Anasayfa Anasayfa

Geçici işçi olmak


Zelin Artuğ

Yıl, 1999. Önce, Alsace’taki maden kömürü havzaları, ardından, potas madenleri kapanmak üzeredir. 2004’te hepsi kapanacaktır. Ama bu, maden kuyularının işletilmesine son verilmesi anlamına gelmiyor. Yoksul ülkelerde toprağın derinliklerinden maden çıkarılmaya devam ediliyor. Bu ülkelerde işçi ücretleri çok düşük olduğundan; kömür, maden filizleri ve çeşitli mineraller, maden işçileri açısından, Fransa’dakilerden çok daha kötü koşullarda çıkarılıyor.

Maden ocaklarının kapatılması bir başka adaletsizliği de beraberinde getiriyor. Emeklilik yaşı olan elliye çok yaklaşmış maden işçileri normal koşullarda emekli olabilecekken, yirmi beş yılını toprağın altında geçirdikleri halde işten çıkarılma tehlikesiyle burun buruna geliyorlar. Emeklilik sisteminin olumsuz sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyorlar; böylece toprak altında geçirdikleri yıllar boşa gitmiş oluyor.

Aimé’nin babası, oğlunun kendi mesleğinden başka bir meslek seçmesini, işçi olmaktan uzak durmasını istiyordu. Manuel’in, Fransa’ya göçmen işçi olarak gelen işçi babası ise, bunun düşünü bile kurmuyordu. Kendisi gibi işçi olmanın ötesinde bir gelecek görmüyordu çocukları için. Manuel ilk fırsatta çırak olarak bir işe girdi. Bazıları için işsizliğe bir çözüm yoluydu çıraklık; çünkü gençlere pratik bir formasyon kazandırıyordu. Bu durumda, bir işi uygulamalı olarak öğrenmek, bir meslek sahibi olmak için çoğunlukla yeterli olmuyor. Manuel’in öyküsü de bunu göstermekte; ama iş bulabilmek için bazen uzun süre çıraklık yapmak gerekiyor. Manuel, şöyle anlatıyor:

“Çalışmaya on yedi yaşımda başladım. Bizde zorunlu eğitimden sonra kimse okula gitmezdi. Geleneklerimizde okula gitmek yoktu. Özellikle de babam, bizi bir an önce iş bulmaya zorladı. Eve para getirmemizi istiyordu.

Bu durumda bir çıraklık işi araştırdım ve bir otelin lokantasına komi olarak girdim. Ama bu işi hiç sevemedim ve çabuk bıraktım. Sonra inşaatta, daha doğrusu kaplama döşemede yine bir çıraklık işi buldum. Bu işi üç yıl kadar yaptım. O işle ilgili daha iyi anılarım var. İş zordu, ama otuz yaşlarındaki patron oldukça sempatikti. Yalnız çalışıyordu, yani işçisi yoktu; bana iyi davranıyordu. Kısaca, insan olarak kötü biri değildi. Örneğin, sözleşmem bittiğinde beni altı ay daha yanında tuttu; iş olmadığı, işlerin kötü gittiği sırada bana para ödemeye devam etti. Daha sonra işsizlik aylığına hak kazanabileyim diye bana ödeme yaptı. Buna hiç de mecbur değildi. İşlerin her zaman hiç de böyle yürümediğini, çırakların her zaman aşırı derecede sömürüldüğünü biliyorum. Ama ben, dört ayaküstüne düşmüştüm işte.

Sonra, 1980’de işsiz kaldım. İşsizlik tırmanıyordu. İşten çıkarmalar almış başını yürümüştü; işte o üç yıl boyunca “canıma okundu”… Bu üç yılda elde ettiğim en uzun süreli sözleşme, dört aylık bir sözleşmeydi. Bunun dışında çok kısa süreli, bazen günü birlik işlerde çalışıyordum. Geçici işçi olanlara karşı, güvenlik kurallarının nasıl hiçe sayıldığını gördüm.

