Anasayfa Anasayfa

Bir köy düşü


Zelin Artuğ

İki gündür sürekli yağmur yağıyor. Toprak ne çok susamış yağmura. Bağ, bahçe, tarlalar bayram etti. Gün ağarırken hamur mayaladım, ekmek hamurundan sacda bazlama yaptım. Mis gibi kokular yayıldı evin içine. Bir bardak çay doldurup pencerenin önüne oturdum, çiçekli basma perdeyi yana çektim, çisil çisil yağan yağmuru seyrediyorum.
Evin önündeki yokuşun üst yanında gece gündüz durmadan akan oluk var. Oluktan akan su hayvanlar su içsin diye yalağa; yalaktan taşan su da akan suyun oluşturduğu incecik bir su yatağından, kıvrım kıvrım, köyün alt başındaki keçi yoluna doğru akar. Kurak havalarda su, pek taşmaz yatağından, ince ince hep akar da yağmur yağmaya görsün. Şuncacık su, çağlayan olur, toprak yola taşar. Kendine çakıllı taşlı toprakta eğri büğrü, inceli kalınlı başka yataklar bulur. Sudan çıkmış sıçana dönmüş kör kedi yokuşun kıvrıldığı yere siner, hem su içer, hem akıntıya kapılmış döne döne ayağına gelen börtü böcek, kurtçuk, ne varsa kısmetinde, hiç birini kaçırmaz.
Köyde ilkyaz yağmurunun tadı bir başka oluyor. Doğa, sanki göçmen kuşların yeni yuvalarını yıkayıp paklıyor. Mis gibi toprak kokusuna, dallarından düşüp tavuklara ziyafet olan dut kokuları karışıyor. Dutlar da bir güzel ki bu yıl, parmak gibi… Yağmur iyice yıkadı dut ağacını. Güneş açınca sergiyi çıkarıp, konu komşuyu da toplayıp dut silkelemeli. Yan komşu Fatması kuruluktan merdivenini çıkarıp dayar duvara, önce duvarın tepesine çıkar, merdiveni çeker bahçesinden, bizim bahçeye uzatır, iner aşağı. Sonrası kolay! Nevber bacı çadır bezinden yaygısını getirir evden, tutarız yaygıyı birer ucundan, gereriz ağacın altına. Fatması dayar merdiveni ağaca, ağacı silkelemek için büyük bir ustalıkla önce merdivene, sonra ağaca tırmanır.
Fatması, on yaşındayken büyük ağabeyinden muhtarın kızına mektup taşırmış. Köyün oğlanları bile yetişemezlermiş ona koşuda. O nedenle ağabeyi kimselere güvenmez, Fatması’nı yollarmış mektuplarıyla. Fatması, muhtarın kızıyla akran değil. Köylü biliyor Fatması’nın ağabeyinin muhtarın kızına yanık olduğunu. Fatması’nı Duriye’nin yanında görürlerse yemezler, içmezler, bu işte bir bit yeniği var, diye muhtara yetiştirirler. Muhtar aksi adam. Konuyu bir anlasa, alır çiftesini, basar tetiğe. Hele de kızlarından biri söz konusuysa, yanlış yapanın vay haline!
Muhtarın evinin bahçesini çevreleyen yüksek bir duvar var. Bahçe kapısından girmek olmaz, gören çok olur. Arkadan dolanmaktan başka çare yok. Duvardan nasıl atlayacak? Fatması onun da kolayını bulmuş. Duvarın dibindeki akasyaya tırmanıp, duvarın tepesine çıktı mı gerisi kolay. Mektup koynunda, sarkıtıyor ayaklarını duvardan, atlıyor bahçeye! Duriye’nin anası bağda bahçede… Ablaları da evlenmişler zaten. Evi Duriye çekip çeviriyor. Ekmek işi, yemek işi, dam süpürme, inek sağma, peynir, yoğurt mayalama işleri Duriye’de… Fatması camı tıkırdattı mı, Duriye’den başkası duymaz.
