Anasayfa Anasayfa

Sokak kedisi


Zelin Artuğ

Kedice bir çeviklikle atak yaparak, hızla üzerine doğru gelen kamyonun tekerlekleri arasında kalmaktan kurtuldu. Kaldırıma açılan yağmur borusunun dibine sinip kocaman kamyonun ardından baktı. Kirli, beyaz ön ayaklarına doğru kıvrılmış kuyruğunu az önce atlattığı vartanın heyecanıyla sağa sola sallayıp duruyordu. Gerçi bu tür olaylara alışıktı. Sokak kedisiydi sonuçta. Yine de can tatlıydı. İnsanları bir türlü anlayamıyordu. Ne gürültücü patırtıcı varlıklardı şu insanlar. Ne kadar da kalabalıktılar. Hep kendilerinden büyük işlere kalkışıyorlardı. Dünyayı ters yüz etmekten başka işleri yoktu! Dağları, tepeleri, topraktakileri yerle bir ediyor, yeryüzü yetmezmiş gibi gökyüzüne doğru uzanan büyük yapılar yapıyorlardı. Kocaman araçlarla yolları zangır zangır titreterek başka canlıları kaçırıyorlardı.
Kamyon iyice uzaklaşıp, sesi kaybolunca sindiği köşeden çıktı, dibine sindiği yağmur borusuna sürtündü, gerisin geriye döndü. Kafasını boruya sürtüp kaşıdı, yürüdü. Sağından solundan geçen insanlardan rahatsız oldu, bir mağazanın vitrini önündeki beton geniş sete baktı. Olduğu yerde dertop oldu, çevik bir hareketle beton sete sıçradı. Beton, güneşte iyice ısınmıştı. Kıvrılıp yattı, gözlerini yumdu.
Ufacık bir elin başını okşadığını hissetti; tek gözünü aralayıp kendisine gülümseyen sarı kafalı ufaklığa baktı. Annesi, çocuğu öteki bileğinden tutmuş, çekiştiriyor, oğlan kediciğin başından ayrılmak istemiyordu. Ufaklık, annesinin çekiştirmesine ayak direyerek, başı geride, dudaklarını büzmüş, ayaklarının ucunda yaylanarak, ardına baka baka yürürken, ağlamaklı bakışlarla kedinin kafasındaki tüyleri parmaklarıyla iyice karıştırdı. Kedi patisini uzattı, çocuğun koluna yetişemedi, boşluğa bir tırmık savurdu. Başını yeniden patisine dayadı, yemyeşil, boncuk gibi parlayan gözlerini yarım yumdu, güneşte mayışmaya devam etti. Ağzını alabildiğine açıp esnedi. İnce uzun, sivri dişlerinin ardına gizlediği diliyle yalandı. Kulağına konan karasineği def etmek için başıyla silkindi. Sinek uğultulu bir sesle kulağından kalkıp kuyruğuna kondu. Kuyruğunu savurup sineği kaçırdı.
İnsanlar böyle bir yetenekten yoksundu. Haşarat kovucu yöntemleri çok farklıydı insanların. Toplu katliam yapmadan içleri rahat etmezdi onların. Her an kimyasal bir katliamla karşı karşıya kalabilecek olan sineklere, hamam böceklerine göre şanslı sayılırdı. İnsanların sokak kedilerini def etme yöntemi ya taştı, ya tekme.
Birden yerinden sıçradı, aşağıya, kaldırıma baktı. Dertop olup hız kazandı, kaldırıma atladı. Ön patileriyle havayı döverek, trambolinde zıplar gibi birkaç kez zıpladı. Kanatlı bir böceği, bir sineği yakalamaya çalıştığı düşünebilirdi ama düpedüz, az önce kulağına musallat olan karasineğe ‘gününü gösterme’ zıplamasıydı bu. Oysa karasinek çoktan uçup gitmiş, küçük bir çocuğun yere düşürdüğü erimiş dondurmanın tepesine çökmüş, kendine ziyafet çekmekteydi.
