Anasayfa Anasayfa

Çokgendeki yıldız


Zelin Artuğ

“Balkona çıktığımda, gecenin bu saatinde, gözüme ilişen ilk yıldıza bakarken aynı anda aynı yıldıza dünyanın bir yerinde birinin daha baktığı geçerdi içimden.”(Kemal Özer)
Sıcak ortalığı kavuruyordu. Gündüz, güneşi toplayan duvarlar, gece alev alev içeri veriyordu sıcağı. O yaz, bir başka bunaltıcıydı havalar. Elimdeki kitabın sayfaları buharlaşıp uçacaktı neredeyse. Harflerin kolu bacağı, ince belli çay bardağından yoğun olarak çıkıp havada dağılan buhar gibi kopup dağılıyor, anlaşılmaz sözcüklere dönüşüyordu. Konu tam da en meraklı yerinde kalmıştı. Alnımdan çeneme doğru süzülen terimi paketten bir mendil çekip kuruladım, kitabın son sayfasını açıp, başa doğru okumaya başladım. Bir süredir böyle okumayı adet edinmiştim. Sonu baştan görüyor, merakımı yendikten sonra başa dönüyordum. Önceden şarabın tadına bakıp, “Doldur saki!” demekten ne farkı vardı bunun? Sonunun hüsran olacağını bilsek hangi ilişki için zamanımızı boşa harcarız ki şu kısacık hayatta? Sonu getirilemeyen işler, arkadaşlıklar, aşklar ömür törpüsü değil midir? En iyisi sondan başlayıp başa sarmak, koptuğu yerde bırakmak!
Kitaplar da öyle işte… Konu geriye saran film makinelerinden yansıyan görüntü gibi çarpıklaştığında kitabı fırlatıp atmak için iyi bir fırsat yakalarım. O akşam da öyle oldu. Kaldığım yere işaret koymama hiç gerek yoktu. Nasıl olsa, kafamı toparladığımda kitabı baştan okuyacaktım. Işığı söndürüp balkona çıktım.
Sıcak, rutubetli, pırıl pırıl bir yaz gecesiydi. Biraz hava almak istedim. Hamamda hava solumaktan farkı yoktu, vazgeçtim. Serin hava belki de çok ötelerde, ışıl ışıl yanıp sönen yıldızların olduğu yerdeydi.
Gökyüzüne baktım. Okumayı sevenler için harika bir öykü yazılıydı orada. Gemici fenerleri gibi yanıp sönen irili ufaklı yıldızlarda… Yıldızlar, elimi uzatsam tutuverecekmişim gibi yakın göründüler gözüme. Hele biri… Şu en parlak olanı Çoban Yıldızı olmalıydı. Bir başka adıyla Venüs… Kutup Yıldızı’nı aradı gözlerim. Kuzey yıldızı, Şimal yıldızı da deniyordu sanırım. Belki o anda çok uzaklarda bir Çinli de aynı yıldıza bakıyordu, kim bilir? Ming Jié ya da Hui Yin… Adının doğru ya da yanlış yazılmasının, hatta anlamının ne önemi vardı ki? Önemli olan, kültürü, dili, yaşadığı coğrafya çok farklı olan bir başka insanla, birlikte aynı yöne bakmak!
Hadi bakalım. Gökyüzünde uçsuz bucaksız bir ışık deryası var. Düş kurmak için bundan iyi zaman olamaz. Gözlerimden Kuzey Yıldızı’na, yıldızdan Ming Jié’ye haber uçuruyorum. Afrika’da bir siyahinin de bizim baktığımız yıldıza bakma olasılığı olduğunu bilmesini istiyorum. Ming Jié, Afrikalı bir siyahi kadının da bizim yıldızımıza baktığını söylüyor. Kadının adı Yewande imiş. Nijeryalı ailesi, büyükannesinin ölümünden sonra doğan bebeğe “anne geri döndü” anlamına gelen bu adı vermiş. Kim bilir belki de Hausa kabilesinde doğan Ajuji de bizim yıldızımıza bakıyordur. Ajuji adının anlamı “çöp yığınında doğdu” demekmiş. Asıl ilginç olanı da Ajuji’nin de baktığı yıldıza, aynı anda Bill Gates’in de bakıyor olma ihtimali!
