Anasayfa Anasayfa

Kuşatma


Zelin Artuğ

Fikret, metal çerçeveli gözlüklerinin ardından okumakta olduğu gazetesini katlayıp cebine koydu. Gözlerini vapurun penceresinden görünen kıyılara çevirdi. Gülhane parkı, kente inen sisin arasından hayalet gibi kımıldıyordu karşı kıyıda. Yıllardır içli dışlı olmuştu bu manzarayla.

İlk kez bir kızın elini, Gülhane parkında, birlikte semaverle çay içerlerken tutmuştu. Yemyeşil gözleri vardı kızın. Bukleli, kulak hizasında kısa saçlarının bir buklesi alnına düşmüş, saçının ardından utangaç bir bakış atmıştı Fikret’in yüzüne. Elini usulca çekmiş, kalkmıştı masadan. Kız kalkınca Fikret de kalkmış, cebindeki son yirmi lirayı masaya bırakmış, kızı kaçırmamak için ya da kız kendisini cimri sanmasın diye, paranın üstünü beklememişti. Hiç konuşmadan birlikte parktan çıkmışlar, Sirkeci tren garına kadar yan yana yürümüşlerdi. Kız, peronda da tek kelime etmemiş, çantasından pasosunu çıkarıp elinde evirip çevirip durmuştu. Tren perona yaklaşınca, hiç konuşmadan trene atlamış, Fikret’e bakmadan, öte yandaki pencerelerden birinin önüne oturmuştu. Tren hareket edip de rayların üzerinde kaymaya başladığında, Fikret’in hayatının ilk aşkı da daha hayatına girmeden, elinden kayıp gitmişti böylece.

Vapurun deniz üzerindeki manevrasıyla, pencerenin dışındaki İstanbul, tıpkı panoramik bir fotoğraf gibi dönmeye başladı. Manzaranın değişmez aktörleri martılar, çığlık çığlığa vapura eşlik ediyorlar, güverteden atılan simit lokmalarını havada kapıyorlardı. Ne zaman bir vapur düdüğü duysa, hayvanat bahçesinde gördüğü filin bağırtısı geliyordu aklına. Bu vapur düdüklerinin de dili olduğunu okumuştu bir dergide.  Bir kısa düdük;  “rotamı sancağa değiştiriyorum”, iki kısa düdük; “rotamı iskeleye değiştiriyorum”,  üç kısa düdük; “makinalarım tornistan çalışıyor,” altı veya daha fazla düdük, “denize adam düştü!”

Bir kısa düdüğe bakılırsa vapurun rotası sancağa değiştirilmiş olmalıydı. Bir an aklına bir muzırlık geldi. Şimdi kalkıp denize atsa kendini… “Vapur düdüğü” altı kez öter miydi?

Fikret, vapurdaki yolculara şöyle bir göz attı. Yıllardır vapura biner, ara sıra kendisi gibi vapuru kullanan başka yüzlere rastladığı olurdu. Ama son yıllarda bir gördüğünü bir daha görmez olmuştu. Koskoca İstanbul gibi, yıllar içinde vapurlar, otobüsler, tramvaylar da yolgeçen hanına dönmüştü. Bulgarca, İngilizce, Çince, Arapça konuşanlar, garip kılıklarıyla kostümlü baloda gibi dolaşanlar, asık suratlı, yorgun argın insanlar görür olmuştu. En çok da Türkçe konuşanlar canlarından bezmiş görünüyorlardı. Ana dili Türkçe olanlar, kendi dilleriyle konuşurken hep fısıltıyla konuşuyorlar; ama yabancılarla yabancı dilde, özellikle de İngilizce konuşurken onlar da coşuyor, yarım yamalak İngilizce sözcükler havalarda uçuşuyordu.

