Anasayfa Anasayfa

Can erikleri


Zelin Artuğ

Çalışanlar iş yerlerinde, sıfırı tüketmiş, üstüne bir de trafik çilesi çekip evlerine kapağı zor atmışlardı. Kent derin bir yalnızlığın içine gömülmüştü. Sokaklar neredeyse bomboştu. Kolay kazanmış olmanın yolunu bulmuş olanlar, belli semtlerdeki eğlence mekânlarına doluşmuş, sokaklar yersiz yurtsuz evsizlere, sokak çocuklarına ve cılız sokak hayvanlarına kalmıştı. Büyüklü küçüklü yapılar, otobüs durakları, kaldırım taşları, köşe başındaki asırlık çınar ağacı, kepenkleri kapalı mağazalar derin bir uykudaydı.
Gecenin içinde yankılanan tek tük köpek ulumaları, hayatı umursamayan bir iki sarhoş, yoksul mahallelerin derme çatma evlerinden gelen kavga sesleri, varoş mahallelerin pencerelerinden sokağa taşan arabesk şarkılar, uyuyan kentin sayıklamaları gibiydi. Anayoldan art arda geçen araçların motor sesleriyle kent, yemeği fazla kaçırmış iri yarı bir adam gibi horlayıp duruyordu.
Sokak lambalarının solgun ışıklarıyla aydınlattığı kaldırım taşlarında ıslak parıltılar dalgalanıyordu. Biraz önce aniden bastıran yağmur, yine aniden dinmiş, kaldırım taşları ışıklı aynalara dönüşmüştü. Üst üste yığılmış kibrit kutularını andıran Toki evlerinden birinin alt kat pencerelerinden yaşlı bir kadın dışarı uzandı; beyaz tülbentli başını havaya dikip karanlık gökyüzüne baktı. Kafasını çevirip içeriye seslendi: “Naciye, yağmur yok, bulut geçti zaar! Toplama çamaşırı, kurusun!”
Uyuyan kentin dar sokaklarından birinde zayıf bir adam gölgesi belirdi. Yürürken karanlıkları seçmesine bakılırsa, bir şeylerden saklanıyor olmalıydı. Gölge, elleri cebinde, sokağın ana caddeyle birleştiği köşe başına kadar yürüdü. Başını yukarıya kaldırıp bir süre gökyüzüne baktı. Gökyüzünde tek bir yıldız yoktu. Göğe doğru uzanıp, karanlık perdesini yırtmak, yıldızları bir bir elleriyle tutup dışarıya çıkarmak, sonra hepsini kaldırım taşlarına çarpıp kırmak istedi. İnsanlarla bir alıp veremediği yoktu. Sonunda bütün insanlar kötü bir senaryonun oyuncularıydı. Yönetmen hangi rolü vermişse o rolü oynuyorlardı. Bu senaryoda onun rolü, üniversite diplomalı bir işsizdi.
Sanat Tarihi okumuştu. Ülke yönetiminde söz sahibi kimselerin sanata tükürdüğü, yakın tarihi görmezden gelip tarihte de geriye doğru çağ atladıkları, tarihsel kalıntılardaki fresklerin gâvur diye gözlerinin çakıyla oyulduğu bir coğrafyada, sanatın tarihini okumanın kime ne yararı olabilirdi ki?
Gökyüzü kapkaraydı. Aç insanlar yararına verilen açık hava konserlerini tüm parlaklığıyla izleyen kutup yıldızı, ikiyüzlüydü, acımasızdı. Onun çocukları evde açken, bulutlara gizlenip ortaya çıkmamak ikiyüzlülük değildi de neydi?
Gölgenin yüzüne sokak lambasının ışığı yansıyordu. Gözlerinde umutsuzluğun, yalnızlığın, çaresizliğin ifadesi vardı. İşsizliğini, açılığını umursadığı yoktu! Ama ya iki çocuğu? İki yaş vardı aralarında. Biri dört, öteki altı yaşındaydı. Hele küçüğünün iki minik eliyle babasının avcunu açıp boş avcuna bakması… İş bulup da çalıştığı günlerde, akşamları çocuklar için cebinde sürpriz yumurtalardan olur, iki avcuna birer yumurta alır çocuklara sürprizleri seçtirirdi.
