Anasayfa Anasayfa

Zümrüd-ü Anka’nın yeniden doğuşu


Zelin Artuğ

Çok değil daha dün yağmurlar dövüyordu ağaçları, kiremitleri, dev yapıların duvarlarını, kayalıkları, toprağı… Her biri yağmurun şiddetinden nasibini aldı da bir toprak yüksünmedi. Belli ki susamıştı yağmurlara. Kana kana içti. Bağrında kök salmış, masmavi göğe yüzünü göstermek için baharı bekleyen canları sımsıkı sarıp sarmalayarak, yağmurdan güç almalarını izledi.

Sonra bir gece kara bulutlar eteklerini toparlayıp kaçarcasına başka diyarlara gittiler. Gökyüzü ışıl ışıl yıldızla doldu. Büyük denizlerin kayıp gemilerine yol gösteren, balkonda kaçamak sigara içen gençlere ışık tutan, sevgilinin yüzünü aydınlatıp kirpiklerinin gölgesini yanaklarına düşüren yıldızlar kapladı gök kubbeyi. Gün ağarmaya başlayınca tek tek çekildiler pembe kızıl şafağın ardına. Güneş parlak kaftanıyla ufukta göründü. Bulutların ağır adımlarla taşıdığı tahterevallide bütün haşmetiyle doğayı selamlayarak yol aldı; mavi gökyüzündeki tahtına parlak gökkuşağı kaftanının eteklerini yayıp oturdu.

Güneş ışıktan ellerini, yağmurdan ıslanmış doğanın üzerinde gezdirdi. Doğa ısındı. Güneşin ısıtmasıyla doğa kıpırdanmaya başladı. Toprağın bağrına basıp, fırtınalardan koruduğu canlar coştu.

Çiğdemler, papatyalar açtı kırlarda. Tarlalarda gelincikler tomurcuklarından başlarını uzatıp birbirleriyle sarmaş dolaş kucaklaştılar. Bahçelerde, yol kıyılarında; ebegümeçlerin, pazıların, ıspanakların, taptaze maydanoz ve körpecik nanelerin yapraklarındaki çiğ damlaları, güneşin rengârenk, titrek ışıklarını içtiler.

Küçük, çalışkan bir karınca, kendi dünyasının ulu otlarla bezeli ormanlarında günlük arayışına çıkmıştı. Eğreltinin dibinde sırt üstü devrilip sonsuz uykusuna çıkmış olan böceğe rastladı. Karıncanın sağa sola kımıldatarak çekiştirdiği böcek, karıncanın yuvasına devrilmeden önce, ölümün kaskatılığı ile son kez kımıldıyordu.

Fosforlu bir sinek otların üzerinde hızla imza atarak, kendinden küçük yaratıklara gözdağı veriyordu. Sineğin vızıltısı, kıyıya hızla yaklaşıp uzaklaşan bir deniz motorunun sesini çağrıştırıyordu.

Örümcek, bin bir zahmetle tırmandığı sarımtırak otun üzerinden hızla düşerken, alt dallardan birine tutunabilme becerisi gösterdi. Bu haliyle büyük ormanların cambaz maymunlarına taş çıkarıyordu.

Sarı kanatlı bir uğur böceği kanatlarını yarım açtı. Uçmakla uçmamak arasında duraksadığı sırada kabuğundan taşan saydam kanatları, aralık camlardan dışarıya uçuşan tül perdelere benziyordu. Kısa bir duraksamadan sonra kanatlarını açıp uçuverdi.

Yemeni boncukları gibi masmavi açmış mine çiçekleri yapraklarını nemlendiren çiğ zerrecikleri buharlaşırken birbirlerine sokulmuş, doğanın tehlikelerine karşı öbekleşmişlerdi.

Bir salyangoz, sırtında mağarası, uygarlığı aramaya çıkmıştı. İnsanın bile ulaşmakta zorlandığı uygarlığı nasıl bulacaktı acaba? Belki de ‘uygar bir ülkenin uygar bir sofrasında, uygar bir kişinin tabağında’ydı aradığı ‘uygarlık.’

Toprak uyanıyordu. Canlılar, umulmaz bir sevinç içindeydi. Yapraklara düşmüş çiğ taneleri doğanın sevinç gözyaşlarıydı. Küçük bir su birikintisindeki kurbağa larvaları kuyruklarıyla suyun içinde yelpazeler çiziyor, geleceğin ‘çirkin yaratıkları’ olmaya hazırlanıyorlardı. Toprak altında yuva yapan canlıların kabarttığı toprak kümeleri, dünya derisinin gözenekleriydi. Dünya nefes alıp vermeye devam ettiği sürece doğa yaşayacak, yaşatacaktı.