Tam karşısında oturan gri paltolu, siyah yün bereli, tıknaz adamı daha önce de görmüş olabileceğini düşündü. İri ve biçimsiz burnuyla, suratında iki siyah düğme gibi parlayan küçük gözleri ve ekşi suratıyla kavgacı bir adama benziyordu. Hani, saati sorsan suratına parlayacak gibi! Patates burnuna ve kocaman kulaklarına bakılırsa metalik, kalın bir sesi olmalıydı. Hani kalın bir künkün öteki ucundan konuşuyormuş gibi, yankılı bir ses… Bunu öğrenmenin yolu, adama saati sormaktı. Ama Fikret bunu hiç denemedi. “Vapurun düdüğü altı kere çalacak mı?” merakını yenmek için denize atlaması ne kadar saçmaysa, adamın ses tonunu öğrenmek için ona saati sormak da o kadar saçmaydı işte! Hayatının yarısı yollarda geçen birinin, yolları biraz olsun kısaltmak, ikide bir tıkanan trafiğe katlanmak için böyle saçmalıklar düşünmesi pekâlâ hoş görülebilirdi.

Gazetesini cebinden çıkarıp, üçüncü sayfaya göz gezdirmeye başladı. Sayfayı çevirirken, karşısındaki patates burunlunun kafasını ördek gibi öne uzatıp, gazetenin kendine dönük sayfasındaki haberleri okumaya çalıştığını gördü. Fikret bunu görmezden geldi. Hatta sayfayı çevirmekten vazgeçip başa dönerek, üçüncü sayfada okuduğu haberleri yeniden okumaya ya da okurmuş gibi yapmaya başladı. Neden? Patates burunlu, merak ettiği haberleri rahatça okuyabilsin diye… Sayfayı çevirip adamın okuduğu yazının yarım kalmasına neden olmak ayıp geldi Fikret’e.

Bir defasında İstanbul’dan İzmir’e otobüsle yolculuğu sırasında, otobüste yanında oturan hiç tanımadığı adamın, omzuna başını devirip horlamasına da sesini çıkarmamış, yolculuğunun bir iki saati karabasana dönmüştü. Gazetesini kıpırdatmadan elinde tutarken İzmir yolculuğundaki yüce gönüllülüğünü düşündü. Bazıları “enayilik” diyordu böylesi gereksiz özveriye! Pek de haksız sayılmazlardı hani. Saygısızlığın da hadsizliğin da sınırları olmalıydı.

Adamın beleş gazete okuma davranışı, yanında oturan kısa, fırça saçlı, deri montlu adama da bulaştı. Yalnız, fırça saçlı haberleri içinden okusa da dudaklarını kıpırdatarak okuyor, böylece namaz dualarını dudaklarını kıpırdatarak okuyan yaşlılar gibi, okuduğunu iyice sindirmiş oluyordu.

Fikret, dudak okuyan biri olsaydı, gazetenin birinci ve üçüncü sayfalarını aynı anda okuyabilirdi bu durumda. Üçüncü sayfayı kendi gözüyle, birinci sayfayı da fırça saçlının dudaklarından okudu muydu, Ginnes rekorlar kitabında yerini alırdı. Bunu düşünüp gülümsedi.

Patates burunlu, Fikret’in gazetesini okumaktan vazgeçip arkasına yaslandı. Bu arada Fikret’in arkasında ayakta dikilen yolculardan biri daha gazete okumaya ortak çıkmıştı. Fikret adamı fark etse de bozuntuya vermedi. Solundaki adam da gözlerini sağa kaydırmış, Fikret’in gazetesine bakıyordu. Mesafe sorunu olmasa bile, o açıdan okuması zordu. Fikret bir an kendini Kızılderililerin kampında direğe bağlanmış, etrafında zılgıt çekip dans eden baltalı adamlar tarafından kuşatılmış bir tutsak gibi hissetti. ‘Patates burunlu Kızılderili şefi’ tutsakla ilgilenmiyor, bakışlarını vapurun penceresinden dışarı dikmiş, karşı kıyılarda beyaz bir duman, yeni bir haber arıyordu sanki.