Fatması o günleri anlatırken çok heyecanlanır. Duvardan nasıl aştığını, muhtarın bahçesine nasıl girdiğini hatırlıyor da, bahçeden çıkmak için o koca duvarı nasıl aştığını bir türlü hatırlayamıyor. “Yoksa bir ağaç da bahçe tarafında mı vardı da tırmanıp duvara erişiyordum?” der durur.
Bahçede derme çatma bir masa var. Eski mutfak kapısına dört tahta bacak çakılmış, boyasız, tek bacağı az kısa, yalpalayan bir masa… Üstünün muşamba örtüsü yıpranmış, rengi deseni solmuş. Yine de tatlı bahçe sohbetlerinin emektarıdır o masa; ondan hiç vazgeçemeyiz. Yağmur, masanın çiçekli muşamba örtüsünü de yıkıyor.
Yağmur dinince tavuklar çıkar kümesten. Badi badi yürüyüp dutun altına gelirler. Dikiş makinesi yavaşladığında, iğnenin masuradan iplik alarak yukarı kalkıp kumaşa inmesini hep tavukların yem yemesine benzetirim. Tavuk yemi kapar, gırtlağından kursağına yuvarlar, yutmasıyla birlikte gaga bir yem daha kapar. Bu arada tavuğun durmadan sağa sola oynayan kafasının iki yanındaki gözleri çevreyi kolaçan eder. Kalın derili, çöp gibi ince ayak parmaklarıyla içe basa basa, dutları ezerek ağacın altında badi badi dolaşırken gurultulu, keyifli sesler çıkarır. Ta ki Nevber bacının torunu ağacın dalından bir Apaçi gibi aşağı atlayıncaya kadar! O zaman kanatlar kocaman açılır, kızıl tüyler havada uçuşur. Tavuk gıdaklayarak, uçmakla koşmak arasında bir telaşa kapılır; yerdeki ezilmiş, rengi dönmüş dutlara basarak feryat figan ağacın etrafında turalar.
Nevber bacının torunu Dilaver de içe basar yürürken. Bir ayağının ayakkabısının topuğu hep eğrilir, koşarken ufaklığın ayağı ayakkabısından hep çıkar. Nevber bacıyı kızdırıp da kaçıyorsa vay haline! Saklar Nevber, ayakkabıyı. Ufaklık yalınayak koşarken ayağına taş, diken batar; çocuk, topal topal, burnunu çekip ağlayarak arşınlar köy meydanını. Bazen sinirinden küplere biner, boyun damarları şişer, basar taşı babaannesinin kapısına. Bazen de taş hedefini şaşar, kediye köpeğe gelir. Köyün kör kedisini taş atıp bu hayta oğlanın kör ettiğini söylerler. Nevber, oğlana her sinirlendiğinde bu kedi üzerinden beddualar yağdırır.
“Kedinin kör gözünden kaçan fare, kulağını yiyesice Dilaver! Babası kılıklı hayta!”
Yağmur dineceğine hızlandı. Koruluğun yanında ince odunlar var ocakta yakmak için. Islanmasınlar diye akşamdan kalın naylon örtmüştüm odunların üstüne. Yağmur damlaları kalın naylona vurdukça, kulağımda noter kâtibinin yazdığı daktilonun sesi… Karşıki evlerin çatılarında yağmur damlaları kırık dökük kiremitlerde sekiyor. Terk edilmiş bazı evlerin damları eskiliklerine, unutulmuşluklarına ağlıyorlar.
Yağmurun dineceği yok sanki. Lastik çizmelerimi ayağıma geçirip bir koşu kümese gideyim. Tavuklar öldü açlıktan, yemlerini vereyim. Eve dönerken biraz da yumurta getiririm.
Kapıyı açmamla, suratıma rüzgârın sert şamarı çarptı. Kapının önündeki taşlıkta yağmur damlaları dans ediyordu. Akşam bir film izledim televizyonda. Haitili kızlar salsa dansı yapıyorlardı kumsalda. Gelsinler bizim köye, yağmur damlalarının taşlıkta nasıl salsa yaptığını görsünler. Gitar ve kastanyel sesleri eşlik ediyor yağmurun sesine. Aslında yok öyle bir şey! Ama düşleyince oluyor. Rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı, kiremitlerin üzerinde tıpırdayan yağmur, rüzgârda kendiliğinden açılıp kapanan bahçe kapısının gıcırtısı… Unutmaya başlamıştım bu güzellikleri. Meğer ne güzelmiş, doğayla iç içe yaşamak!
