Anasayfa Anasayfa

Evvel zaman çocukluğu (Birinci Bölüm)


Zelin Artuğ

Her şey o kadar yeni ki yaşamda, ev, sokak, büyükler… Her biri yeni bir keşif! Acıkmaya, susamaya, uyumaya kendim karar veremeyecek kadar yabancıyım dünyaya. Zamanımın büyük çoğunluğunda sırt üstü yatıyorum. Sürekli başucumda gördüğüm büyükler beni yattığım yerden aldıklarında seviniyorum. Böylesi daha güvenli. Sırt üstü yatıp, aynı noktaya bakmaktan kurtuluyorum. Sürekli yatmaktan ağrımış olan sırtım rahat ediyor. Kaldırdıklarında kafamı dik tutmakta zorlanıyorum. Boynum mu ince, yoksa kafam mı ağır geliyor bilemiyorum. Annem kafamı eliyle destekleyince rahatlıyorum. Anne kucağı çok rahat. Ama yer çok yüksek. Annemin beni sımsıkı tuttuğunu bilmesem, boyumun birkaç katı bir yükseklikte dolaşmak evde, hele sokakta çok tehlikeli olurdu. Anneme sımsıkı sarılıyorum.
En sevdiğim şey de beni kucağına alan büyüğün işaret parmağını çeneme dokundurması. Bir tür gıdıklanma mı yoksa iletişim mi bu, bilemiyorum. Ben de onun çenesine dokunmak istiyorum. Hareket halinde bir anne… Tek eliyle kapıları açarken, pencereyi örterken, bazen ocakta çorba karıştırırken başı sürekli sağa, sola çevriliyor. Çenesine dokunamayınca, dengemi sağlamak için saçına yapışıyorum. Parmaklarımı çok kolay kapatsam da kolay açamıyorum. Annem saçını kurtarmak için parmaklarımı teker teker açmak zorunda kalıyor. Büyükler parmaklarını nasıl açık tutabiliyorlar, anlamış değilim.
Gözlerimi kırpıştırıp, kucakta dimdik ayakta durmak istiyor, konuşabilmek için güç topluyorum, ama boşuna! Şimdilik yalnızca ünlü sesler çıkarmaya dilim dönüyor. Bazı ünlü sesler daha kolay. Kim bana bir şey söylese, dudaklarının hareketine dikkatle bakıyorum. Bir an önce derdimi, tasamı, isteklerimi ağlamadan, tespih böceği gibi kıvrılmadan, suratımı ekşitmeden anlatabilmeliyim.
Artık sesler çıkararak anlatmıyorum söyleyeceklerimi. Adını bildiklerimin adını söylüyor, bilmediklerimi de parmağımla gösteriyorum. Bazılarını söylemekte çok zorlanıyorum. Özellikle de “su” isterken çok yoruluyorum. “Su” sözcüğünü söylemek çok zor. En zoru belki de… Bazen de ben istemeden veriyorlar. Annem, babamla ya da başkalarıyla konuşurken bana su içiriyorsa yandık demektir. Konuşmaya dalacak, bana bir biberon suyu içirecek. Başka bir çocuğa annesi su içirirken gördüm, ben de öyle yapıyorum artık, suratımızı yana çevirip annemizin elini iterek bu dertten kurtuluyoruz. Mama için de aynı hareket işe yarıyor.
Biraz daha büyüyünce… Doyduğumuz zaman, biberon yerine kaşığı iteceğiz. Bu kaşıkla mama yeme işi zor. Kaşık büyük bir kere. Annem kaşığı çok dolduruyor. Ağzımdakini yutamadan yeni bir kaşık mama geliyor. Yemeğimi yemek istemediğim zaman annem bahçedeki kuşları çağırıyor. Dolu kaşığı havaya kaldırıp benim kaşığımdakini kuşlara vereceğini söylüyor. Kuşlar yesin istiyor, bekliyorum. Gelmiyor kuşlar. Onlar da benim yememi istiyorlar belki. Ondan mı gelmiyorlar?
Ayakta durmak isteyince dizlerimin bağı çözülüyor, dengemi kaybediyorum ve tam arka üstü düşecekken, sevecen eller sarıp sarmalıyor beni ve bir daha düşmeyi aklıma getirmeyeceğim kadar sımsıkı tutuyor kucakta. Güvendeyim ya artık, ünlü sesler daha keyifli çıkıyor ağzımdan. Ünsüzleri yalnızca algılıyorum… Ama bunları taklit etmek biraz boyumdan büyük işlere kalkışmak olur. Ayrıca da “Ne gerek var! Böyle yuvarlanıp gidiyorum işte” de diyebilirim ama uyanıp da annemi yanımda göremediğim zamanlarda şu konuşma işine müthiş ihtiyaç duyuyorum. Şimdilik yalnızca büyükleri dikkatle dinlemekle yetiniyorum. Zamanı geldiğinde dinlemekle kalmayacak, bu işin sırrını çözeceğim.
Aslında galiba biraz büyüdüm. Ünlü seslerin yanında ünsüzleri de söyleyebiliyorum. Bazıları çok zor. ‘J’yi hiç sevmiyorum. ‘F’ de çok zor. ‘R’ ise olanaksız! Mutfak demek neredeyse imkânsız. ‘Mutlak!’ Takvim de çok saçma bir sözcük. ‘Taklim işte taklim!’ Ağabeyler ‘Lesim’ yapıyor.
