Anasayfa Anasayfa

Otobüs yolculuğu


Zelin Artuğ

Adiloş, çocukluk arkadaşı Meral’in daveti üzerine, Mersin’e gidiyordu. Çok heyecanlıydı. İstanbul’dan trenle Ankara’ya gitmiş, Ankara’dan Mersin’e otobüsle devam edecek, Meral onu terminalde karşılayacaktı. Otobüsle gece yolculuğunu severdi Adiloş. Gece, kendisi gibi birkaç kişinin daha uyanık olduğunu görmek, içini rahatlatıyordu. Uyumak, ölmek gibi bir şey, diye düşünür, sevmezdi uykuyu. Otobüste herkes uyusa da sürücü uyumuyordu en azından. Kollarını kavuşturup, tekli koltuğuna iyice gömüldü. Muavin, elinde listeyle, otobüsün koridorunda sağlı sollu yolcuları kontrol ederek arkaya doğru yürüdü.

Otobüsün içi iyice ısınmış, camlar buharlanmıştı. Ne zaman camlar buharlansa, çocukça bir dürtüyle şöyle bir göz atardı sağına soluna. Kimsenin bakmadığına kanaat getirince usulca yumruğunu sıkar, bir damga gibi buharlı cama bastırır, yumruğunun izini çıkarırdı. Yine öyle yaptı. Minik bir ayak izi şeklinde küçük bir pencere açılmıştı buharın ortasında. Gözünü yumruk iziyle yaptığı pencereye yaklaştırıp, dışarı baktı. Yol kıyısındaki direklerden başka bir şey göremedi. Dışarıda ince ince yağmur atıştırıyor, yol ışıklarının çevresindeki damlalar, kristal boncuklar gibi ışıl ışıl yola saçılıyor, yol kıyısındaki tozlu otlar, çalılar yağmurda yıkanıyordu.

Adiloş üşüdü. Geri çekildi, penceredeki minik ize baktı. İşaret parmağını dokundurarak beş tane nokta koydu ‘ayak izi’nin yanı başına. Bunlar da ayak parmaklarıydı işte. Camda çok küçük bir sağ ayak izi… Hemen sol yumruğunu sıkıp, bir de sol ayak izi oturttu yanına. Tık tık tık tık… parmak izleri de tamam. Camda yalınayak bir cüce yürümüş gibi…

Meral telefonda, Mersin’e bahar geldi, demişti. Gün ağardığında Meral’in yanında olacaktı Adiloş. Şoför klimayı çalıştırınca, camdaki buğu, cama yaptığı minik ayak iziyle birlikte kayboldu. Yağmur dinmişti. Dışarısı daha net görünüyordu şimdi. Dümdüz tarlaların, kavaklıkların yanından geçtiler. Gecenin karanlığında dışarıda ne varsa, hepsi kopkoyu bir renge bürünmüş, hayalet nesnelere dönmüştü. Kavak ağaçlarının gecenin ayazında üşüdüğünü düşündü. Belli belirsiz gülümsedi. Aklına, küçükken, annesinin bahçe sularken giydiği çamurlu çizmeleri üşümesinler diye sürüye sürüye odanın ortasına getirdiği, annesinden paparayı yediği geldi. Tüylerini kabartıp tele tüneyen serçe kaçmasa, onu da getirir, sobada ısınmasını sağlardı ama, ele avuca gelmez, kaçardı serçe.O da ne! Biri saçının örgüsünü çekiştiriyordu arkadan. Adiloş döndü, baktı, annesinin kucağında küçük bir kız çocuğu… Bücürle göz göze geldiler. Gülümsedi çocuğa. Çocuk, bu gülümsemeden cesaret aldı, yine yapıştı saçına. Annesi uyandı, çocuğun elinden kurtardı Adiloş’un saçını. Kulağına bir şeyler fısıldadı ufaklığın. Çocuk döndü, başını annesinin göğsüne sakladı.

Muavin, bir elinde iki litrelik su şişesi, ötekinde iç içe geçmiş karton bardaklarla susayan yolculara su dağıtarak yürüyordu. Yaşlı bir kadın yolcu, elini yarım doldurulmuş su bardağına uzattı. Yanındaki genç kadın uzanıp bardağı aldı, yaşlı kadına, “Anneciğim, mola yerine kadar sabret istersen!”diye fısıldadı. Yaşlı kadın, takma dişleriyle gülümsedi, susuzluğa razı olup, gözlerini yumdu, başını koltuğuna yasladı.

Otobüs ilk mola yerine yaklaşınca otobüsün ışıkları yandı. Koltuklarını yatırıp uyumuş yolcularda bir hareketlenme oldu. Suratlarını limon yalamış gibi ekşiten yeni uyanmış yolcular, molada zaman kazanmak için, alelacele tepelerindeki raftan montlarını, kabanlarını alıp dışarı fırladılar. Ama onlardan daha aceleci olanlar vardı. Sigara tiryakileri… Daha yerlerinden kalkar kalkmaz, sigaralarını dudakları arasına yerleştirip, ceplerinde kibrit, çakmak arayışına giriştiler. Ateş bulamayanlar, otobüsten iner inmez, ateş istemek için başka tiryakilere yanaştılar. Adiloş, herkesin inmesini bekledi.

