Anasayfa Anasayfa

Bu kavga hiç bitmez


Zelin Artuğ

Sabahları kaldırımın kıyısında bir hayvan leşi gibi duran çöp bidonunun yanından geçerim. Kavganın merkezi tam da bu noktadır. Ne kavgası mı? Ekmek kavgası! Dünyanın bütün coğrafyalarında yüzyıllardır süren, bir gün son bulacağını asla aklımıza getiremeyeceğimiz ekmek kavgası.

Çocukluğumda okul yolu üzerindeki fırının önünden geçerken bütün çevreyi sarıp sarmalayan o taze ekmek kokusunu hiç unutmadım. Okul çıkışında acıkmış olurduk. Okul servisine ağaç dallarındaki kuşlar gibi cıvıltılarla yürürken, etrafımdaki öğrenci kalabalığının ekmek kavgası için okullara yollandığı hiç aklıma gelmezdi. Ekmeği eve baba getirir, ekmeğe katık olan yemekleri anne yapardı. Dişleri olmayan küçük kardeş ekmeğin içini yer, dişleri dökülmüş dedelerle nineler de yumuşasın diye ekmeği çorbaya doğrarlardı. Bizim evde de, komşu evlerde de hal böyleydi. Herkes dişine göre ekmek yer, ekmek kavgası olmazdı.

 

Sabahları yanından geçtiğim şu hayvan leşi gibi yol kıyısında duran çöp bidonunu unuttuğumu sanmayın. Ekmek kavgasının merkezidir o çöp bidonu. Önce tekir kedi gelir, bir iki kez dolanır koca kasanın etrafında. Ringde hasmının çevresinde dolanan boksör gibi ardını arkasını kollayarak yürür. Hasım birden bidonun içinden fırlar, bizim tekire doğru bir atak yapar. Bizimki tortop olur, kasayı arkasına siper edip geri geri çekilir. Hasım, parlak, simsiyah tüylü bir kedidir. Tüylerini kabartıp, kaldırımın ortasına oturur, ağıta benzer bir mırıltı tutturur. Tekirle sağanak öncesi yağmur atıştırması gibi karşılıklı mırıltılarla atışıp dururlar. Kaldırım trafiğine aldırmaz kara kedi. Sokak kedisidir sonuçta. Tekme, taş yemeye, köpeklerle dalaşmaya alışıktır. Bir milim bile kımıldamaz yerinden.

Beş altı adım geriden gelen gri, uzun mantolu şişman kadın, kahverengi üzerine koyu yeşil yaprak desenli başörtüsünün düğümünü çenesinin altında sıkıştırırken yanında yürüyen mavi kotlu zayıf kıza fısıldar: “Az beri gel gız, gara kedi girmesün aramıza!” Kız cevap vermez, muhtemelen anası olan kadının koluna girer, kendini taşıtmak ister gibi iyice ona yaslanır, ağzındaki çikleti geveleyerek kediye bakar. Kedi bir iki adım atıp durur, önce kadınlara, sonra hasmına bakar, susar. Kadınlara tıslasa tekme yiyecek, hasmına tıslasa tırmalanacak. Ekmek kavgası bitmez nasıl olsa. Ekmeğini ele geçirmek için uygun zamanı kollar.

Çöpün az ilerisinde yaprakları yolun tozundan rengini yitirmiş, cılız bir dişbudak ağacı var. Ağacın dallarına asılmış bayat ekmek poşetleri… Yokuş aşağı inerim. Sağımdan solumdan aceleci insanlar geçer. Elleri kot pantolonunun ön ceplerinde, montunun yakalarını kaldırmış, yaylanarak yürüyen uzun boylu genç az ilerideki yarım kalmış inşaatın yanına geldiğinde başını sağa çevirip, sararmış otların içine doğru tükürür. Yirmili yaşlarda biri deri montlu, öteki kumaş pelerinli iki genç kız parmakları arasında sigaralarıyla yokuş yukarı çıkarlar. Yaşlı bir adam titrek elleriyle bastonuna dayanıp yolun arabalardan boşalmasını bekler, kısa ama acele adımlarla yolun karşısına geçer. Yokuşun sonundaki dönemeçte, kaldırım kıyısında, alçak bir taburenin üzerinde tek eli eski paltosunun cebinde yaşlı bir adam oturur. Yoldan gelip geçenler tek özrü, yalnızlığı ve yaşlılığı olan bu adamın eline bozuk para sıkıştırırlar.