Bu çizmeleri bir numara büyük almışım. Çamura saplanıp, ayağımdan çıkıyor bunlar. Gözüm bahçede yağmur altında ıslanan el arabasına takılıyor. Onu kuruluğa götürmeli. Yağmurun altında dura dura paslanmış. El arabasını kuruluğa götürmeden önce eve, ocak için biraz odun taşımalı.
Akşamları toplanır, biraz muhabbet eder, Hafize Nene ’den Köroğlu Destanı’nı dinleriz. Nasıl da güzel ezberlemiş koskoca destanı! Her defasında destandan bazı bölümleri anlatır. Hafize Nene’nin okuması yazması yoktur ama derya gibi bir bilgi dağarcığı vardır. Köroğlu Destanı’nı ezbere bilir. Söylediğine göre ona da kendi nenesi ezberletmiş bu destanı. En çok da Köroğlu’nun Bezirgân’a yenildiği dizeleri söylerken hüzünlenir.
“Tütünüm direk direk oldu göğe dikildi/ Namusumuz arımız yere döküldü/ Bir zalıma helal oldu kanımız/ Bir kötüye helal oldu kanımız/ Yeriş yetiş Ayvaz, seni görelim!”
Hafize Nene sözünün tam burasında susar, dertlenir, hemen oracıkta konuya ilişkin bir atasözü ünleyiverir. “Zalımın ekmeğini yiyen, zalımın kılıcını çalar! Ortada bir zalım varsa bilin ki bir başka zalımın itidir, a uşaklar!” der. Bakalım bu akşam, hangi macerasını dinleyeceğiz Köroğlu’nun?
Önceden lazım olur diye alıp bir kenara attığım turuncu bez eldivenler çok işe yaradı. En azından elime kıymık batmıyor çalışırken. Bostana gidip körpelerinden pancar yaprağı alacağım. Uzaktan koyun melemeleri geliyor. Ağılı evlerden uzakta yapmışlar. Ağıllar evlere çok yakın olursa pire, kene, vb. gibi haşaratla uğraşacaktık. Koyunlar nasıl da birbirlerine sokulmuşlardır şimdi. Şimşekten korkar onlar. Bir de gök gürlemesinden…
Eve dönünce Fatması’nı çağırırım. Asmanın uç yapraklarından bir bidon salamura yapmıştım. Yaprak bir de güzelmiş ki su gibi! Fatması açıverir yaprakları, ben de kalem gibi sararım. Aralarına pancar yaprağından da sararız. Komşular gelmeden ocağın ateşini beslerim. Ateş kor olunca sacayağına mavi sırlı çinko çaydanlığı oturturum. Bir güzel çay demlerim. Sacayağının altında, biraz patlıcan, biber, biraz da taze patates közlerim. Sofranın üstüne bakır siniyi; sininin ortasına da sarma tenceresini oturturum. Hepimizin nenesi, köyümüzün bilgesi Hafize Nene bayılır yaprak sarmasına.
Hafize nene, köyün sesli tarihidir. Akşama komşular gelsin, Hafize Nene söz verdi, bize bir başka ‘destan’dan da söz edecek. Henüz çocukken, Atatürk’ü Zonguldak’ta, rıhtımda köylülerle karşılamaya gittikleri günü anlatacak. O, Ata’yı hep anlatır. Biz, hiç bıkmayız dinlemekten. Nene, Ata’yı anlatırken çocukluk yaşına geri döner, coşar da coşar! Anlatırken, Hafize Nene’nin yaşlılıktan feri kaçmış gözleri ışıl ışıl parlar; dimdik olur, gençleşir nene! O coştukça biz de coşarız.
Köyde dağ taş, Mustafa Kemal olur!
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Gööçmen)
186 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.