Bende aşırı miyop var. Gözlüğüm kırıldı bir gün. Bunu hiç umursamadan, metal çatıda bir iş yapmamı istediler benden. İş ve İşçi Bulma Kurumu insanın gözünün yaşına bakmıyordu: “En tepeye çıkacaksın.” dediler. Bu koşullarda oraya çıkmak çılgınlıktı. Ama yine de böyle görevleri kabul ediyorsunuz; çünkü başka seçeneğiniz yok.

Bu dönemi, 1983’te bir küçük ilanla, elektrik motoru rotorları ve statorları üreten bir metalürji şirketinde iş buluncaya kadar böylece geçirdim. Önce, “geçici sözleşmeyle” işe alındım. Önceleri kadınların da çalıştığı bir montaj atölyesinde çalışıyordum. Benim işim, üretimde olan aygıtlara gereç sağlamaktı. Başlangıçta düşlerim vardı, bağımsızlığımı kazanmayı, bu işi sürdürmeyi istiyordum. Ama öyle şeyler var ki insan reddetmek zorunda kalıyor.

Bir gün şef benden dışarıda istif edilmiş olan rotorların ve statorların bulunduğu sepetleri getirmemi istedi. Yedi sekiz kat üst üste konmuş sepetlerin her biri 150 kilo ağırlığındaydı. Palet kancasıyla aldığında bir yanı inerken, öbür yanı kalkmaya başlıyordu. Hepsinin düşeceğini söyleyip reddettim. Nasıl oldu da kovulmadığıma şaşırdım. Hâlâ geçici sözleşmeliydim. Ama beni bir üretim atölyesinde görevlendirdiler. Benim yerime de bir başka genç aldılar. O, bu sepetlerin “istifini bozmayı” kabul etti ve sepetleri bacaklarına düşürdü. Hayatını tehlikeye atmakla kaldı. Şirkete dava açtı ama davayı kaybetti. Bütün şirket kadrosu gencin aleyhine tanıklık etti; yargıç, sepetleri bacaklarına düşürmesinin kendi hatası olduğunu söyledi ve onu haksız buldu.

Sonra kendimi baskı makineleri üretim atölyesinde buldum. Bir tür çılgınlık! Ses geçirmezlik yok, her taraf yağ içinde… Gerçekten çok pis, iğrenç bir ortam… Bu iş çok zordu, kesinlikle çalıştığım yerlerin en kötüsüydü. Patron, sanki bir şatonun efendisiymiş gibi tutum takınıyordu. Kafasına göre hiyerarşi uyguluyor, sürekli angarya işler çıkarıyordu; çalışma koşulları iğrençti. Kadın işçilere de erkek işçilere de hiç saygı gösterilmiyordu. İşçilerin onuruyla oynanıyordu. Bundan herkes nasibini alıyordu, herkese kötü davranılıyordu.

Tabi böyle bir ortamda insanın içinden bir şey yapmak gelmiyor. Kafa dengi çocuklarla bağlantı kurdum; artık iş yapmak istemeyen küçük bir gruptuk. Bazen ufak tefek numaralarla işi geçiştiriyorduk. Örneğin, her zaman çakırkeyif olan bir şefimiz vardı. Bizi çalışma saatlerinin dışında çalıştırmak istiyor, yemek molasında hepimize bir iş buyuruyor, bu işi yapmamız için de baskı uyguluyordu. Kuşkusuz çalışmayı kabul edenler oluyordu aramızda. Ama biz, başımıza böyle bir iş geleceği kokusunu alır almaz topluca yemekten kaçıyorduk. Şef gelip de bize zokayı yutturmak isterse onu atlatıyor, şöyle bir gezinmeye yolluyorduk onu; sonunda işin peşini bırakıyordu. Böyle ufak tefek karşı çıkmalarla sömürüye direnip duruyorduk işte.