Küçük bir saka kuşu otların arasında gözüne kestirdiği bir yemi aceleyle kapıp ardıcın dalına kondu. Ardıç kümesinin ardında uzanan çam ormanı irili ufaklı dallarıyla, doğanın barındırdığı canlılara kucak açmış, doğayla bütünleşmişti.

Bütün bu güzelliklere aykırı bir motor sesi kara bir bulut gibi canlıların üzerine çöküverdi. Minübüsten inen bir grup insan, kentin çirkin seslerini doğanın sessiz ortamına taşıdı.

Börtü böcek, kuşlar ve diğer canlılar korkuyla kaçıştılar. Gizlendikleri yerden doğanın bu en zalim yaratıklarını izlemeye koyuldular.

“Piknik için en uygun yer burası” diye bağırıyordu iri yarı bir adam.

Civar göllerden birinde nazlı nazlı yüzen balıklar az sonra piknik sofrasının yiyecekleri olacaklarından habersiz, mutluydular. Kadınlar yiyecek sofralarını hazırlarken adamlar işlerine geç kalmışların telaşıyla ellerinde oltalarla göl kıyısına koştular. Çocuklar ne yaman avcı olduklarını kanıtlamak için sapanlara sarıldılar.

Birkaç saat sonra savaş bitmiş, her zamanki gibi zalimler savaşı kazanmış, mazlumlar ağır kayıplar vermişti. Doğa, her türlü gaddarlığı sineye çeken ezilmişlerin sabrıyla susuyordu! Motor sesi uzaklaştığında bir süre için tehlike geçmişti. Gece olunca bazı böcekler, gündüz yapılan katliamın ardından hüzünlü ağıtlar yakarak öttüler.

Sabahleyin güneş doğaya “günaydın” derken, çimenin yeşilinde, gölün mavisinde, bir yığın çöp, kirli gazete kâğıtları, sigara izmaritleri, boş içki şişeleri gördü. Oraya buraya atılmış çöp naylonları insanın saygısızlığını, görgüsüzlüğünü kusuyordu yırtıklarından!

Kısa bir suskunluğun ardından, karınca yeniden günlük arayışına çıktı. Ebegümeçlerin üzerinde yine çiğ taneleri parıldadı. Ama uğur böceği yoktu. Çocuklardan biri onu yakalamış, yerden bir taş alıp güzelim böceği ezmişti.

Karınca, uğur böceğinin ezilmiş gövdesini yuvasına taşırken, saka kuşu yuvasını daha yüksek dallara taşıyıp, can güvenliği arama çabasındaydı. Doğa günlerce, yıkılanı onarmaya çalıştı.

Bir gece, beklenmeyen bir konuk geldi. Gündüzden öbek yapıp hazırladığı kuru ot ve kozalak yığınını ateşe verdi. Ateş hızla yayılıp büyüdü. Binlerce canlı hiçbir yere kaçamadan oldukları yerde mıhlanıp kaldı. Çamların yanarken çıkardığı çatırtı, diri diri yanan canlıların ağıtlarına karışıyordu.

Adam bir süre gururla, yaktığı ormandan arta kalan isli karayı seyretti. Giderken kendi kendine söyleniyordu.

“Arazi için iyi bir yer seçmişim!”

Küle dönen ağaçların, otların, çalıların, yumurtalarının üzerinde yavru bekleyen kuşların, canlı canlı yanıp kömürleşen börtü böceğin anlaşılır dilleri olsaydı da konuşabilselerdi can verirken! Dilleri olmaz mı? Aslında kendi aralarında konuşup anlaştıkları, insanın henüz kurallarını çözemediği ortak dilleri vardı kuşkusuz. İnsanın hiçbir zaman sırrını çözemediği milyar yıllık akılları vardı onların! Belki özgeci insan biraz olsun duyabilirdi doğanın insanın gaddarlığı karşısındaki bu serzenişini!

“İnsanın aklından zoru var! İnsanın bencilliği doğayı yoruyor! İnsanın aklı, bencilliğini taşıyamıyor! Bencillikle özgeciliğe eşit mesafede durup, ilişkilere sevginin hâkim olmasını sağlayamıyor! O hep özendiği cennetin, aslında sevginin hâkimiyeti; hep korktuğu cehennemin ise, bencilliğin hâkimiyeti olduğunu anlayamıyor. İnsanın aklından zoru var!”

Gökyüzü karardı. İlkin birkaç iri damla düştü. Sonra yağmur hızlandı, sağanak halinde bir yağmur bastırdı. Bulutlar doya doya ağladı.

Toprak ana uyandı. Öyle bir uyanıştı ki bu, bir parça aşk, biraz isyan… En çok da bilgelik ve Zümrüd-ü Anka gibi yeniden doğuş! Küllerinden!..

Zelin Artuğ (Ülkü Öztütk Göçmen)

146 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.