Anasayfa Anasayfa

Ürkütücü atölyeler


Zelin Artuğ

Birkaç yıl önce, Serflex (sıkıştırma bantları) ve Citroen ham metal işleme fabrikasında birkaç hafta çalışmış olan François, olaylara bir başka açıdan bakıyor:

“Yirmili yaşlardaydım, ilk kez bir fabrikaya ayak basıyordum. Orada güler yüzle karşılandığımı söyleyemem. Soyunma odası, içinde muhtemelen eskiden sağlam olan çelik dolapların yer aldığı ufacık bir odaydı. Duş kabinlerinde ışık yoktu; ama sürekli kir pas içinde kaldığımız için gerçekten oraya gitmeye can atıyorduk. Sonra, her yere kimyasal ürünlerin, işlenecek metallerin daldırıldığı küvetlerin kokusu sinmişti.

Tuvaletler de pek iç açıcı değildi; ama zaten tuvalete gitmeye zamanımız olmuyordu. Hiç ara vermeden 7 saat 45 dakika çalışıyorduk. Bir tek patronun “bedava” sunduğu soğuk meşrubatı içecek kadar zamanımız vardı. Çalışma koşullarına bakılırsa, toplu iş sözleşmesi gereği uyulması zorunlu şeylerin yanında bunun lafı bile olmazdı. Bir defasında, işim öylesine başımdan aşkındı ki, getirdikleri içeceğe iki saat sonra dokunabildim. Bir kantin vardı ama herhalde normal çalışma saatlerine göre düzenlenmişti. Ben, “2×8” saat çalışıyordum.

Atölyenin görüntüsü çok ürkütücüydü. Meşin kolanlarla ve sarkan zincirlerle atölye vinçleri geliyor, metal parçalarıyla dolu varilleri alıp, bunları yağlarından arındıran küvetlere daldırıyor, pasını kaldırıyor ve orada elektrolizle çökeltiyordu. Benim işim, bu varilleri doldurduğum makinelerden birine göz kulak olmak, işlem bittikten sonra onları boşaltmak, parçaları kurutmak ve bazen küçük bir kalite kontrolle bir gözlem fişi doldurmak, daha sonra da parçaları sıraya koymaktı.

Ama bütün bu işler çok seri yapılmalıydı. Makine çalışırken, sürekli makineye müdahale etmek gerekiyordu. Tamir görmüş, yorgun, artık kendini amorti etmiş bir makineydi herhalde; ama yine de çalışmaya devam ediyordu. Ayrıca birçok devir yapıyordu; çünkü variller çok kısa süreliğine küvete dalıp çıkmak zorundaydı. Bazen makinenin saçmaladığı da oluyordu. Aslında birkaç kez baştan savma onarılmıştı. Bütün variller uygun boyda değildi. Normal koşullarda bu variller dışta kalan ve elektrik kontağı yapan bilezikler aracılığıyla küvetin içinde asılı kalmalıydı. Ama varil uygun boyda değilse yalnızca bir köşesinden asılı kalıyor ve küvetin içine düşüyordu. İşte o zaman ben müdahale etmek zorundaydım. Metal bir çubuğu kaldıraç olarak kullanıp varili gerektiği şekilde yerine oturtmaktı benim işim.

Varil, içine 80 kilo parça alıyordu. Küvetlerin içerdiği maddelerden ötürü suyu dalgalandırmamak, ayrıca, ayak basılan yere dikkat etmek gerekiyordu; çünkü küvetlerin bir başından öteki başına gitmek için hurda demirden ızgaralar üzerinde yürümek zorundaydım. Bu iş, ustaların verdiği ayağıma üç numara büyük gelen güvenlik ayakkabılarıyla hiç de kolay olmuyordu. Bana, ellerinde bir tek bu ayakkabının kaldığını söylemişlerdi.