Fikret, bu kuşatmadan kendini kurtarmanın bir yolunu aradı. Gazeteyi katladı, “ Ben okudum. Belki siz de okumak istersiniz.” dedi, solundaki adama verdi. Adam, eline tutuşturulan gazeteyi geri çeviremedi, memnuniyetsiz bir suratla teşekkür edip aldı. Fikret kalktı, pencere kıyısındaki az önce boşalan yere oturdu. Orada oturan genç kız kalkıp ayakta dikilen uzun saçlı, atkuyruklu gencin yanına gitmiş, sarılıp öpüşmüşler, ayakta muhabbetlerini sürdürmekteydiler. Belli ki vapurda buluşmak için sözleşmişler, birbirlerini ancak bulabilmişlerdi. Delikanlı, kızın saçlarını okşuyor, arada bir sırık boyuyla eğilip kızın burnuna, yanaklarına birer öpücük konduruyordu. Kız da ayaklarının üzerinde yükselip delikanlının kulağına bir şeyler fısıldıyor, birlikte gülüşüyorlardı.

Fikret, Gülhane parkında elini tuttuğu yeşil gözlü kızı anımsadı. Elini masumca tuttuğu halde onu bir sapık yerine koyan ve kaçarcasına kendisini terk eden o kız nerelerdeydi acaba? Devir değişiyor, Fikret yaşlanıyordu. Hatta epeyce yaşlanmış sayılabilirdi. Gazetesine ortak çıkan patates burunlu gibi o da genç sayılmazdı. Yeni kuşak pek gazete okumuyordu. Artık vapur, cep telefonlarına yumulmuş, dünya yansa umuruna girmeyecek insanlarla doluydu. Otobüsler, metrobüsler, tramvaylar, parklar, çardaklar, evler, sokaklar… Her yerde cep telefonları vardı.

Fikret, vapur iskeleye yanaşırken, iskelede bekleşen insanlara, boş şişelerin, naylon poşetlerin dalgalandığı denize, Orhan Veli’nin artık örselenmiş, yorulmuş İstanbul’una baktı. Usta şair “cep delik, cepken delik/ kol delik, mintan delik/ yen delik, kaftan delik/ kevgir misin be kardeşlik !” derken, o günlerde bozuk para sığacak kadar bir cep deliğinden söz ediyordu. Usta günümüzde yaşıyor olsaydı, cepteki onarılamaz, iflâh olmaz delikleri nasıl anlatırdı acaba? Yoksa “kelimelerin kifayetsiz” olduğunu söyleyip “anlatamıyorum” mu derdi?

Fikret’in, gazetesini eline tutuşturduğu adam gazeteyi katlayıp büktü, yandaki çöp kutusuna tıkıştırdı, cep telefonunu çıkardı; gelen mesajları okuyarak kalktı, çıkışa doğru yönelen kalabalığın arasına karıştı. Martılar her zaman yaptıkları gibi vapurun tepesinde döne döne, vapurdan inenleri çığlıklarıyla uğurluyorlardı. Fikret’in kulaklarında Orhan Veli…

“Kuşlar geçiyor, derken /Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.”

Fikret de kalktı. Vapur iskeleye yanaşmıştı. Teni güneşten iyice yanmış işçi, cüssesinden beklenmeyen bir çeviklikle halatı kıyıda bekleyen çımacıya attı. İskeledeki çımacı halatı babaya ustalıkla doladı. Acelesi olanlar rampanın uzatılmasını beklemeden atladılar. Fikret, kalabalığın arasında, küçük adımlarla rampaya doğru yürürken aklında yine Orhan Veli…

“Kimimiz dümen tutar mavnalarda / Kimimiz çımacıdır halat başında!”

Fikret, vapurdan inip de Tahtakale’ye yollandığında, gün öğleye yaklaşıyor, kalabalık çığ gibi çoğalıyor, asıl kuşatma şimdi başlıyordu.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

107 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (8 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.