Anasayfa Anasayfa

Kral öldü, yaşasın kral!


Zelin Artuğ

Saat gecenin on biri… Gün boyu rüzgâr ağaçların dalları arasında ıslık çalıp durmuş, bahçelere gece çökünce etekleriyle çatıların üzerini yalayıp, bacalardan çıkan isli dumanı da ardına takarak kasabayı terk etmişti. Kuru bir ayaz gelip yerleşmişti evlerin duvarlarına, kapılarına, pencere kıyılarına.
O akşam Ali yalnızlığını bastırmak için gazetesinin tümünü okumuş, okuyacak yazı kalmayınca gazetedeki bulmacayı çözmeye koyulmuştu. Bahçe kapısı önce gıcırdayarak açıldı, sonra sertçe kapandı. Ali, kapının sesiyle irkildi, okuduğu gazeteyi katlayıp bir kenara attı, pencereyi açıp baktı. Buz gibi gece ayazı yaladı yüzünü. Bu saatte kim gelebilirdi ki? Evin kapısına doğru ağır adımlarla yürüyen pejmürde kılıklı adamı tanıyamadı. Yan evde oturan komşulara gelmiş olabilirdi; ama adam Ali’nin kapısına yöneldi. Çocukların başına bir şey mi gelmişti acaba? Ali pencereyi örtüp kapıya koştu. Gölge, zili çalarken Ali kapıyı açmıştı bile. İki adam, kısa bir süre bakıştılar. Ali, bakışlarından tanıdı okul arkadaşı Naci’yi.
Edebiyat Fakültesinde birlikte okumuşlar, okuldan sonra yolları ayrlsa da birkaç kez karşılaşmışlar, ayaküstü konuşmuşlardı. Ali, Naci’ye telefon numarasını ve adresini vermiş, evini tarif etmişti. Naci, okuldayken çok zeki ve atılgan bir gençti. Boykotlarda, protesto yürüyüşlerinde hep ön sıralarda olurdu. Ali ise okul bittikten sonra özel bir okulda Edebiyat Öğretmeni olmuş, aynı okulda İngilizce Öğretmeni olan Ayfer’le evlenmiş, çoluk çocuğa karışınca Naci’yi aramaya pek fırsatı olmamıştı. Daha sonraları, Naci de Ali’yi aramaz olmuştu. Ortak arkadaşlarından biri, Naci’nin siyasi faaliyetlere katıldığı gerekçesiyle birkaç kez tutuklandığını, işkence gördüğünü falan söylemişti, ama son olarak Naci’nin nerede olduğundan, neler yaptığından kimsenin haberi yoktu.
Bir anlık şaşkınlığını atlatınca hemen geri çekildi, arkadaşının içeri geçmesi için ona yol verdi. Naci bir milim bile kımıldamadı yerinden. Çevresinde derin kırışıklıklar olan mavi gözlerini dikmiş, dikkatle Ali’ye bakıyordu. Ali, “Girsene yahu! Donmuşsun soğuktan, geç hadi, geç!” dedi, arkadaşını kolundan tuttu, içeri çekti. Naci, mavi gözlerini arkadaşının koluna yapışan eline dikti, kolunu silkeleyip Ali’nin elinden kurtardı, içeri girdi. Ayakkabıları çamur içindeydi. Ali hemen vestiyerin üst rafından bir çift terlik aldı, arkadaşının önüne koydu. “Çıkar ayakkabılarını, rahat et!” dedi. Naci, Ali’ye derin bir kuyunun dibinden bakarmış gibi çaresiz bir bakış attı, düğümünü çözmeden ayakkabılarını çıkardı, terlikleri giydi. “Paltonu alayım” diyen Ali’yi duymadı bile. Elleri cebinde, rengi solmuş, kolu ek yerinden sökülmüş, içinden beyaz telası görünen paltosunun eteklerini savurarak kapısı açık salona yöneldi.
Ali, arkadaşını yönlendirmekten vazgeçti. Hiç kimseye kaptırmadığı koltuğuna Naci’nin oturmasına ses çıkarmadı. Bir ara “İstersen paltonu çıkar, yoksa dışarda üşürsün” demeyi düşündü, sonra vazgeçti. Bu saatte geldiğine göre, Naci yatılı kalmayı düşünüyor olmalıydı. Böyle söylerse, “git” demiş gibi olur, arkadaşı alınabilirdi. Sustu. Bir süre, ikisi de suskun kaldılar.
