Anasayfa Anasayfa

En uzun gece


Zelin Artuğ

“Topumuz bir tek inciyiz, bir tek./Başımız da tek, aklımız da tek./Ne diye iki görür olup kalmışız / İki büklüm gök kubbenin altında, ne diye?” (Mevlânâ)

Bu dizeleri okuduktan yıllar sonra bir başka bilge kişi, bu sorunun yanıtını şöyle veriyordu: “Hoşgörü, bireye yönelik olmalı. Biri bana haksızlık yaparsa, hoşgörülü davranırım. Ama bu haksızlık bana değil de bir başkasına ya da topluma yapılmışsa, işte o zaman hoşgörülü davranamam.”

Bu sözler üzerine çok düşündüm. Sistemin yönlendirdiği insan, bunun tam tersi davranmakta. Yani bireyler, kendilerine haksızlık yapıldığını düşündükleri zaman asla bağışlayıcı olamıyorlar, hatta yargısız infazlar yapıyorlar; ama haksızlık gözlerinin önünde bir başkasına ya da başkalarına yapılırsa, “bana dokunmayan yılan…” mantığıyla çekiliyorlar köşeye. Belki empatinin sınırlarını genişletmek gerek. Okuduğum her dize, her satır düşünmemin yolunu açıyor, ışığa doğruluyorum.

Sözcüklerin etimolojisi bazen bizi aradığımız yanıta götürüyor. Bir eylemin nedenini çözemediğimde, sözcüğün etimolojik anlamına başvururum. Uyumak sözcüğünün köken anlamı, katılaşmak, bir süre, geçici olarak, duyarlığını yitirmek eylemi diye verilmiş etimoloji sözlüğünde. “Katı” sözcüğü bende hiç hoş olmayan çağrışımlar yapıyor. Alternatifsizlik gibi bir şey. Buradan da “gericilik” kavramına çıkıyor yol! Ya da baskıyla katılaşmış toplumlara… Ama sonra bir umut ışığı yakalıyorum. Tanımdaki “bir süre, geçici olarak” belirteçleri içime su serpiyor. Tabii bu “bir süre” yıllarla da belirli olabilir. Ama olanaksızlık diye bir şey yok. Sömürenlerin yıllardır gerçekleşen ütopyaları, insanlığı sömürülenlerin ütopyalarına yaklaştırıyor kaçınılmaz olarak! Sömüren, sömürme sürecinde sömürüleni uyutmak durumunda! Oysa akşamın en karanlık zamanı, sabaha en yakın olan zamandır, derler!

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir / Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ’at.  (Sâbit)

“Astrologlarla, takvim yapanlar en uzun geceyi nereden bilecekler? Gam çekenlere soracaksın onu” diyor şair. Bu konuda düşünce deryasına dalmak da vardı ama girdaba yakalanma korkusu beni şeb-i deryaya ayağımı daldırmaktan alıkoyuyor şimdilik. Bahar, cemre, gelincikler… Bunlar bana hep bir isyanı anımsatmıştır! Onat Kutlar’ın böyle bir kitabı vardı: “Bahar isyancıdır!” Soğuğa, karamsar günlere, hüzne, yokluğa isyan! Bahar, insanlığı ayağa kalkmaya çağırır. Sabahleyin işe giderken yol boyundaki ağaçların birdenbire çiçeğe büründüğünü görmek, coşku verir insana. Çirkini güzele, savaşı barışa, yokluğu varlığa, nefreti sevgiye, kötülüğü iyiliğe dönüştürme arzusu verir. Doğa yol gösterir bize. “Beklemekle yetinemem / çağırırım cemreyi erkenden!” der gibi… Yıllar ötesinden, Cemile Çakır’ın bu dizeleri kalmış zulamda.

Bahar ne denli isyancı olursa olsun, hoyrat eller kırlarda açan şebboyların boynunu kırar, nazlı gelincikleri, çiğdemleri, mor menekşeleri çiğner, yapraklarını teker teker yolarak papatyalara işkence eder. Neymiş? “Seviyor, sevmiyor…” Papatyalara böyle zulmedeni kim sevsin? Baharın isyanını böyle zulmederek bastırdıktan sonra, bir zalim, bir zalimi sevse ne olur, sevmese ne olur! Hele zulmedenin de ayağını kaydıracak bir uçurumun kıyısındaysa o asi çiçek, sevgiden, sevmekten bahsetmek saçmalığın dik âlâsı! “Uçurum çiçeği” yalnız da olsa çiğnenmez! Çiğnenmemek az şey midir bu hoyrat âlemde?

Yıldızlarla gün olsa, karanlık kalkar mı geceden? İşte bu sorunun yanıtını henüz bilen yok! Çünkü kara bulutlar örtüsünü savurdukça gökyüzünün mavisine bütün gündüzler geceye dönecek ve ‘şeb -i yeldâ’da saatler duracaktır.

Tıpkı Yahya Kemal’in söylediği üzre…

“Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-ı aşk / Tâ ki Mecnûn bitirir nutkunu Leylâ söyler”

Ne zaman ki ufukta güneş yüzünü gösterecek ve kara bulutları kaldırıp atacak göğün mavisinden, işte o zaman “efsane” yerini gerçeğe bırakacak.

Yeni insan, yeni bir gün için uyanacak.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

192 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.