Dönemecin başında kırık camları tozdan kirden görünmez olmuş, gri boyalı demir kapısı paslanmış, yıkılacakmış gibi duran terk edilmiş eski bir tamirhane var. Önündeki dar toprak alanda yer yer ot bitmiş. Otların üzerine kedi köpek yesin diye tavuk kemikleri, sulu yemek artıkları atılmış. Tüyleri dökülmüş zayıf bir köpek yemek artıklarını koklar, bir iki adım öteye gidip oturur, yoldan geçenlerin uzaklaşmasını bekler. On yaşlarında iki oğlan itişe kakışa inerler yokuştan. Fırça gibi saçları olan kırmızı suratlı oğlan yanındakinin ensesine tokadı indirip kaçar. Öteki, fırlatmak için yerde taş ararken, kırmızı suratlı çoktan yolun karşısına geçmiş, çillinin atacağı taştan kurtulmuştur. Çilli, hırsla taşı yere atıp, küfreder.

Okul yolundaki fırından yayılan o taze ekmek kokusu yok artık. Yıllar içinde ne simitlerin tadı kaldı, ne ekmeğin. Nerede o çayın vazgeçilmezi çıtır çıtır simitler? Simitsiz pazar kahvaltısı eksik bir kahvaltı sayılırdı eskiden. Gençler bilmez gerçek simidin, hatta domatesin, etin, sütün tadını. Yoksulluğu anlatırken “ekmeğimizi tuza bandık da yedik” derlerdi yaşlılarımız. Ekmek kavgası denirdi yaşam kavgasına, meslek edinmenin adı, ekmeğini kazanmaktı. Yediğimiz, içtiğimiz her şey zaman içinde bozuldu, hepsinin içine hile katıldı. Ama önce yoksulun vazgeçilmez gıdası olan ekmekler…

Yol kıyısında duran şu çöp bidonunu neden hayvan leşine benzetiyorum, biliyor musunuz? Ormanda vahşi hayvanların parçaladığı avdan, güçlüden zayıfa doğru bütün hayvanlar nasiplenirler. Sonunda kuşların, börtü böceğin didiklediği, kokusu ormanın asaletine yakışmayan bir leş kalır. Kent yasalarının da orman yasalarından pek farkı olduğunu düşünmüyorum. Önce evlerden beğenilmeyen atıklar çöpe gider. Yiyecek artıkları, çok yıpranmış giyecekler, kâğıt, işe yaramaz, bozulmuş eşyalar, ıvır zıvır bütün fazlalıklar… Çöp toplayıp satanlar işe yarayanları ayıklayıp götürürler. Yoksullar gelir bazen, işe yarar bir şeyler ararlar çöpün içinde. Kedi, köpek yiyecek artığı için dalar bidonun içine. Kent çöplüğüne taşınan çöpleri oralarda kuşlar, börtü böcek, karınca sinek beklemektedir. Ekmek kavgası işte!

Şimdi ekmek kavgası; bitki örtüsü, hayvanlar âlemi ve insanlık adına, bozulan gıdalarımızın yerine bozulmamış olanların yeniden üretilmesini sağlama kavgasına geriledi. Yeni kuşaklar önce gıdalarımızın bozulduğunu anlayacak, sonra bozulmamış olanların yeniden üretimini sağlayacak, sonra da ekmek kavgası verecek. Biz eski kuşaklar bunların birini bile başaramamışken…

Anka kuşunun küllerinden yeniden doğduğu söylencesini bilmeyen yoktur. Bizim, küllerimizden yeniden doğan Anka olabilmemiz için, yaşam kavgamızın, küllerimize kadar geriye gitmesi mi gerekiyor? İnsanlığın ekmeğini geri kazanabilmesinin; insan olmayı, insan kalmayı başarabilmesinin koşulu küllerine kadar gerilemek midir? Bugün, geldiğimiz noktada gıdaların ve buna bağlı olarak insani değerlerin bozulması bütün canlılar âlemini tartışmasız bir biçimde felakete sürüklemekte. Zararın neresinden dönsek kârdır ancak insanlık bunu idrak etmekten yoksunsa, küllerine kadar gerileyebilir. O zaman belki insanlık Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğar; ama olan yine insanlığa olur.  Çünkü, sadece bir kere yaşanan hayatlar, bin yıllarca olduğu gibi, yine kötü koşullar ve kötü duygular içinde yitip gitmiş olur. Az şey mi bu?

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

333 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.