Anasayfa Anasayfa

Bayram


Zelin Artuğ

Bayram bütün gece, ceketini başının altına yastık yapmış, sırt üstü çimende yatıp yıldızları seyretmişti. Ne çok yıldız vardı gökte. Çocukluğu, ilk gençlik yılları hep yıldızların altında yatıp düş kurmakla geçmişti. Çok küçükken nenesi her yıldızın dünyadan göçüp gitmiş kimseler olduğunu, ta oralardan hayatta olan sevdiklerini izlediklerini söylemişti. Bayram yıldızlara bakar, o çocukken dereye düşüp boğulan anası Sultan’la, daha on iki yaşında asfaltta çiçek satarken acemi bir sürücünün arabası altında kalıp oracıkta can veren küçük kardeşi Cennet’i arar, bulamazdı. Nasıl bulsun ki? Bütün yıldızlar birbirine benziyordu.
Bayram, kent yaşamına hiç sıcak bakmamış, karısı Hüsniye, kızları Pembe ve Naciye, oğlu Şakir’le birlikte göçerlikte kalmayı seçmişti. Kendileri gibi göçer olan iki araba Çingene aile daha vardı. Anası öldükten sonra babası Kadri’nin yanından hiç ayrılmamıştı.
Babası Kadri yaman adamdı. Elinden gelmeyen iş yoktu. Kap kacak kalaylar, köylülerin turşu kurdukları tenekeleri lehimlerdi. Bayramın çocukluğunda, üstüne tente gerilmiş arabalarını atlar çekerdi. Atları yemleme, sulama, tımar işi Bayram’ındı. Nal çakma işini sonradan öğrendi babasından. Kadri sünnet de yapardı. Bir sünnet için gittiği köye Bayram’ı da götürmüş, Bayram, babasının sünnet ettiği çocuğun ağlamasını ağzı kulaklarında seyrederken, birdenbire babasının usturasının keskin soğukluğunu teninde duymuş, basmıştı yaygarayı. Ne fayda! Bayram’la babası kampa dönerlerken, Bayram bir yandan köylünün eline tutuşturduğu elmayı ısırıyor, bir yandan iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Babası köylere sünnete giderken Bayram’ın en büyük ablası Zarife’yi de yanında götürürdü. Zarife de boş durmaz, evlenme yaşına gelmiş sevdalı kızların, kızlarını çulsuz oğlanlara kaptırmak istemeyen kız analarının fallarına bakardı. Zarife de anası gibi ustaydı falcılıkta. Anası, dereye düşüp de boğulmadan önce “falcı Sultan’ın bilmediği yoktur” diye köylerde nam salmıştı. Zarife, anasının peşinde gezerken ezberlemişti bu usta yalanları. Kınalı elleri avcunun içine alıp da bülbül gibi şakımaya başlayınca, falına bakılan kızın yanakları pembeleşir, göğsü sıkışır, kalbi kuş gibi çarpar, pür dikkat Zarife’nin dudaklarından dökülecek sözleri beklerdi.
Zarife, köy kızlarını tatlı yalanlarına inandırmayı başardı da kendisi mutluluğun ne gerçeğini tattı, ne yalanını. On dokuzuna bastıktan az sonra başka bir çevre köyün yakınlarına çadır kuran göçerlerden altın dişli bir çingene delikanlısına kaçıverdi. Delikanlının adı Kibar’dı. Adı ile yakından uzaktan ilgisi olmayan Maço Kibar.
Yaşlı başlı çingene kadınlarının söylediğine göre ölümüne severdi maçolar, ama bu maço Kibar ölümüne dövüyordu Zarife’yi. Bu dayaklar yüzünden iki kez düşük yapmıştı Bayram’ın ablası. Bir ara Kibar’ın eli taş ocağında çalışırken yukarıdan yuvarlanan ağır bir taşın altında kalmıştı da Zarife’ye dayak atmayı bir süre aklına getirememişti.
