Anasayfa Anasayfa

Pervaneli uçakla Axum yollarında -3


Oğuz Serdar Öztürk

Ben de, Camelia da sıkılmıştık ve turu yarım bırakıp otellerimize dönelim diye anlaştık. Haa, bu arada, pazarda (market diyorlar burada) gezerken, 50 Birr’e (ETB) (o da yaklaşık 5 dolar yapıyor) (ve uzun süren pazarlıklardan sonra) ince bir kep aldım güneşten korunmak için.

Otelime geldim, odama çıktım ve hemen bilgisayarı açıp, Skype ile oğlumu aradım. Uzun uzun konuştuk, arada kamerasını açtırıp onu hasretle seyrettim. Bir müddet sonra, konuşacak fazla bir şey kalmadı, zira daha dün akşam birlikteydik ailecek. Tekrar arama umuduyla kapatıp bu kez Skype kontörü ile onun cep telefonundan sarı şekerimi aradım, hasret giderdik. Fazla uzatamadım zira çok hızlı tükeniyordu kontörüm (onu da Gökhan’ım kendi harçlığından yüklemişti). Zaman hızla tükeniyordu şimdilik. Asıl yaşayacağım ve çalışacağım yere geldiğimizde, saatlerin hiç geçmeyeceğini adım gibi biliyordum.

Addis turuna çıkarken, bir ara merkez ofise uğrayıp Razo’ya merhaba demiş ve onun tarafından akşam için yemek teklifi almıştık.

Saat 19.00-19.30 sularına kadar çok fazla sıkılmadan odamda Internet oyalanmasıyla bekledim. Fakat ne gelen ne giden, ne de haber veren oldu. Bu arada, midem içine göçmek üzereydi. Zira geceki uçak yolculuğundan bu yana doğru dürüst bir şey yememiştim. Saat 20.30 olduğunda, artık iyice ekildiğimi düşünüp, bazı kararlarımı yeniden gözden geçirmeye başlamıştım: Bir yolunu bulup mutlaka Türkiye’ye geri dönmeliydim (bu son kararımdı.) Sonra ilk işim, arabayı satmak olsun dedim kendi kendime. Eski işyerinden de alacaklarımı zamanında verirlerse 1-2 ay idare ederiz diye geçirdim içimden. Tanıdık tanımadık kim varsa, hiç koşturmadığım kadar peşine düşmeliydim iş bulmak adına, ama yeter ki Türkiye olsun.

Evet, itiraf etmeliyim ki, işten ayrıldıktan (atıldıktan) sonra, çok da ciddiye almamışım işsizliği, borçları vs. Nasılsa bir yolunu bulurum diye düşünmüşüm belli ki. Ama bunu ancak Addis’teki Jupiter HO Tel’de anlayabildim. Artık olan oldu, işi kabul etmiştim çaresiz. Ama son planım da beni çok heyecanlandırmıştı. Düşünsenize, bu tuhaf yerden kaçacağım ve kendi ülkemde (şimdi kıymete bindi) en ağır, en pis işlerde çalışarak vaziyeti kurtarmaya çalışacağım ama canlarımın yanında…

Ne güzel bir kurtuluş duygusu. Evet, bir müddet sonra, ”keşke Etiyopya’da kalabilmeyi başarabilseydin” sesleri yükselecekti içimde ve çevremde. Bunu da biliyordum. Çünkü limon satışının kazancı, kesinlikle burada kazanacağıma ulaşamayacaktı (bilmiyorum hiç denemedim, sadece tahmin, belki de keşke 23 yıldır limon satsaydım da diyebilirim).Yani ben limon ticaretini küçümsediğimden değil, şoförlüğünü kendimin yaptığı bu asil görevi layıkıyla yerine getiremeyeceğimi bildiğim için böyle bir kanıya varıyordum. Çünkü ticaret tecrübem hiç yok, beni kesin kandırırlardı.