Kutup yıldızına bakarken dünya halklarını birleştiren bir barış nişanına baktığımı düşünmüştüm. Şimdi işler biraz karıştı sanki. Bill Gate’in, yıldıza baktığında, çöp yığınında doğan Ajuji’nin ve dünya halklarının sefaletini görebildiğini hiç düşünmüyorum. En çok, pahalı ve parıltılı bir elmas, bir pırlanta görüyordur yıldızda. Yıldızlara bakarak, yalnızca sevgiliye aşk şiirleri yazan birçokları gibi… Aşk şiirleri yazanların, daha doğrusu şiir yazabilenlerin başım üzerinde yeri var. Ama aşk, yalnızca bakanların değil, görenlerin de aşkıysa bir değeri vardır. Küçük Prens’in yazarı Antoine de Saint-Exupéry’nin dediği gibi, “Aşk göz göze bakışmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır” deyişinden yola çıkarak, parlak bir yıldıza bakanların da servetlerine servet katacak bir mücevher değil; dünya düzenini değiştirecek, insanlar arasında barışı, kardeşliği ve özgürlüğü, dünyanın değerlerini hakça paylaşmak için gerekli aydınlanmayı sağlayacak ışığı görmelerini beklerim.
Her neyse… Rus, Fransız, İngiliz, İsviçreli, Japon, Meksikalı, Kübalı… Birçok ülkeden sayısız göz vardı yıldızımıza bakan. Gökyüzü, yıldızla bu gözler arasında sayısız çokgenle doluydu. Kenar ölçüleri eşit olmayan sayısız köşegen… Bu köşegenlerin içinde binlerce, milyonlarca resim çizdim kafamda. Her köşegenin köşesinde bir pencere, her pencerenin ardında bir çift göz vardı. İnsanlar kendilerini duvarların içine, pencerelerin ardına hapsetmişlerdi. Oysa duvarların, pencerelerin dışındaki dünya çok farklıydı.
Bir yıldız kaydı. Yerlerinde sayan irili ufaklı yıldızlar, insan elinin harabeye çevirdiği dünyadan uzakta olmanın rahatlığıyla göz kırptılar. Daha yakında, daha parlak olanları, dik başlı ama ürkek yılkı atları gibi, koyu lacivert gökyüzünde ışıktan yelelerini savurmaktaydılar. Gökyüzünün derinliklerinde, milyarlarca ışık kanatlı göçmen yıldız sürüsü, başka evrenlere doğru kanat çırpmaktaydılar. Samanyolu, bu ışık kanatlıların göç yoluydu.
Acaba çok uzaklarda, yıldız çokgeninin köşelerindeki pencerelerde, benimle aynı noktalara bakan çöp yığınında doğmuş Ajuji, Çinli Ming Jié, Fransız Philippe, Rus Svetlana, İngiliz John da benim düşündüklerimi düşünüyor muydu?
Bunu anlamanın bir yolu vardı. Her zamanki gibi düş kurmak. Dünyanın en ucuz, hatta en bedava ve de en eğlenceli gezilerini, tatillerini, araştırmalarını düş kurarak gerçekleştiririz. Düşlerimiz, hayatın yüzümüze kapadığı bütün kapıları bize açar. Dünyada bunca ilginç yer, tanınası insan, olay varken düşlerimizi dostlarla içilecek bir fincan kahveyle, koyu fes rengi masa örtüsü üzerindeki bir natürmortla sınırlayarak yetinmenin bize ne yararı var? O meyve tabağı, tam tabaktan aşırmak üzereyken, evin annesi gelince, örtünün üzerine bırakılmış gibi duran şu üzüm salkımı belli ki ressamın düşü. Ama masaya fes rengi örtü örten bir annenin yemekten önce yenen meyvenin kendi yaptığı yemekleri sabote ettiği gerekçesiyle ev halkına meyve yasağı koyduğunu düşlemek de benim özgürlüğüm. Demek ki düşlerimizin sınırı yok. “Düşünmek serbest, ifade etmek yasak!” diyen kafalar, düşlerimizi ifade etmeye de sınır koyabilselerdi, bu kadar öykü, bu kadar roman, hatta bu kadar şiir doldurmazdı kitapçı raflarını. Düşlemek serbestken, düşünmeyi yasaklamak, belli ki hakça bir düello yerine, arkadan adam vuranların yöntemi! Yani, “Senin düşünmen yasak! Senin yerine ben düşünür, ben ifade ederim!” Rus ruleti bile bundan daha insaflı görünüyor gözüme. Hiç değilse davayı kazanma olasılığı yüzde elli, orada!