Kibar çolak kalınca, Zarife bir yıl arayla doğurdu iki sümüklü oğlanı. Ama Kibar çalışamayınca Zarife yine köylere gidip fal bakmaya başladı. Köylünün parası kıymetliydi artık. Aracısı, tefecisi işe karışınca, ürettiği ürünü para etmez olmuştu. Eskiden olduğu gibi zırt pırt uzanmıyordu kınalı eller çingene falcıya. Bir fal baktıran bir daha baktırmıyordu. İşte o zaman Zarife, eskiden nenesinin yaptığı gibi heybesini sırtına vurup kapı kapı un, bulgur, mercimek dilenmeye başladı. Sümüklü oğlanlar da yalınayak başıkabak analarının eteğinde oluyor, kendilerine uzatılan yufka ekmekleri çiğnemeden yutuyorlardı.
Zarife eve ekmek getiriyor diye Maço Kibar hepten malulen emekli saydı kendini. Artık hiç çalışmıyor, dağ bayır geziyor, kasabaya inip köfte, ciğer yiyor, parası bitince kampa dönüyor, “Et nerde lan bu sofrada?” diye Zarife’nin boğazına bıçağını dayıyordu.
Zarife, heybesinin cebine mısır doldurup köylünün kümesine dadanmaya başladı. Dilendiği kapı yüzüne kapandığında gizlice evin arkasına, yanına yöresine dolanıyor, elini heybesine daldırıp, tavuklara bir avuç mısır atıyordu. En önce, kırmızı ibiği ile çalım satarak horoz koşuyordu mısıra. Tavuklar, çırpı bacaklarıyla yerdeki yeme üşüşürken, kanatlarını kocaman açarak birbirlerinin yolunu kesiyorlardı.
Zarife sağına soluna bakıyor, sonra tavukların en semizini gözüne kestirip el çabukluğuyla bayıltıp heybesine atıyor, obanın yolunu tutuyordu. Zarife tavuk bayıltmanın inceliklerini Kibar’dan öğrenmişti. Tavuk hırsızının ilk öğrenmesi gereken şey, heybeye atılacak tavuğu el çabukluğuyla bayıltma işiydi. Yoksa tavuk, canhıraş gıdaklamasıyla ortalığı ayağa kaldırırdı. Maço Kibar, işi Zarife’ye öğretmiş, geri çekilmişti. O, gecenin bir vakti gelir, dışı kara tencerenin kapağını kaldırır, tavuğun budunu gövdesinden ayırır, omzunda ceketi ağacın altına oturur, cebinden çıkardığı bir şişe şarap eşliğinde, yağlı butu gövdeye indirirdi. Yerken hep ağzını şapırdatır, ağzını hiç kapatmaz, yıldızlı gecelerde ağzındaki altın dişi parıldardı. Ağzını kapamayı öğreten olmamıştı o güne kadar. Olsaydı da kapamazdı ağzını. Altın dişi boşuna mı yaptırmıştı?
O gün de Zarife, kasaba yolundaki mandıra inşaatından aşırdığı tuğlalardan derme çatma yaptığı ocağa, dışı kara tencereyi oturtmuş, kızıl tüylerini alelacele yolup derede temizlediği tavuğu tencereye koymuş, ateşi üflüyordu. Kafasını ocaktan kaldırınca kasabadan köye gelen tozlu yolda çadırlara doğru gelen iki adam gördü. Kalktı, bir elini beline dayayıp bir elini alnına siper edip baktı.
Razi’yle Orhan’dı bunlar. Maço’nun kardeşi Razi yanlarında yürüyen atın yularından tutmuş, çekiştirip duruyordu. Atın üstüne attıkları cansız adamı çiçekli gömleğinden, bordo renk pantolonundan tanıdı Zarife. Maço’nun ölüsüydü getirdikleri. Olduğu yerde dondu kaldı.
