünde kara bulutlar dolanıyordu. Ortadan bitişik kalın, kara, çatık kaşlarının altında ürkek bakışlarla tek bir noktaya bakan çipil çipil gözler… Kemerli bir burun ve kalın dudaklar… Odanın içindekilere bakmaya korkuyor gibiydi. Bakışlarını sağda solda gezdirirse var olduğunu düşündüğü tılsımın bozulacağına inanıyor olmalıydı.

İki yıllık imam nikâhlı kocası eve kuma getirmişti. Madem bir çocuk verememişti kaynanaya, şansına küsüp oturacaktı. Kocası bu işlerle pek ilgilenmezdi. O, namazını kılar, Eminönü’ndeki dükkânına gider, cumaları camiye, pazarları mevsim yazsa arkadaşlarıyla denize, kışsa sohbet toplantılarına giderdi. Evin geçimi için parayı anasına verir, karısının yüzüne, yatmadan yatmaya bakardı. Karısına, eve geldiğinde takılan üç beş altına kaynanası el koymuştu. Kadıncağız altınlarını, kumasının eve geldiğinin sabahı, onun boynunda kolunda, kulağında görmüş, sesini çıkaramamıştı. Kaynana daha ilk günden kumaya da gözdağı vermiş, tez zamanda kendisine bir torun veremezse yeni bir kuma getirip altınları boynundan, kolundan, kulağından çıkarıp yeni kumaya takacağını söylemişti.

Yeni gelen pek bilmiş, pek cilveli bir şeydi. Şimdiden hükümranlığını ilan etmiş görünüyordu. O geldiğinden beri kendisi, kaynananın ayakucunda yatıyor, yeni gelene hamam suyu ısıtıyordu. Tez zamanda kurtulmalıydı bu zilliden.

Bir bahaneyle anasında aldı soluğu. Anasının hastalığını bahane edip birkaç günlüğüne anasında kalmak için izin kopardı. Kaynana başta mırın kırın ettiyse de dünürü ölüverir de vebali boynuna kalır diye razı oldu gelinini yollamaya. Apar topar anasının tanıdığı o yamuk yumuk muskacı falcının yolunu tuttular.

Tahta sandalyelerde bir hayli bekledikten sonra, anası, kızına “ Geliyor galiba…” diye fısıldadı.

Az sonra odanın tahta kapısının mandalı oynadı ve kapı gıcırdayarak yavaşça açıldı. Kapının ardındaki loş sofa boşluğunda, insandan çok cadıya benzeyen bir kadının karartısı belirdi.

Kadınlar, saygıdan çok korkuya benzer bir duyguyla ayağa kalktılar. Nihayet bir saattir bekledikleri falcı, dertlerine derman olmaya gelmişti.

Falcı içeri girdikten sonra kadınlara baktı. Birkaç saniyelik bakışları, kadınlara saatlerce süren bir işkence gibi geldi. Kurbağa bakışlarına benzeyen gözlerindeki soğuk ifade kadınları ürkütmüştü.

Falcı odanın ortasındaki yırtıklardan paçavraları çıkmış pis bir mindere bağdaş kurarak oturdu. Önündeki kenarları yamulmuş tepsiyi bir iki kez olduğu yerde kımıldatıp belli belirsiz bir şeyler mırıldandı. Sonra yerde emekleyerek odanın köşesindeki yıllanmış, sırları yer yer dökülmüş, rutubetten yosun tutmuş küpün yanına gitti. Romatizmadan eğri büğrü olmuş parmaklarını küpün içine sokup kaput bezinden dikilmiş bir torba çıkardı.

Kızın anası birden üşüdüğünü, sırtının ürperdiğini hissetti. Falcı ağır ağır torbanın ağzını açıp, içinden kuru bir ekmek dilimi çıkardı. Ekmeği okuyup üfledikten sonra bir parçasını koparıp ağzına attı.

Giysisindeki düğme yerinde bulunan çengelli iğneyi açıp elini koynuna sokarak buruş buruş olmuş bir sigara paketi çıkardı. Ağzında gevelediği ekmeği yutmadan, titrek parmaklarıyla paketten çıkardığı eğrilmiş sigarayı yaktı.