O işletmede sekiz yıl kaldım. İki yıl bir ekiple çalıştım. Dört yılı gece vardiyasında çalışarak geçti. Sonraki iki yıl yine bir ekiple çalıştım. Gece çalışması, parasal nedenlere dayanıyordu, ama toplumdaki diğer insanların tersine bir yaşam sürdürmek, giderek çekilmez hale geldi. Üstelik ortam da giderek bozulmuştu.

O zaman gece ekibinden ayrılmanın yollarını aradım ve profesyonellerin çalıştığı bir atölyeye kapağı attım. Orada, üretimde çalışırken daha önce kırdığım aletleri tamir ederken buldum kendimi! Ama o andan itibaren işler yönetimin lehine değişmeye başladı. İstihdamı ortadan kaldıran bir şirkette bıçak sırtında yürüyor gibiydim. O işe girdiğimde 600 kişiydik, işten atıldığımda ise 450, 500 kişi kadar kalmıştı geride.

Daha sonraları, beni kadrolu olarak işe alamadıkları için İş ve İşçi Bulma Kurumuna kayıt yaptırdım. Çalışmadığım iş kalmadı. Peynircilikten metalürjiye kadar bir yığın sektörde çalışmak zorunda kaldım. Fotoğrafçılık bile yaptım. Çünkü bu durumda İş ve İşçi Bulma Kurumuna bağlı oluyor insan. Ne iş verirlerse kabul etmek zorunda kalıyorsun; yoksa sana iş vermiyorlar. Bir sorun çıktığında, ufacık bir sorun olsa bile, bir ay boyunca işsiz kalıyor insan.

Sorunlara gelince, sık sık sorun yaşanıyor. Örneğin, bir keresinde iyi tanıdığım iki geçici işçiyle birlikte çalışmak durumunda kaldım; biri benim daha önce çalıştığım şirketten benden daha önce işten atılmış olan bir arkadaştı. Çalıştığımız fabrika elektronik hesap makineleri ve oto radyosu iskeletleri üretiyordu. Kadrolu on işçi ve hepsi de gençlerden oluşan kırk geçici işçi vardı. İşin örgütlenmesi biraz saçmaydı. Örneğin 13 saatlik iş için alınan bir geçici işçiden 21 saat çalışmasını istedikleri oluyordu:

“Acaba birkaç saat daha kalabilir misiniz?” Sen, gidiyorsun, ertesi gün dönüyorsun, bir de bakıyorsun ki o geçici işçi hâlâ çalışıyor. Bazen, iki arada bir derede, işçinin üç saat daha fazladan kalmasını sağlıyorlardı. Kim reddedecek olursa işi bitti! Benim şansım vardı; işçi bulmakta güçlük çektikleri bir dönemde gelmiştim oraya. Bana bu filmi oynayamadılar.

Bir gün, yönetim yeni bir şef atadı. Sırf otorite sağlamak için diğer kadın işçilere karşı çok iğrenç tutumlar takınan bir kadın şef… Onlara hakaret ediyor, her zaman sırtlarına biniyordu; özellikle de geçim derdinde olduğu için sesi soluğu çıkmayan kadın işçilere çok kötü davranıyordu. Bu şef, iki genci öteki ekibe gönderdi. Bunun acısını da bizim ekipteki genç bir kızdan çıkardı. İşte o zaman, işlerin böyle yürümesine katlanamayacağımızı düşündük. Birkaç kişi toplandık; ertesi gün bu işe el atmaya, herkesi bir araya toplayıp müdüre derdimizi anlatmaya karar verdik. Şef bir kibarlaştı ki sormayın. Hatta beni terfi ettirdiler. Ama bu sefa on beş gün sürdü. Sonra durup dururken işime son verdiler. Buna karşılık işten çıkarmak istedikleri genç kızı alıkoydular ve ona altı aylık bir geçici sözleşme yaptılar.