Yine, ortak arkadaşlarından duyduğuna göre Naci okuldaki başarısını okuldan sonra pek sürdürememiş, denediği işlerde pek dikiş tutturamamıştı. Elinden kitap düşmez, çok okur, ateşli tartışmalara girer, polemiğe bayılırdı ama hiç kimse belinde silah taşıdığını görmemişti. Naci, okuldayken mavi gözlü, gür, kıvırcık saçlı, yakışıklı bir oğlandı. Ali, bir türlü şekle girmeyen fırça gibi sert, düz saçlarını aynada gördükçe hep Naci’nin kaşının üzerine düşen kıvırcık perçemine özenirdi. Ne olmuştu bu yakışıklı delikanlıya? Gözlerinin feri kaçmış, boş boş bakıyordu. Göz akları kıpkırmızı kılcal damarlarla doluydu. Yüzünde, uykudan yeni uyanmış, uykusuna kanmamış insanların rehaveti vardı. Gözaltı torbaları ve göz kıyısındaki kırışıklarla ve yılların yüküyle, omuzları çökmüş bir ihtiyar oturuyordu sanki karşısında.
Ev sahibi olarak, sessizliği bozan yine Ali oldu. “Nasılsın? Nerelerdeydin bunca zaman?” diye sordu. “Senin haberin yok mu? Amerika’daydım ben. Hatta yine yol göründü gibi, dönmem için ısrar ediyorlar” dedi, tek elini yumruk yapıp tırnaklarına baktı. Ali’nin gözleri de Naci’nin eline kaydı. Tırnakları uzamıştı, kirliydi. Bir elinin tırnağıyla öteki elinin tırnağını kurcalamaya başladı. Ali, rahatsız olduysa da belli etmemeye çalıştı. “İyi ki Ayfer yok evde, böyle sahneler onu zıvanadan çıkarır” diye geçirdi içinden. Kısa kısa öksürdü, konuştu:
“Ayfer, yani benim hanım, çocukları da aldı, kayınvalidelere gitti. Çocuklar, bu hafta sonu anneannelerinde kalmak istediler. Boşnak, benim kayınvalidem. Boşnak böreği yapacakmış. Börek lafı duyunca koşa koşa giderler. Ben de iki gün dinlenip kafamı boşaltıyorum evde; bana da iyi geliyor yalnız kalmak. Naci, sen neler yaptın? Evlendin mi? Çoluk çocuk var mı? Anlatsana.” Naci kafasını kaldırıp Ali’ye uzun uzun baktı. Sonunda konuşmaya karar verdi.
“Covid 19’un kökünü kazımaya geldim, buraya. İşim bitince döneceğim. Sam Amca bensiz yapamaz!” dedi. Ali şaşkınlıkla “Anlamadım!” dedi. Naci sözlerini sürdürdü: “ Doktorlar bu işin üstesinden gelemezler. Diplomaları yok. Tıp Fakülteleri artık diploma vermiyor. Diploma için kuşe kâğıt gerek, yaldızlı mürekkep, cam, çerçeve… Ne gerek var bu kadar israfa? Hem daha çok iş var. Emir büyük yerden! İslam Zirve Konferansı Başkanı seçildiğimden beri yemek yemeye bile zamanım olmuyor. Aslında toplantıdan sonra şerefime yemek de vermişlerdi ama yemeğe kalamadım. Yoksa buraya geç kalırdım. Haydi, sırtına paltonu geçir de yemeğe gidelim. Çin restoranı vardır değil mi yakınlarda?”
Ali’nin aklı iyice karışmıştı. Bir an arkadaşının numara yaptığını düşündü. İyi de…numara yapan biri neden böyle pejmürde dolaşsın ki ortalarda!? Ya Naci’nin gözleri? O boncuk gözler sanki ölmüş de mumyalanmış bir firavunun açık kalmış gözleri gibi bakıyordu! Naci boş gözlerle Ali’ye bakarken, Ali de acıyan bakışlarla Naci’yi süzüyordu. Naci birden ciddileşti bu bakışlar karşısında. “ Ben zaten anlamıştım!” dedi hışımla. Ali sordu: “Neyi anlamıştın?” Naci, alnına düşen kıvırcık perçemi eliyle geriye attı, “ Senin aşıyı bulduğunu söylediklerinde hiç inanmamıştım onlara. Bu senin işin değildi, belliydi zaten. Bizzat kendi gözlerimle görmek istedim. Çayı bile demleyemedin sen. Aşı mı bulacaksın?”