Neyse ki ben düş kuruyorum. Şu çokgeni birleştiren kenarlara birer teleferik yerleştirip, ortak yıldızımızın komşularıyla birbirimize ziyaretler gerçekleştirmek… Böylece Dünya Sağlık Örgütü, istese de istemese de zengin ülkelerin ‘çöp yığınında doğmuş Ajuji’nin ülkesine de eşit sayıda aşı gönderilmesini sağlamak zorunda kalacak. Yok öyle, “Senin geçiş yasağın var” diye insanları tecrit edip, dış ticaretin yollarını işine gelen ülkelerle açmak!
Bir dakika… Düş kurmak serbestti değil mi? Hugo’nun Sefiller’i, Gogol’un Palto’su da düş ürünüydü. Hatta Dostoyevski, “Biz Rus yazarları, hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” derken düş kurmanın gerçekliğine ve düşle ulaşılan gerçekliğe vurgu yapıyordu.
Kuzey yarımküredekiler için Kuzey Kutbu’nu gösteren Kuzey Yıldızı soğuktur şimdi. Yoksa Gogol’un paltosunu da mı alsam yanıma? Ajuji ile karşılaşırsam yıldızda, Gogol’un paltosunu veririm, giyer. Sıcak iklimlere alışık olanlar soğuğa daha dayanıksız olurlar. Çöpte doğan Ajuji, Gogol’un paltosunu giyerse, yalnızca Ajuji’nin sırtı değil, dünyanın sırtı da yere gelmez. Düş kurmanın sınırı yok! İyi ki düş kurmak serbest!
Bazı yıldızlar daha yakın duruyor dünyaya. Her an evcilleştirilmeyi bekleyen yaban tayları gibi soylu ama ürkek ışıklarıyla geceyi aydınlatıyorlar. Henüz bu yıldızlara ulaşamayan insan, içinde yaşadığı doğayı tutsak ederek özgürleştiğini sandı. Belki de doğaya tutsak olduğu, penceresiz mağaralarda yaşadığı dönemlerin hıncını almak istedi doğadan. Doğaya kafa tutmaya, mağaralardan çıkıp, kendinden güçlüye karşı kapalı kapı ve pencerelerin ardında siper almaya başladı. O kadar abarttı ki doğaya kafa tutma işini, yer altında ve yer üstünde kendi varlığı için gerekli olan ne varsa yaktı, yıktı, yok etti. Belki de günün birinde çöplüğe çevirdiği doğa yüzünden, penceresiz sığınaklarda yaşamak üzere mağara dönemine geri dönüş yapacak.
Kutup yıldızına bakıyorum. Göz kırpıyor bana. Az sonra teleferikteyim. Çokgenin köşelerindekilerle yıldızda buluşacağız. Teleferik, dünyanın birçok köşesine uğrayıp ‘aynı anda aynı yıldıza’ bakanları topluyor. Her ırktan, her tondan bir dolu insan, aynı teleferikle dünyaya ışık saçan bir yıldıza doğru yol alıyoruz. Kimse kimsenin dilini bilmiyor ama ilginç bir biçimde çok iyi anlaşıyoruz. Susarak konuşuyoruz. Susarken, dünyayı çepeçevre saran karanlığa değil, yıldızın giderek çoğalan aydınlığına bakıyoruz. Öyle bir aydınlık kaplıyor ki çevremizi, ırklar arası ton farkı yok oluyor. Hepimiz kara, hepimiz sarı, hepimiz Kızıl, hepimiz Beyaz’ız.
Sonunda Kutup Yıldızı’ndayız işte. O kadar yoğun bir aydınlıktayız ki gözlerim kamaşıyor. Yumuyorum gözlerimi. Bir süre gözlerim kapalı, bekliyorum. Sonra yavaş yavaş, aydınlığa alıştırarak açıyorum gözlerimi.
Aydınlık, kendi merkezine doğru toparlanmaya başlıyor. Toparlandıkça önce bir ışık topuna, sonra yavaş yavaş bir ışık yumağına ve giderek bir ışık bilyesine dönüşüyor ve bilye, ışık hızıyla fırlayıp gökyüzündeki yerine çekiliyor. Bütün parlaklığıyla oradan göz kırpıyor. Çöp yığınında doğmuş Ajuji, Çinli Ming Jié, Fransız Philippe, Rus Svetlana, İngiliz John, ayrıca dünyanın herhangi bir yerinde milyonlarca insan ve ben, aynı anda, aynı yıldıza bakıyoruz.
Günün birinde bütün dünya insanlarının kardeşçe, hakça, eşit olarak, dünyanın güzelliklerini paylaşacakları ve yüz yıllar boyu doğaya verilen zararları, birlikte, barış içinde telafi edecekleri umuduyla…
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
154 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.