Anasayfa Anasayfa

Gözaltında çalışmak


Zelin Artuğ

Gençler, işyerlerinin gerçekte nasıl yerler olduğunu, yıllarca sömürülmüş eski işçilerden daha iyi kavrıyorlar. Çalışma koşulları, eski işçilerin günlük yaşamlarının bir parçası olmuş, onlar işyerindeki uygulamaları normal karşılamaya alışmışlar; oysa genç işçiler iş yerindeki uygulamalara yeni ve farklı bir bakış açısıyla bakıyorlar. Örneğin, bir yıldır otomobil endüstrisi fabrikasında çalışan Christian, 10 000’den fazla işçi çalıştıran bu büyük işletme hakkındaki görüşlerini şöyle özetliyor:

“Fabrikaya ilk girdiğim gün beni en çok şaşırtan şey, fabrikanın büyüklüğü ve fabrikada çalışan insan sayısıydı. Çok geçmeden ustabaşılar tutumlarını ortaya koydular. İş yeriyle ve formasyonlarla ilişkili uzun bir söylev çektiler. Şefler arkadaş rolü oynayıp, babacan tavırlar takınıyorlar, ortalarda görünmemenin risklerine karşı bizleri uyarıyorlardı. “İşe, en iyiler alınıyor, fazla mesai yapmaya hakkınız var, sizler iyi olmasaydınız işe alınmazdınız” diyorlardı. (Ama kimse, mesaiye kalmama hakkımız da olduğunu söylemiyordu!)

Bazı yerlerde işini yürütmek için ustaların da üye olduğu sendikaya yazılmak en iyisidir. Bu şekilde, yaşlı bir işçiyle birlikte çalıştığım imalat işinde dört günlük bir formasyon hakkı kazandım. Bu usta işçiler, gerçek bir dayanışma içinde, çok iyi karşıladılar beni. “Acele etme, daha zamanın var…” diyorlardı. Bana, kimseye çaktırmadan işten nasıl kaytarabileceğimi anlattılar; bir falso yaptığımda (yani üretim yapamadığımda) işi benim yerime yapıyor ya da kontrol öncesi, benim yaptığım yanlışları düzeltiyorlardı. Bu işte bir tuhaflık seziyordum. Daha sonraları, şeflerle makine ayarcılarına güvenemeyeceğim konusunda uyarıldım; çünkü bu adamlar hiçbir şeyi babalarının hayrına yapmıyorlardı.

Ustalar, işçi alımı konusunda imalı bir baskı uyguluyorlar. “İşe alınman için pek şansın yok, ama gerekeni yaparsan…” Sonra bir de bakıyorsunuz, fazla mesai yapmayı kabul etmedi diye, işe ilk alınan geçici işçi apar topar işten atılmış.

İmalatta ilk kez çalışıyordum. Öğrendiğim ilk şey şuydu: Formunda olsan da olmasan da çalışma ritmine uymak zorundasın. Sen yetişemesen de iş yürümek zorunda. Öyleyse seçme şansın yok, yetişmek zorundasın.

Tuvalete gitmek, başlı başına bir sorun oluyor. Yerine birini bulmak için on beş dakikayla iki saat arasında bir dolu zaman gerekiyor, çünkü her defasında seni unuttuklarını fark ediyorsun. Ustaları çağırmak, sonra bir kez daha çağırmak gerekiyor. Yanıt daima “şimdi bakacağım” oluyor. Mola dışında tuvalete gidenler ustaların yanına çağrılıyor, kendileriyle bir görüşme yapılıyor, tuvalete çok sık gittikleri yüzlerine vuruluyor. Eğer bu iş böyle devam edecek olursa çişinizi tutamadığınıza dair bir doktor raporu getirmeniz gerektiği söyleniyor size. Aslında tuvalete gitmek için zamanınızı molalara göre ayarlamalısınız. Çocuklar gülerek, imalat primine “hela primi” demek gerektiğini ya de çişini tutanlara ayrı bir prim ödenmesi gerektiğini söylüyorlar.

Bazı işler çok yoğun oluyor (en azından diğerlerinden daha yoğun). İşi zamanında yetiştirmek için tam anlamıyla koşmak gerekiyor. Çok hızlı yürüyorsunuz, daha doğrusu olduğunuz yerde tepinip duruyorsunuz; çünkü beş metre karelik bir alanda yürüyüp, geri dönüyorsunuz. Olduğu yerde ayakta durunca, insanın ayakları ağrıyor. Hemen bacaklarınız karıncalanıyor. Bazı işlerde tamamen otomobilin içinde iki büklüm çalışıyorsunuz; sırtınız, dizleriniz, ayak bilekleriniz, kalçanız, elleriniz ağrıyor. Bazen kafanız sürekli otomobilin içinde kalıyor. Ne atölyeyi görüyorsunuz, ne de başkalarını… Dahası, atölyede öyle bölmeler var ki hiç penceresi yok. Hiç güneş yüzü görmüyorsunuz. Emekli olmak için gün sayarken, otomobilin içinde iki büklüm çalışan yaşlı işçiler görmek beni çok şaşırtmıştı. Hele birini gördüm ki emekliye ayrılmasına çok az süre kaldığı halde, bütün hayatını geçirdiği imalatta iki büklüm çalışıyordu.