Kedi, bu zıplama numarasından yorulup geriye döndü, salına salına eski yerine, yağmur borusunun dibine gitti; başını ön patileri arasına alıp miskin miskin uzandı. Birden, nereden geldiğini anlayamadığı garip bir saldırıyla yerinden sıçradı. Tepesindeki binalardan birinden kaldırıma dökülen su, başka yer yokmuş gibi onu hedef almıştı. Dört ayağının üstünde doğrulup bacaklarını gerdi ve silkindi. Tembel adımlarla kaldırımı arşınlamaya koyuldu. Köşe başında durdu. Ön ayaklarını ileriye, arka ayaklarını geriye doğru iyice esnetip gerindi. Karnının altına uzanan sivri burunlu bir ayakkabının üzerinde yükseldi, yola doğru savruldu. Dört ayaküstüne düştü, kafasını çevirip kendini yola savuran adama baktı. Hırıltılı bir miyavlama çıktı ağzından. Kim bilir, belki de kendi dilinde küfrediyordu bu densiz yaratığa!
Kazağını beline sarmış, uzun kıvırcık saçlarını arkada gevşek bir bantla toplamış çıtı pıtı bir genç kız, kediyi ayağıyla yola savuran adama ters ters baktı, dişlerinin arasından “Hayvan!” diye mırıldandı. Adam yaptığı densizliği kendisi de biliyordu ki bu hakareti duymazdan geldi, elleri cebinde seke seke yürürken pis pis sırıttı, kaldırımın kıyısına dişlerinin arasından tükürdü.
Kedi, binaların duvarlarına sürtünerek olabildiğince kaldırımın kıyısından yürüdü. Arada bir durup patisiyle kulağını kaşıyor, yiyecek aramak için yoluna devam ediyordu. Az ilerideki köfteciden nefis kokular geldi burnuna. Dükkânın önüne geldiğinde belli belirsiz bir sesle miyavladı. Dükkâna girmeye hiç niyeti yoktu. Çünkü bir gün önce aynı dükkândan kötü bir olayın acı bir deneyimiyle ayrılmıştı. Karnına yediği tekmenin acısı hâlâ geçmemişti. Tekmeyi karnına savuran pos bıyıklı adam ayağındaki postallara güveniyordu. Her gün bir yığın yiyecek artığını yutan çöp bidonuna da tekme atsaydı ya! Şu insanlar garip yaratıklardı. Gereksinmelerinden fazla olan yiyecekleri çöp kutularına atmayı hüner sayıyorlardı. Hadi kedilerle köpeklere düşmandılar, ya açlık çeken öteki hemcinsleri? Postları delik deşik insanlar da görmüştü. Onlar, sokak kedilerinden daha zavallıydılar. Hiç değilse kedilerin postları sağlamdı. Gerçi sokak kedilerinin tüyleri ev kedilerinkinden daha kirli, daha döküktü ama bazı insanların karınları da boştu, postları da delik deşikti.
Dükkândan, kâğıda sarılmış bir paketle çıkan yaşlı kadın, kedinin karşısında durdu. Önce kedinin başını okşamak için elini uzattı, sonra vazgeçip elini çekti. Kedi, kadından kötülük gelmeyeceğini anlayıp kadının romatizmadan kütük gibi şişmiş ayaklarına dolandı. Kadın, ayağını kediden kurtarıp paketinin ucunu titrek parmaklarıyla açtı, bir lokma ekmek koparıp kedinin önüne attı. Kedi lokmayı kokladı, patisiyle çevirip yeniden kokladı, yemedi. Geri geri gidip, duvarın dibine oturdu, boncuk gözlerini kadına dikip yalandı. Kadın, paketi biraz daha sıyırdı, ekmeğin içindeki köfteden koparıp kedinin önüne attı. Kedi lokmayı koklamadan gövdeye indirdi. Yürüyüp giden kadının arkasından baktı.
Yan sokaklardan birine daldı. Bu ara sokağı çok seviyordu. Çöpçüler haftada bir uğradığı için yiyecek bulması zor olmuyordu. Adım başı bir çöp kutusu vardı. Her ne kadar köftecideki kokuları çöp kutularında bulamıyorsa da karnını doyuracak bir şeyler bulabiliyordu. Gelgelelim, ara sokağın veletleriyle başı dertteydi. İkide bir kuyruğuna paslı tenekeleri bağlayıp boynuna kement atmayı hüner sayıyorlardı. Bir defasında paniğe kapılıp kaçarken boynunu sıkan kement yüzünden az daha boğuluyordu.
Sokağın bitiminde boş bir arsa, daha ileride, binaların azaldığı yerde bir park vardı. Akşamları bu parka insanlar doluşuyor, bir yere geç kalmış gibi hızlı adımlarla yürüyorlardı. Bir çalının dibine siner, önünden aceleyle geçen insanların ayaklarına bakardı. Art arda koşuşup duran bu ayaklara başını bir sağa bir sola çevirip bakarken başı döner, çömelir durumda geri geri gider, bir çalının içinde kendine bir siper bulur, yiyecek torbalarıyla gelen hayvan severleri beklerdi.