Dışarıda montunun yakalarını kaldırmış, kafasını omuzları arasına çekmiş, elleri cebinde, sigarası ağzında soğuktan titreyen çırpı bacaklı gencin yanına at kuyruklu, hafif göbekli, gözlüklü bir adam yanaştı, sigarası için ateş istedi. Genç adam, yanan sigarasını baş parmağı ve işaret parmağı arasına alıp at kuyrukluya verdi. Adam sigaradan sigarasını yakarken çırpı bacaklı genç, topuğu üzerinde yarım daire çizerek döndü, hızlı ve küçük adımlarla terminal binasına yöneldi. Belli ki çok üşümüştü. At kuyruklu, bir elinde genç adamın yanık sigarası, arkasından bakakaldı. Küçük, hızlı adımlarla terminal binasına giden çırpı bacaklının sigarasını yere atıp ayağının altında ezdi.

Adiloş da kalktı yerinden. Montunu giydi, fermuarını çenesine kadar çekti, indi otobüsten. Hava buz gibiydi. Bahar gelmiş olsa da geceleri böyle ayaz oluyordu işte. Terminale doğru yürüdü. Tuvalet lavabosu çok kalabalıktı. Başka otobüslerin mola yolcuları da vardı. Aynada makyaj tazeleyenler, lavaboda abdest alanlar, tuvalette çocuğunu azarlayanlar, arkadaşının tuvaletten çıkmasını bekleyenler… Sayıları az olsa da kafeteryada tost yiyip çay içenler, lokanta bölümünde yemek yiyenler… Art arda anonslar yapılmaktaydı. ” Ankara’dan Mersin istikametine giden……… dikkatine! Otobüsünüz hareket etmek üzeredir!”

Otobüse bindi. Yerine geçmek için ilerledi. Adamın biri kabanını katlamış, üstteki eşya bölmesine koyarken yolu tıkadığının farkında değildi. Adiloş, kısık sesle öksürdü. Adam birden döndü, cüssesinden beklenmeyen bir çeviklikle kendini boş koltuğa attı, “Pardon, buyrun!” diye Adiloş’a yol verdi. Adiloş adama teşekkür edip yerine oturdu. Başını koltuğuna yaslayıp gözlerini yumdu. Kulağında anons! ” Ankara’ dan Mersin aistikametine…… yolcuları! Otobüsünüz hareket etmek üzeredir.”

Yolcular yerlerini aldılar. Bir süre sonra muavin, üzerinde kocaman bir termos sıcak su, tek içimlik çay, kahve poşetleri, kek ve krakerler olan bir servis arabası iterek, sağa sola dönüp, yolculara ikramda bulundu. Kaptan ışıkları söndürdü. Otobüs yeniden sessizliğe gömüldü. Yalnızca iniş yokuşlarda motorun , pesleşip tizleşen sesi ve şoförün uyumamak için dinlediği, sesi iyice kısılmış radyo… Arada bir, koltuğunu yatırmış, ağzı açık uyuyan iri yarı, göbekli adamın horlaması… Adiloş, kulaklığını çıkarıp telefonuyla birlikte çantasına koydu, koltuğuna gömüldü, bir iki saat uyumayı denedi. Gözleri ağırlaştı, ninni gibi derinden gelen motor sesiyle uykuya daldı. Otobüsü hızla sollayan bir kamyonun klakson sesiyle uyandı.

Tan aydınlığı… Yol, birazdan, uzaklarda, minyatürden bir yerleşim yeri gibi görünen kentin terminalinde sona erecekti. Güneş pembe, kızıl ışıklarını kentin minyatür yapıları arasından göstermeye başlamıştı bile. Otobüs yolcuları uyanmış, uykulu gözlerle eşyalarını toparlamaya başlamışlardı. Yol kıyısında, kente kaç kilometre kaldığını, kentin nüfusunun ne kadar olduğunu bildiren tabelaların yanı sıra reklam panoları sıklaşmaya başlamıştı.
Otobüs terminale girdiğinde, Adiloş’un gözleri Meral’ i aradı. Onu gördü. Kırmızı bir fular ve kenarlıklı, siyah bir şapka takmış, heyecanla Adiloş’u bekliyordu. Meral de otobüsün içinde kendisine el sallayan Adiloş’u gördü. O da Adiloş’ a el salladı. Otobüs terminalde, firmaya ait yazıhanenin önüne yanaşınca, Adiloş otobüsten indi, iki arkadaş özlemle kucaklaştılar. O gerçek bir dosttu. Sesti, renkti, ışıktı Adiloş için. Meral’le her buluşmak, onunla buluştuğundan daha zengin ayrılmak anlamına geliyordu. Yollarda narenciyeler çiçek açmıştı. Meral, Adiloş’a çiçek açmış narenciye ağaçlarını gösterdi, gülümsedi.

“Seni çabucak göndermeye hiç niyetim yok. Daha seninle kışlık portakal reçeli yapacağız!” dedi.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

163 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.