Ali fırladı yerinden, “Çok özür dilerim, konuşmanı bölmek istememiştim. Hemen şimdi mutfağa gidiyorum, çay demlenirken ufak bir atıştırmalık hazırlayıp hemen geliyorum” dedi. Mutfakta kendini toparlamaya çalıştı. Hızlıca düşündü. Naci’nin psikolojik yardıma ihtiyacı vardı. Bu yardımı ancak konuya hâkim uzman doktorlar yapabilirdi. Onun yapacağı tek şey, şimdilik karşısında bütün zavallılığıyla oturan adama yiyecek bir şeyler getirmek, sonrasında onunla konuşacağı her lafı ölçüp biçerek konuşmak ve durumu biraz daha idare edebilmekti.
Az sonra elinde bir tepsiyle salona geldi. Çayın yanında peynirli, domatesli iki tost da vardı. Naci, başını koltuğun arkalığına devirmiş, yorgunluktan uyuyakalmıştı. Gece yarısı aklını yitirmiş biriyle baş başa kalmak, Ali’yi iyice ürkütmüştü. Tepsiyi masaya bıraktı. Usulca dışarı çıktı, ayaklarının ucuna basarak yatak odasına yöneldi, kapıyı kapadı, sesini olabildiğince alçaltarak hastaneyi aradı ve adres verip acilen bir ambülans yollamalarını istedi.
Salona döndüğünde, Naci gözlerini kocaman açmış, karşı duvara bakıyordu. Naci’nin yanına sehpayı yaklaştırdı, çay tepsisini sehpaya koydu. “Hadi ye biraz, çayın yanında tost iyi gider” dedi. Naci birkaç lokmada tostun birini mideye indirdi. İkinciyi de bitirmişti ki kapının zili çaldı. “Birini mi bekliyordun?” diye fırladı ayağa. Ali kalktı, arkadaşının elinden tuttu “Haydi, araba geldi, Çin restoranına gidiyoruz” dedi.
Naci iki sağlıkçı tarafından ambülansa bindirilirken bağırıyordu: “Sen okulda da böyle sinsiydin! Bir kere bile kopya vermedin! Ben kimseyi öldürmedim! Nereye götürüyorsunuz beni? Hepinizi hapse attıracağım! Hepinizi tutukluyorum! Ben İslam Zirve Konferansı Başkanıyım! Bütün Ortadoğu benden sorulur! Avukatınız gelinceye kadar konuşmak zorunda değilsiniz! Beni böyle yaka paça götürdüğünüze pişman olacaksınız!”
Ali, evinin kapısında taş kesilmiş, göz pınarlarını zorlayan gözyaşlarına engel olmaya çalışırken dişlerini sıkmış, “Haksızlık bu!” diye mırıldanıyordu. Toplum bir bireyini daha acımasızca yok etmişti işte. Bir birey daha, hayatın travmalarına karşı gerçeklikle bağını kopartarak kendini savunma yolunu seçmişti. Bundan böyle hayata karışsa da insanlar Naci’ye gülecek, bir takım kendini bilmez densizler onunla dalga geçecek, onu konuşturup aptalca eğlenecek, ama bu durumun nedenleri üzerine asla kafa yormayacaktı.
Ambülansın kapısı kapanıp araç hareket ettiğinde Naci gençliğindeki protesto yürüyüşlerindeki gibi slogan atıyordu. Ama bu defaki sloganı Hamlet’tendi.
“Kral öldü!.. Yaşasın kral!”

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

106 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.