Babaları işini kaybettiğinden beri, anneleri arada bir sürpriz yumurta biçiminde un helvası yapıyordu onlara. Ne var ki un helvasının içinden sürpriz oyuncak çıkmıyordu. Büyük, vazgeçmişti babasının avcunu açtırmaktan; ama küçük, akşamları sürpriz yumurta bekliyordu.
Bir defasında üst kattaki komşu bir tabak can eriği getirmiş, “Köyden babam getirmiş, buyurun afiyetle yiyin” diye tabağı kapıdan uzatıp dönmüştü. Çocuklar çok sevmişlerdi eriği. Anneleri “Erik dişimi kamaştırıyor” demiş, tadına bile bakmamıştı. O da eriği sevmediğini söyleyip kitabını almış, kanepeye uzanmıştı.
Gölge, boğazına tıkanan düğümün genzini yaktığını hissetti. Gözpınarları, ıslak kaldırımın taşları gibi iki küçük ışıklı aynaya dönüştü. Dişlerini olanca gücüyle sıktı. Ağlamayı onuruna yediremiyordu. Ona böyle öğretilmişti. Beş ekmek parasına ceketini satalı on gün olmuştu. İnce gömleğinin altından beri sırtından bir ürperti dalgası geçti. Çocuklarının yerine de üşüyüp ürperebilseydi keşke. Çocuklarının sırtı pek, karınları tok olsun istedi. Ama açlardı, üşüyorlardı.
Çalmak kitabında yazmıyordu. Açlıktan ölmeyi yeğliyordu. Tek umut çöp kutularındaydı. Her gece, kent uykuya dalınca ruh gibi, gölge gibi sokağa çıkıyor, her defasında çöp kutularını karıştırmaktan vazgeçip geri dönüyordu. Çöpte yiyecek arayacak kadar çaresiz, çöpü karıştıramayacak kadar gururluydu. Doğu Roma yani Bizans Sanatı öğretilmişti de, çöpte yiyecek arama öğretilmemişti ona.
Bu işkenceden kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Bütün gün iş aramaktan, suratına kapatılan kapılardan bıkıp usanmıştı. Ama üç gündür açtı. Gücü tükenmeye başlamıştı artık. Gerçek tüm çıplaklığıyla ortadaydı. Çözüm yoktu. Koskoca kentte hiç kimsenin fark etmediği ya da fark etmek istemediği minicik bir noktaydı.
Gün ışıdığında hamalların arasına karışıp şans eseri bir iş koparabilirse bir iki günlük dayanma gücü daha kazanabilirdi belki. İçinde bir umut ışığı belirdi. Rıhtıma doğru yürüdü. Her defasında iş kalmadığı söyleniyordu. İlk giden o olacaktı. Bu defa başaracaktı. Çocukları için başarmalıydı en azından.
Sabah olmak bilmiyordu. İskele merdivenine ilişip öylece sabahı bekledi. Aylarca, yıllarca, asırlarca bekledikten sonra sabah oldu. Sefere çıkacak motora yanaşıp “ Taşıyalım mı abi?” derken yüreği yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. “Taşı bakalım!” deyip sırtına yüz kiloluk sandığı koyduklarında sınırsız bir sevince kapıldı. Çocuklarına ekmek alabilecekti. Zeytin de peynir de alacaktı. Patates ve kuru soğan da alacaktı. Parası artarsa iki yüz elli gram da can eriği alacaktı çocuklara.
Birden sırtındaki yük tonlarca ağırlaştı. Dizlerinin kemikleri kıkırdağa dönüştü sanki. Göğsüne saplanan ağrıyla olduğu yere çöküverdi. Sonsuz karanlıktan önce son kez çocuklarını gördü. Eriklerini tuza batırıp çatır çatır yerken gülümsüyorlardı.
Adamı morga götürürlerken ölüm raporuna şöyle yazdılar: “Kalp yetmezliğinden ölmüştür.”
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
112 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.