Rakip bir firmayla dalaştıklarını biliyordum. Sonra ne olduysa oldu, olanlar unutuldu ve beni yeniden işe aldılar. Ama ben geçici işçi olmaktan kurtulmak istiyordum artık. Otuz yaşımı geçmiştim.

O sıralarda büyük bir otomobil şirketi geçici sözleşmeyle elli kadar işçi arıyordu. Başvuruda bulundum. İşim yolunda gitti. Sonra kendimi bir karoser atölyesinde çalışırken buldum; bir buçuk yıl çalıştım orada. Günü gününe tam bir buçuk yıl, çünkü bu, benimle yaptıkları sözleşme türünün maksimum yasal süresiydi. Beni cuma günü değil, bir perşembe günü kapı dışarı ettiler, çünkü aksi takdirde yasal olarak bana iş vermek zorunda kalacaklardı. İşçiyi kapı dışarı ederek yasalara uyuyorlar!

Ama yine de aylıklı olarak bir işe alınmak istiyordum ve sonunda böyle bir iş buldum. Böylesi bir durumda güvence vermek zorundasın. İş olsun, olmasın, cumartesi çalışmayı reddedemezsin. Cuma akşamı 22’de paydos ediyorsun, 22.30’da eve geliyorsun, uyuyamıyorsun, çünkü sinirlisin, bir de bakıyorsun ki bir iki saatlik uykuyla yetinip yeniden yola koyulmuşsun.

Sıkı çalışma tıpkı bir kompresör silindiri gibidir. Dışardan baktığında bu silindirin yavaş ilerlediğini, çocukların ölçüyü kaçırmadığını sanırsın. Ama iş başındayken kafayı bozarsın. Benim çok yoğun bir işim vardı; öyle ki yolunda gitmeyen bir şey olduğunda, bir perçin çivisini çakamadığımda, ne bileyim bir vida kırıldığında söz gelişi “boğulmaya” başlıyordum. Bir kez boğulmaya başladın mı, yeniden su yüzüne çıkman gerekir. Oysa o anda boğulmaktan başka bir şey düşünmüyorsun. Sonra da su yüzüne çıkmak kolay olmuyor. Kendini toparlamak zorundasın, su yüzüne çıkmaktan… çıkmaktan başka hiçbir şey düşünmemelisin. Otomobillerle ilgili sorun yaşadığın zaman, sorun akşama kadar sürebilir. Sonra yorgunluktan canın çıkmış bir biçimde eve dönersin.

“Sigortası atan” çocuklar vardı iş yerinde. Kendi kendini bıçaklayan Kamboçyalı bir işçiyi anımsıyorum. Hiç Fransızca bilmiyordu, kendisine her zaman hoşgörülü davranmayan çocuklar vardı. Bir arkadaşla ona yaklaşmayı, onu yalnız bırakmamayı denemiştik. Ama daha sonradan bazı yeni sorunlar yaşadı. Çalıştığı işte kendisine çok yükleniyorlardı; bir gün nara attı ve kendisine hara-kiri yaptı. Gerçekten az kalsın ölüyordu.

Bu fabrikada beni en çok şaşırtan şey, yönetimin, birçok çocuğu muhbir olarak kullanmasıydı. Bunlar zincirin halkalarını oluşturuyorlar, rahat işlerde çalışıyorlardı; bunlar, işçiler arasında geçen konuşmaları rapor etmekle görevlendirilmişlerdi.