“Kumarda hile yapmış, bıçaklamışlar! Bıçaklayanı atmışlar nezarete.” dedi Razi. Kasketini çıkardı, ellerini önde kavuşturdu, gözlerini yere indirdi, sustu. Arkadaşı Orhan gözlerini dikmiş, şaşkınlıkla, öylece ayakta dimdik, hiç kıpırdamadan duran Zarife’ye bakıyordu. Zarife’nin olduğu yerde Zarife gitmiş, yerine pembe kızıl kınalı saçlarıyla, esmer suratında kapkara kalın kaşları, kara gözleriyle yüzyıllar öncesinden bakan bir Çingene kadın yontusu gelmişti. Sanki bir sanatçı eli Zarife’ye dokunmuş, onu suskun bir yontuya çevirmişti.,.
Zarife, Maço Kibar’ın ardından tek damla gözyaşı dökmedi. Maço’nun ölüsünün başında sabahı zor etti. Sabah erkenden Razi’yle Orhan dere yakınındaki söğüdün altına çukur kazarlarken, Zarife Maço’nun gömülmesini beklemeden iki sümüklü oğlanı kattı önüne, sırtına vurduğu iki pılı pırtıyla kardeşi Bayram’ın yanına doğru yola çıktı. Razi, Zarife’yle çocukların ardından baktı, dişlerinin arasından avuçlarına tükürüp, mezarı kazmaya devam etti.
Sabah olduğunda Bayram’ın içinde bir darlanma vardı. Canı hiç işe gitmek istemiyordu. Çöp kamyonları sokağa dökülmeden önce kasabaya inip kâğıt toplama işine bakacaktı. Karısı Hüsniye; kızları Pembe, Naciye ve oğlu Şakir’i çadırın önüne oturtmuş, bit tarağıyla taramadan önce sırayla saçlarını gazyağıyla ovuşturmuştu. Yerinden kalkmadan ileri uzandı, önce Şakir’i kolundan çekip önüne oturttu. Sık dişli tarakla çocuğun saçlarını çekiştire çekiştire taramaya koyuldu. Bir yandan da ayakta dikilmiş çayını höpürdeten Bayram’a laf yetiştiriyordu. “Az bekle! Şakir seninle gelecek!”
Bayram cevap vermedi. Boşalan bardağını yere koydu, elini gözlerine siper edip yoldan gelenlere baktı. Sırtında çıkını, yanında çıplak ayaklı, kabak kafalı iki küçük oğlanla, ablası Zarife’ydi gelen. Yerinde çakılıp bekledi. Yaklaştıklarında seslendi: “ Dayak attı deme sakın! Suratını dağıtırım bu sefer!” Zarife cevap vermedi. Bayram’ın yanına gelince, dimdik durdu karşısında. “Yok, öldü!” dedi. Bayram yere çömeldi, hiç sesini çıkarmadan yerde bulduğu bir dal parçasıyla toprağa daireler çizdi bir süre. Sonra doğruldu, “İşe çıkıyorum ben, geç kaldım, akşam olsun konuşur, bir çaresine bakarız” dedi. Topuğu üzerinde döndü, çadırın arkasına dolandı, kâğıt toplama arabasının kollarına yapışıp ardına bakmadan kasabanın yolunu tuttu. Bitinden arınmış Şakir de peşinden koştu, yetişti babasına.
İki Çingene kadın, arkasından bir süre baktılar. Hüsniye önüne Pembe’yi oturtup saçını yola yola tararken Zarife de çıkınını açmış, kirli bir gazetenin üstüne akşam haşladığı, ama Maço Kibar’a kısmet olmayan tavuğu didiklemeye koyulmuştu. Hüsniye kafasını uzatıp baktı. Sesli sesli güldü.
“Gitti Maço Kibar, geldi Bayram! Ünün buralara geldi kız Zarife aba. Artık sayende her gün tavuk yeriz! ”dedi. Kurbanda da koç yürütürsün heybende!
Zarife cevap vermedi. İçinden “ Ben sana koç yumurtası getiririm heybemde aptal gacı!” diye geçirdi.
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
214 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.