Bazı işlerde, eğer kaputun önündeyseniz, otomobilin her ileri gitmesinde darbe alıyorsunuz. Aynı tempoda geriye gitmeniz gerekiyor. Bunu başaramazsanız bir günde yüzlerce darbe alırsınız, her yeriniz çürük içinde kalır. Bazen de giysileriniz takılır, tişörtleriniz, pantolonlarınız yırtılır… Bunları değiştirmek de ayrı bir hikâye!

Günde üç kez mola (onar dakikalık iki mola, yarım saatlik de yemek molası) veriliyor. Kantine gitmek için beş dakika, bir o kadar da dönmek için gerektiği düşünülürse işiniz iş! Beş dakika kuyrukta beklediğinizi varsayalım, yemek için ancak on beş dakika kalıyor size. O zaman en iyisi yemeğini alıp, çalıştığın yerde yemek… Ama ustalar bunun sağlığa uygun olmadığını söylüyorlar. Sanki yemeği on beş dakikada çiğnemeden yutmak hijyenikmiş gibi!

Ustalar, çıkarları patronlarınkiyle çakışıyorsa pek cimri davranırlar. Gömleğin yırtılır, “dikebilirsin”, eldivenlerin eskir, “daha eskimemiş, idare eder, sen iş yerini batıracaksın…” gibi laflar ederler.

Hissettiğin yorgunluğu başkalarında da görürsün. İş tek başına ağır bir iş değildir, ama aynı işlemi yüz kez tekrarladın mı, damlaya damlaya göl olur örneği, işkenceye dönüşür. Eksildiğini, yıprandığını hissedersin, dışarıda hiçbir şey yapmaya halin kalmaz. Haftalık izin hiçbir şey yapmadan, çabucak geçip gider. Gençlerin arasında bile izin günlerinde dışarıya çıkan çok azdır. Evlerinde kalıp, yorgun argın video seyrederler. Bazıları otuz yaşına kadar dayanır. Üstelik haftalık izinlerinde de fazladan çalışanlar var…

Başlangıçta, ekip halinde çalışmak hoşunuza gidiyor, çünkü ekip çalışmasıyla, haftalık izinlerinizde de çalışmak zorunda kalmayacağınızı, yaşamak için birazcık boş zaman bulabileceğinizi sanıyorsunuz. Sonra bir de bakıyorsunuz ki sabahları uyuyarak, öğleden sonra da hiçbir şey yapamayacak kadar yorgun bir şekilde gününüz bitmiş.

Sabahları dakik olmak gerekiyor; iki dakika geç gelseniz, ekip çoktan yola çıkmış oluyor. İşte o zaman size uyarıda bulunma hakkını buluyorlar kendilerinde; ücretinizden kesileceğini iyice kafanıza sokuyorlar. Sürekli aba altından sopa gösteriyorlar. Bir yıl boyunca hiç devamsızlık yapmazsanız, fazladan üç gün izin veriyorlar. Hastalansanız bile baskı altında kalıyorsunuz. Hastalıkla geçen günleri izin günlerinizden ya da kıdem tazminatınızdan kesmeyi veya fazladan çalışmanızı öneriyorlar. Hasta olduğunu söylemeye cesaret edemeyip ekipte kalan çocuklar var. Çünkü bir hastalık izninden sonra yanlarına çağırıp azarlıyorlar: “Neden işe gelmedin, ne olursa olsun, gelmeliydin !”

Herkesin vücudunda sürekli aynı hareketleri yapmaktan kireçlenmeler; bileklerde, dirseklerde, dizlerde eklem ağrıları oluşuyor. Her hareket insana acı veriyor. Acıların dinsin diye sana başka bir iş veriyorlar, ama hangi işi yaparsan yap, hareketler hep birbirine benzer oluyor… Gençler sürekli romatizma ilaçları kullanıyorlar. Bu ilaçlar ağrıyı hafifletiyor, ama midelerini sakatlıyor. Zamanla hastalık daha da kötüye gidiyor. Gençler sürekli hasta… Uykuları zehir oluyor.

Daha önceleri çalıştığım küçük işletmelere oranla, şeflerle doğrudan çatışma yok burada. Size yalnızca şunu söylüyorlar: “Burada ne söylerseniz, ne yaparsanız hepsinden haberimiz olur, işiniz biter, bilesiniz…” Gerçekten gözaltında olduğunuzu hissediyorsunuz. İşçiler burada, yönetimdekilerin babacan konuşmalarına inanmış görünseler de bunların palavradan başka bir şey olmadığını biliyorlar.”
Arlette LAGUILLER, Paroles de Prolétaires, Plon, 1999

Not: Arlette LAGUILLER (18 Mart 1940, Paris)
Bu metin, Arlette Laguiller’nin, çeşitli iş kollarından işçilerle yaptığı söyleşilerden oluşan “Proleter Sözleri” adlı kitabındaki metinlerden seçilerek Türkçe’ye çevrilmiştir.

Türkçesi: Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen), Ekim, 2008

131 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.