Bu işi zevkle yapan yalnızca çocuklar değildi. Yönetim de bu türden suç ortakları edinmek için baskı yapıyordu. Örneğin kıdemlilerin çalıştığı kesimde bir ustabaşı vardı. Kıdemliler hiç bir şeye karışmıyorlardı. Demek ki ustabaşına misillemede bulunmak için işin olup bitmesini bekliyorlardı; bir hata olduğu zaman işi yapmak zorunda olan ustabaşıydı, yoksa hata onun üzerine kalırdı. Bu nedenle adam artık pes etti. Artık ustabaşı olmak istemediğini, bu işten bıktığını söyledi. Yönetime yeniden her işe bakan biri olmak istediğini söyledi. Yönetim ona olumlu yanıt verdi; ama buna karşılık bazı hizmetlerde bulunması gerekiyordu. İşte bu işçi, bu anlamda bir alavere zincirinin halkasıydı. Hani bazen, çalışırken bir arkadaşla laflarsın ya… Bir de arkanı dönersin ki az ötede işinde gücünde olduğunu sandığın biri, konuşmanızın tek sözcüğünü bile kaçırmadan sizi dinliyor!

Her işe bakan bir arkadaşım daha vardı; yönetimden çağırdılar onu. Kendisini yükseltmek istediklerini söylediler. Ama buna karşılık, ondan ispiyonculuk yapmasını istiyorlardı. Bu, kendisine uygun bir dille anlatılmıştı: “Çocukların kafalarından neler geçtiğiyle ilgileniyoruz, tabi siz onların ne tür sıkıntıları olduğunu bize birazcık çıtlatabilirseniz.” Kendisinden ne istediklerini çok iyi anladı. Sinirli bir biçimde geldi, olup biteni anlattı. Ancak, başka bir servise verildi. Onu bir daha görmedik.

Bir buçuk yıl sonra, geçici işçilerin birçoğu gibi ben de işten çıkarıldım. Bir iki ay gibi kısa bir süre boş gezdikten sonra yeniden iş aradım. Her marka otomobile parça üreten bir fabrikada iş buldum. Bu işletme bölgede oldukça önemliydi; bin kişiye yakın sabit ücretli işçi, yaklaşık 250 kadar da geçici işçi çalıştırıyordu. Oradaki işimi çok sevdim. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yaklaşık 300 kişinin birlikte çalıştığı bir atölyedeydim. Kadınlar kendilerini saydırıyorlardı. Parçaları üretme işi oldukça zordu, ama işçiler arasında sıcak bir ortam vardı. Kabul gördüğümü hissediyordum. Yeni gelenler ekibe çabuk uyum sağlıyorlardı; hatta dışlanmaya eğilimli olanlar bile… O işletmede altı ay kadar çalıştım. Orada sürekli çalışmayı çok isterdim; çünkü hem toydum hem de kendimi orada rahat hissediyordum. Ama bu çok uzun sürmedi. İşler giderek azalıyordu; geçici işçileri birbiri ardına işten çıkardılar.

Bu durumda yeniden iş aramaya koyuldum. Bölgedeki iş yerlerini turaladım durdum. Sonunda, beni dokuz aylığına formasyon stajına tabi tutan bir kimya firması buldum. İşler yolunda gitti; bu dokuz ayın sonunda diplomamı alıp bir kimya firmasında işe alındım…

Başlangıçta, mozaik döşeyen bir işçiydim. Sonra maden sanayi işçisi oldum, bugün de bir kimya işçisi…”

Aimé’nin çalıştığı Alsace Potas Berwiller kuyusunda kırk dokuz yaşındaki bir işçi 800 metre derinlikte öldüğünde bu metin dizgideydi. Yoğun toz yüzünden önünü göremediği için, kendisine kapama emri verdikleri bir taban kapısından aşağıya düştü. Bu iş bitinceye kadar maden çıkarma işi durdurulmalıydı. Koruma ızgarası yoktu orada. Çalışma arkadaşlarının harekete geçireceği acil durdurma sistemi de yoktu. Onlarca ton maden filizinin altında kaldı. Takvimler 16 Şubat 1999 tarihini gösteriyordu. (Arlette Laguiller)

Arlette LAGUILLER, Paroles de Prolétaires, Plon, 1999

 

Türkçesi: Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen) Ekim 2008

96 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.