Parkta çok kedi vardı. Parkın kedileri yabancı kedileri hiç sevmezler, yiyeceklerini başka kedilerle paylaşmaktan hiç hoşlanmazlardı. Bu nedenle onlardan uzak duruyordu. Arada puntunu bulup bir iki parça yiyecek aşırabilirse ne âlâ! Parkın kedilerine ancak köpeklerin gücü yeterdi. Hele yaşam acemisi yeni doğmuş bir kedinin köpekler karşısında hiç şansı yoktu. Nasıl olsun! Yavru kedi birkaç aya kalmadan kocaman, yetişkin bir kedi olarak, hazıra konmaya alışık köpeklerin yiyeceğine ortak oluyordu. Öyleyse köpek, sokak köpeklerinin yasasını uygulamalı, kediyi daha yavruyken saf dışı bırakmalıydı.
O nedenle park, kedi için pek de tekin bir yer sayılmazdı. Bir yanda parkı sahiplenmiş kediler, bir yanda yiyeceklere ortak olmaya gelen sokak köpekleri, bir yanda hayvan sevmez dayakçı insanlar… Yine de parktaki kedilerin, yiyecek torbalarıyla her akşam kendilerini doyurmaya gelen hayvan severlerin bacaklarına sürtünmelerine imrenerek bakardı.
Boş arsada top oynayan çocukları gördü. Oyuna öylesine dalmışlardı ki kediyi görecek durumda değillerdi. Çöp bidonlarının birinin yanında durup kısa bir süre etrafı kolaçan etti. Çöp bidonlarına dalmadan önce hep böyle yapardı. Herhangi bir tehlike olmadığı kanısına vardıktan sonra bir hamlede bidonun içine daldı.
Bidonda neler yoktu neler… Ezilip yassılmış yumurta kabukları, mısır koçanları, sebze meyve kabukları, kırık ampul, bardak, çanak çömlek parçaları… Ama en çok da ekmek artığı vardı bidonlarda. Çoğunlukla içi yenmiş, dış kabuğu bırakılmış ekmekler… Bazı dilimler yeşil küf bağlamış, bazıları çöp artıklarıyla ıslanmış, parçalanmıştı. Zaten aradığı kokuyu çoktan almıştı. Ekmekleri pençeleriyle iteleyip, dişleriyle, içinde balık kafalarının bulunduğu poşeti çekiştirmeye koyuldu.
Tam rızkını ele geçirmek üzereydi ki yanı başında “pissst” diye bir ses duydu. Anlamını iyi bildiği bu sesi hiç sevmezdi. Ne zaman “pissst” diye bir ses duysa mutlaka başına kötü bir olay gelirdi. Ani bir atakla bidondan dışarı fırladı; az ilerideki elektrik direğinin yanına sinip bidonu gözledi.
Bir kadın elindeki kül kovasını tozu dumana katarak bidona boşalttı. Terliklerini tıkırdatarak evinin bahçe kapısına yöneldi. Kedi, kadının eve girmesini bekleyip yeniden bidona sıçradı. Gri külleri eşeleyerek içinde balık kafalarının bulunduğu poşeti aradı.
Başaramayacağını anlayınca bidondan çıkıp etrafına bakındı. Az ilerideki boş arsanın uzamış otları arasında ne gördüyse, ok gibi fırladı, pençeleriyle avını yakaladı.
Kentte sesler giderek azalmış, sokaklar boşalmaya başlamıştı. Ara sokaklarda birkaç sarhoş konuşması, kimi iş yeri ve atölyelerin gece vardiyasından sokağa taşan makine sesleri, kapısı penceresi kapalı evlerden gelen anlaşılmaz boğuk sesler, kentte hayatın yirmi dört saat devam ettiğini gösterse de koca kent uykuyla uykusuzluk arası bir sessizliğe çekilmişti.
Kedi, gecenin serinliğinde ürperdi. Geceyi geçireceği bir yer aradı kendine. Marketin önüne geldi. Demir kepenk inmiş, çalışanlar çoktan evlerine gitmişti. Tezgâhın altındaki boş kasayı kestirdi gözüne. Usulca yaklaştı. Tam yerini bulduğuna sevinmişti ki suratına bir tırmık yedi. Kaldırıma sıçrarken acıyla miyavladı.
Kendine, geceyi geçirecek başka bir barınak aradı.
*****
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
152 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.