Kibritin sonuna kadar yanmasını bekledi. Arta kalan kömürsü parçayı parmakları arasında ufalayıp elinin karasını eteğine sildi.

Sigarasından bir iki nefes çektikten sonra, boğuluyormuş gibi öksürüp ağzına bir lokma ekmek daha attı. Ekmeği çiğnerken ağzını kapama gereği duymadığından eğri büğrü kirli dişleri bütün çirkinliğiyle görünüyordu. Kadınları tepeden tırnağa süzdükten sonra “Kimin için fal açtıracaksınız?” diye sordu.

Sesi bir kadın sesinden çok çatlak borazan sesi gibiydi. Yaşlı kadın, yanındakini işaret ederek “Bu benim kızım. Kocası bunu kaçırarak aldı. Sonra da hayırsızın biri çıktı…” diye kızının hayat hikâyesini anlatmaya koyuldu.

Anlatırken yaşlı ve çenesi düşük bir kadının tüm özelliklerini sergilercesine, anlattıkça dertleniyor, dertlendikçe coşuyordu.

Falcının işi kolaylaşmakla kalmamış, çözüme ulaşmıştı bile. Bir yandan dinliyor, bir yandan da karşısında oturup dertlerine derman bekleyen zavallı kurbanlarının dikkatini başka noktalara çekmekte ustaca davranıyordu.

Torbadakileri tepsiye boşaltırken anlatılanlarla ilgilenmez görünüyor, ama dinlediklerinin bir kelimesini bile kaçırmıyordu.

Torbadan tepsiye birkaç çakıl taşı, fasulye tanesi, yün topağı, kibrit çöpü, bir iki aşık kemiği ve yonga kırıntıları döküldü.

Falcı, kuru bir ağaç dalına benzeyen eğri parmaklarıyla bütün bu döküntüyü harmanlarken, yıllardır bıkıp usanmadan kurbanlarına söylediği ezberindeki sözleri sıraya koymakla meşguldü.

Yaşlı kadın sustuğunda büyük an gelmişti. Falcı tepsideki döküntülerden görüntü aldığı izlenimi vererek konuşmaya başladı:

“ Bu işte bir kadın parmağı var… Domuz yağı… Üç kapıdan biri… Kuruyup dal gibi olasın diye… Muska… Yeni ölmüş münafık birinin mezarından bir avuç toprak gelecek, kumanın yatağının altına konacak… Kuma, münafığın peşinden cehenneme yürüyecek… Kaynananın oda kapısına domuz yağı sıvanacak, kaynananın dili tutulacak… Çocuk için yapılan büyüyü bozmak için, su üzerinden geçmeden ermiş birinin türbesine yedi ibrik su taşınacak, yine su üzerinden geçmeden, yedi ibrik su da yedi ölmüş akrabanın kabrine dökülecek…” Daha bir dolu saçmalık!..

Falcı amacına ulaşmış, kadınlar falcının etki alanına çoktan girmişlerdi bile. Kara cahil oluşları etkilenmelerini büyük ölçüde kolaylaştırıyordu. Yaşlı kadın, bin bir zahmetle kocasından gizli, mutfak masrafından artırıp biriktirdiği paraları, cahil insanların kolayca oltaya getirildiği bu tür işlere harcamayı alışkanlık haline getirmişti. Koynuna diktiği para kesesini elini göğsünün üzerine koyup bir kez daha yokladı, pür dikkat falcıyı dinlemeye devam etti. Kızını dirseğiyle dürtüp “İyi dinle!” diye uyardı.

Falcı, acımasızca gözler önüne serdiği kehanetinden sonra, kadınları düşürdüğü bunalımdan kurtarma çarelerini ustalıkla sıraladı. Onlara uğradıkları kötülüklere karşılık kötülükler önerdi.

Falcının dünyasında iyiliklere, sevgiye, saygıya yer yoktu. Yüreği de yaşadığı ini gibi izbeydi, dardı, karanlıktı.

Kadınların bin bir dua ederek verdikleri bin lirayı alırken Ortaçağ’a sefer yapan bir trenin kondüktörü gibiydi. Kim bilir daha kaç Ortaçağ yolcusuna bilet verecekti?

***

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

106 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.