Her gün yeni sözcükler öğreniyorum. Babamı daha az görüyorum. Eve ışıklar yandığında geliyor ve benimle çok ilgileniyor. Annem daha çok, işlerle ilgileniyor. Sürekli hareket halinde bir anne. Ağabeyler de çocuk. Yine de benden büyükler. Hep onların dediği oluyor.
Öğleden sonraları uyumak zorundayım. Annem yere oturup ayaklarına bir yastık koyuyor, beni ayaklarına yatırıp uyutuyor. Böyle ayakta sallanarak uyutulmayı hiç sevmiyorum. Tam uykuya dalacağım sırada, ellerim yana düşüyor, halının tüyleri, parmaklarımı gıdıklıyor, uyanıyorum. Kafamı kaldırıp, annemin yüzüne bakıyorum. Bir şekilde parmaklarımın halıdan gıdıklandığını anlatmalıyım ona, ama bu nasıl söylenir, bilmiyorum. “Yum gözünü bakayım!” deyince hemen gözlerimi yumup uyurmuş gibi yapıyorum. Bir an önce uyuduğumu sanıp, beni yatağıma yatırmalı ve halının parmaklarımı gıdıklamasından kurtulmalıyım. Yatağıma yatırırken, gözlerimi kısarak bakıyorum anneme. Yüzüme bakıp uyumadığımı anlamasın diye de gözlerimi yumuyorum hemen. Gözlerimi yumar yummaz uykum geliyor. Rüya da görüyorum artık. Gözüm kapalıyken gördüklerim, gözüm açıkken gördüklerime hiç benzemiyor.
Bahçede bir ağaç var. Kuşlar var dallarında. Onların yanına uçuyorum mesela. Sonra da hızla yere düşüyorum. Tam yere değeceğim sırada annem uçarak gelip kaldırıyor havaya. Bazen küçük ağabey tavana uçuyor, büyük ağabey onu ayak bileğinden yakalıyor, ama onu yere indirecek yerde kendisi de uçuyor. Böyle şeyler işte…
Galiba biraz daha büyüdüm. Yer sofrası… Küçük siyah beyaz kareleri olan bir sofra bezi seriliyor ilkin yere. Sonra yuvarlak, büyük bir tahta sofra konuyor üstüne. Annem kapının dışından seslenince, ağabeylerden biri koşup odanın kapısını açıyor. Annem, elindeki büyük bakır siniyi tahta sofranın üzerine koyuyor.
Sofrada babamın sağında ben oturuyorum. Bir türlü dik oturmayı beceremiyor, sol dirseğimi mutlaka babamın dizine dayıyorum. Eğer uzun süre sol yanındakiyle konuşmaya kalkışırsa uzanıp çenesinden tutuyor, başını bana çevirmesini sağlıyorum. Babamı kimseyle paylaşamam.
Bir gün, “kuzu teyze” geldi yemeğe. Benim ebem oluyor kuzu teyze. Beni “Kuzum!” diye sevdiği için, “kuzu teyze” adını taktım ona. Babamla iki çift laf konuşamadılar benim yüzümden. Her defasında elim, babamın çenesinde. Babam bir ara kızdı. “Kuzu teyze”ye ayıp ettiğimi söyledi. O zaman Kuzu teyze, “Hiç şikâyet etme! Naz bu! Alıyorsun ki satıyor!” dedi. Sonraki günlerde ne zaman yaramazlık yapsam, babam ne zaman kaşlarını çatacak olsa, annem kuzu teyzenin bu sözünü anımsattı babama. “Hiç yakınma! Alıyorsun ki satıyor!”
Annem, babam gibi değil. Kolay naz satamıyorum ona. Sıkı pazarlıkçı… “Yemeğini yersen, sana kedi resmi çizerim… Uyursan, uyanınca gezmeye götürürüm. Uslu durursan, o kalemi veririm…”
Ailecek gezmeye gittik. Eve dönerken meydana toplanmış bir kalabalık gördük. Bir adam, masanın üzerine çıkmış, bağırıp çağırıyor, meydandaki kalabalık, adamı alkışlıyordu. Yanında birkaç küfe, küfelerin içinde ayakları çaputla bağlanmış canlı tavuklar vardı. Adam tavukları alıp kalabalığa savuruyordu. Ayakları bağlı tavuklar gıdaklayarak kapanın elinde kalıyordu. Havada tavuklardan dökülen kızıl kahve tüyler uçuşuyordu. Babam bizi çabucak uzaklaştırdı oradan. Ayakları bağlı tavuklara hep üzüldüm. Sonradan öğrendim ki o zavallı tavukların havada uçuşmasının koşulu, Demokrat Parti’ye verilecek oylarmış.
Daha sonraki yıllarda, öğretmenlerin ağzından da bir takım koşullu sözler duyacaktım. “Çalışırsanız, sınıfı geçersiniz. Ödev yapmazsanız sıfır alırsınız…” Sınıf başkanları da despotluğu hiç bırakmazlardı ellerinden: “Konuşursanız tahtaya yazarım, itiraz ederseniz hocaya şikâyet ederim!”
Bu koşullu yaptırımlar, yaşantımızın her alanındaydı: “ Bir alana bir bedava… Seksen kupon biriktirene çelik tencere… On bilezik tak, al kızı… Bul karayı, al parayı!” Büyüdükten sonra ne karayı bulabildik, ne parayı! Ama üçkâğıtçılık daima çocukluğumuzun ve yetişkinliğimizin anlaşılmazı oldu.
(Sürecek)
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
91 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.