Anasayfa Anasayfa

Güneşin dilini çözmek


Zelin Artuğ

Zekâyı bilemem ama içgüdülerin güçlüden zayıfa doğru arttığını düşünürüm. Yemek yemeyi bilmeyen bebeğin memeye sarılması, suya düşen palazın yüzmeye başlaması, kuş yavrusunun uçması… Ne denli kendi başımızın çaresine bakmak zorunda olursak, o denli güçleniriz. Kuklanın iplerine gelince… Bildiğim kadarıyla, önce kukla yapılır, kukla ipleri sonradan takılır. İnsanın doğasında yoktur bu ipler. Birileri, bir takım amaçlarla takar bu ipleri. Ya kabullenip kukla olarak sürdüreceksin hayatını, ya da bu iplerden kurtulacaksın. Tabi başka ipler ya da uzaktan kumanda aygıtları takmadığımız sürece “ipsiz sapsız” olmanın bir zararı yok bize. İpimizden kurtulduk derken uzaktan kumanda edilmeyi bir kez sindirdik mi içimize, işte o zaman başlar asıl ipsiz sapsızlık! En iyisi dışarda ve içerde emeğin tam bağımsızlığı. Aç ve açıkta kalma korkusunun olmadığı bir dünya ancak “iş”in sahibinin, “iş”i üretenin olduğu bir dünyayla mümkündür.

Bazen nerede yanlış yaptığımızı düşünürüz. Tren yolculuğu çok güzeldir. Trenin penceresinden dışarı bakınca, tren duruyor da, dışarıdaki manzara ters yöne gidiyor izlenimine kapılır insan. Bu benzetmede trendeki biz oluyoruz. Ama sanki öylece durup trene bakan öküzler “cız tutmuş” da bizim bindiğimiz tren arıza yapmış gibi gelir bize.

Son zamanlarda okuma ve yazma özürlüler bir hayli çoğalmış durumda. Bu defa korkarım ki bindiğimiz tren gerçekten arıza yaptı. Bu duruma tepki duyan başka duyarlı insanlar da var. Biri esprili bir dille özetlemiş durumu: “Yakında herkes kitap yazmış olacak sanırım. Okurdan çok yazar var. Döner ayran + kitap 10 tl” diyordu. Açıkçası çerin çöpün çalkandığı kirli bir denize ayağını sokmaktansa, bozkırda çisil çisil yağan damıtık dost yağmurlarda serinleyip ferahlamak daha akıllıca, bu örselenmiş coğrafyada. Hele Hidalgo da hiç durmamanın güzelliğinde yanı başında yürürken…

Usta şairleri, usta yazarları kirli denizlerin ahtapotlarının çürümüş kollarından kurtaracak alkımlara ihtiyacımız var. O kollara tutunmuş kan emici asalaklar, kuşkusuz art arda saldırırlar karanlıklarda avlarına, ama iyi ki o güzel insanlar güneşten alıyorlar renklerini. Güneş balçıkla sıvanmaz ki!

Bu görkemli şair ve yazarlar olmasaydı, bu dünya çoktan buzul çağına girerdi. Güneşi de karartsalar yarasalar, bir ucundan tutarsınız güneşi, “alev alev tutuşturur, ışık ışık bölüştürürsünüz!” Bedri Rahmi gibi! Bir başka usta, Ayhan Hünalp şöyle diyordu bir şiirinde: “(…)aç dolandığımıza bakma, biz şair adamız…/Fakat yağmurlar gönlümce yağmalıdır!” İşte tam burada devleşiyor şair! Yeri geldiğinde aç dolanıyor ama yağmurları gönlünce yağdırıyor. Bu az şey midir?

Kafası çalışmayanlara “kuş beyinli” diyenler oturup biraz düşünmeli! Kuşlar, arılar ve karıncalar… Ben onların sürü olduğunu düşünmüyorum! İnsan soyundan bir çobana ihtiyaçları yok onların. Kendi kendilerini yönetiyorlar! Belki kurt sürüsü için de yanlış kullanıyoruz sürü sıfatını! Hatta kurt türünün olumsuz algılanması da yanlıştır! Kırmızı Şapkalı Kız masalı da insan soyunun “kendine yonttuğu” yüzlerce masaldan biridir belki! Başka canlıları acımasızca katledip yiyen insanoğlu, yiyemediği ya da beğenip de yemediği canlılara tü kaka demenin bahanelerini arıyordur!

Bir yazı verdiği mesajla değil, okuyanı ne kadar düşündürdüğüyle ölçülmeli! Mesaj veren yazılar “okur aptaldır, cahildir, öğretelim!” yazılarıdır. Düşünce aktarmaktan çok düşündüren yazı, okunmayı hak ediyor bana kalırsa.

Söz gelimi, “koyun sürüsü” kulağımı tırmalamıyor; ama arı sürüsü, karınca sürüsü demek gelmiyor içimden! Daha çok tüketici durumunda olan, bilinç düzeyi sıfır ve ürettiğini de kendisi için üretmeyene yakışıyor sürü sıfatı! Koyun ve sığır sürüsüne karşılık arı ya da karınca topluluğu demek daha doğru olsa gerek. Sosyolojik bir araştırma konusu olabilir mi bu? Karıncalardan, arılardan ve kuşlardan öğreneceği çok şey var insan türünün! Kurda öykünmekten, koyun gibi güdülmekten ve mutlaka bir sürüye dâhil olmaktan vazgeçmeli insanlık! Birtakım düşünceler dolanıyor kafamda ama toparlamakta zorlanıyorum. Güneşin dilinde düşünmek zor zanaat!

Çözmeli güneşin dilini! Yeter ki önce güneşin ışıklarına tutunup, sonra el ele her yağmur sonrası bir alkım olalım. Yeter ki yeryüzünün kararmasına meydan vermeyelim. “Söylemesi kolay geliyor değil mi?” diyen olacaktır kuşkusuz. Çünkü savaşta ilk öne atılan olmamak öğretilmiş! Ya tanrı buyuracak, ya bir lider! Hukukun çiğnendiği, yasaların hiçe sayıldığı, sosyal güvencelerin olmadığı bir yerde, “sistem bekçisi Murtazalar” yaratmak çok daha kolay geliyor yönetenlere! Ortalık Murtaza’dan geçilmiyor! Eğer biz halk isek, bizim birbirimize tutunarak, yine de güneşin dilini çözmekten başka çaremiz yok.

Galiba en güzeli, yelkenin dümenini boş bırakmak, biraz izlemek, sonra da yola koyulmak yeniden.

Neyse, dinlenelim biraz. Bir fincan kahveye hayır diyemeyeceğim.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

373 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.