En kötüsü de eğer makinenin yolundan çıktığını görmezseniz devir yapmaya devam eder. Bir defasında makine varili ters bir yere koymuş, koyduğu yerden alamadan çalışmasına devam etmişti. Küvet boştu, makine bir başka varil arayacak, yakaladığı varili öncekinin üzerine koyacaktı! Ancak o zaman duracaktı. Bu yüzden şeften iyi bir azar işittim: “ Senin paçayı kurtarmayı öğrenmen gerekiyor. Gece yarısı, ormanın ortasında araban bozulsa başının çaresine bakmaz mısın, ha? ”dedi bana, Bildiğim tek şey, bu makineye benzer bir arabayla yola çıkmaya kalkışmayacağımdır!

Günün birinde, artık makine temelli işlemez duruma gelince bir başka atölyede çalışmaya başladım. Küvetlerin içine daldırılacak olan ızgaralı küçük parçaları asmak gerekiyordu. İşimde daha yeniydim, şef yanıma geldi. Biraz konuşup öğüt vermeye gelmişti aslında. Parçaları asmadan önce sökemediğimden (parçalar hem aşırı yağlıydı hem de çapakları alınmamıştı) eldivenlerimi çıkarmamı, böylece işi daha kolay yapabileceğimi söyledi. Dediğini yaptım. Durumum içler acısıydı. Atölyede dizlerimin üzerinde, çıplak elle parçaları asıyordum; şef sonunda şunu söyledi: “İşte böyle çalışacaksınız, işe ihtiyacınız var değil mi?” Akşam olduğunda, parçalardaki çapaklar yüzünden ellerim kesik içinde kalmıştı.

İyi ki yanı başımda çalışan bir meslektaşım vardı. Yaşlı bir Faslıydı bu. Onun makinesi benimki kadar sorun çıkarmıyordu; bir de adam makinesini ezbere tanıyordu. Benim dizginleri elimden kaçırdığımı görünce kendi elindeki parçalarla birlikte benimkileri de kurutuyordu. Buna zorunlu değildi. İkimizin makinesi birbirinden bağımsızdı. Tek yaptığı bana yardım etmekti. Aslında kendi işi başından aşkındı.

İlkin, bir başka varilin içinde yıkanan varili kurutmak için boşaltmak; tabi kurutmak için de onu bir palangaya kadar iten küçük tekerlekler yardımıyla kurutma makinesine kadar kaldırmak; sonra da metal parçaları (atölyede hiç böyle bir gürültü görülmemiştir) içerde dönerken, bir yandan da makineyi yeniden doldurup, makineye göz kulak olmak gerekiyordu.

Doldurma işi küreklerle yapılıyordu. Sıkıştırma bantları gibi ufak parçaların her kürek dolusu en az 15 kilo geliyordu; hatta iş zamanında yapılmak istenirse, bu “ arzu edilen” bir durumdu. Parçalar ya benim makinemin yanına konmuş, ya da yerlere devrilmiş küçük vagonlara geliyordu. Şef için ideal olan, makinenin hiç duraklamadan doldurulmasıydı. Gezer vinç bir varili almaya gidiyor, vinç geri gelmeden, bir sonrakini kapatmak gerekiyordu. İyice kapatmak! Bir küvetin içindeyken açılması söz konusu bile olamazdı. Bir gün şef, bir varili kapatmam için asit dolu bir küvetin üstüne tırmanmamı istedi. Bu arada makineyi durdurmuştu ama ben yine de üç buçuk atıyordum. Bu makinenin üzerinde olaya müdahale ederken bir ayağını asit dolu küvete daldıran bir elektromanyetikçi görmüştüm. Sekerek yürürken kendini ıslatmıştı. Aynı hatayı yapmak hiç işime gelmiyordu.

Fabrikadan ayrıldığım gün şef kapıdaydı, ama bana iyi şanslar dilemek için… Güvenlik ayakkabılarımı kesti ve benim gözümün önünde çöpe attı. Bu arada son bir eleştiri de yaptı: “ Burası temizlendi!”

Bu, benim “yıkamacı” deneyimimin sonu olmuştu. Aslına bakarsanız daha sonraları başka işletmelerde tanık olacağım şeylere de iyi bir başlangıç deneyimi oluşturmuştu.”

Arlette LAGUILLER, Paroles de Prolétaire, Plon, 1999

Türkçesi: Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen) Ekim, 2008

132 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.