Ve evet beklenen telefon geldi: Razo, restorana inmiş, resepsiyondan da bana haber verdiriyordu. Çok şükür” söylentileriyle indim restorana. Razo ve Camelia bir masaya oturmuş, sohbet ediyorlardı. Beni beş karış suratla gördüler ve Razo ilgisini tamamen bana yöneltti : “Serdar, seni iyi görmedim”. Evet, iyi değildim. Beklenen telkin konuşmalarından sonra, biraz daha sakinleştim (demek ki ihtiyacım varmış) ve yemeğimizi seçmeye başladık. Ben mönüde “sish kebab” ismini görünce daldım ve yanında da bira istedim. Garson, ne marka istediğimi sorarken Razo, benim adıma kararını verdi ve talimatı yapıştırdı (iyi niyetle muhakkak ki) : “St. George please”

Yemek sohbetine katılacak ne yeterli İngilizcem, ne de moralim vardı. Onları kendi haline bırakıp, masada yokmuşum gibi davranmaya çalıştım. Yemekler geldi ve kurt gibi saldırdım sish kebaba O ne be? Bıraktım şişi, kebap nasıl bir şeydi unutturdu bana. Kesin bildiğimiz dana, kuzu veya koyunun haricinde bir hayvanın etiydi. Keçi olabilirdi. Belki de bilemiyorum, aklıma başka çeşitler de getirmek istemiyordum. Tabii olduğu gibi tabakta kaldı ve yine aç kaldım. Bira, benim için en mükemmeliydi. Bildiğim tada benziyordu çünkü.

Ben, çevrimdışı olarak yemek işini bitirdim. Onlar, afiyetle tabaklarını sıyırdılar, ne yediler anlayamadım (belki o yemeği daha çok beğenecektim ama görüntüsü bana yabancı gelmişti).Sadece birer kürdan harcanacak zaman kadar oturduk ve kalktık. Onlar, alelacele çıktılar otelden, ben de odama…

Daha önceden aldığım bilgi doğrultusunda, sabah 04:30 da bavullarım ile birlikte resepsiyonda hazır olmalıydım. Uyuyamama takıntım devam ediyordu. Belki 2 saat kadar kestirmiş olabilirim. Ama kurulmuş saat gibi, 04:00 te ayaktaydım. O esnada oda telefonum da çaldı. Resepsiyon görevlisine talimatım vardı ve görev aşkı adına benden geçer not aldılar. Alelacele atıştıracak bir şeyler sordum, zira o saatte kahvaltı imkânı yoktu. Birkaç çeşit yiyecek adını verdikleri hamur işi getirdiler. Ben sadece, önceki sabah “eh işte” dediğim kek türü olanını seçtim ve yolda atıştırdım. Amacım karnımı doyurmak değil, sadece sigara altı yapmaktı. Diğer otelden Camelia’yı da alarak alana gittik.

Kayda değer bir enteresanlık yaşamadan boarda girip beklemeye başladık. Görevli, Axum yolcularının yola çıkma vakti geldiğini bildirdi ve dışarıda bizi bekleyen körüklü otobüse bindik. 2-3 dakika sonra, bizi, para kazanacağımız yere götürecek olan uçağın yanına geldik. Ben, otobüs duruncaya kadar ihtimal vermemiştim ama olay galiba gerçekti. YÖK ya, o sadece eğitim amaçlı olabilirdi. Yok, yok öyle böyle değildi. Gerçekten, Axum’a, pervaneli, külüstür bir Fokker ile gidecektik. Yapacak bir şey yok, bindik çaresiz. Daha önce duymamıştım gerçi, Etiyopya’da iç hatlara ait bir uçak düştü diye bir haber ama gel de anlat bana işte. Herkes, itiş kakış bir yerlere oturmaya çalışıyor, anlam veremedim. Tamam, 3.Dünya ama bu kadar da yabanilik olur mu? Sonra, nadir görülen bir beyaz adam, acele etmemizi, zira biletlerdeki numaraların hiçbir şey ifade etmediğini, boş bir koltuğa oturmamız gerektiğini tavsiye etti. Aynen öyle yaptık, zira artık bir de ayakta gidersem, kafama sıkacaktım kesin. Hayırlısıyla kalktık ama kalkan uçak mıydı, biçerdöver mi anlayamadım.

Hostes, servis yapmaya başladı. Tahmin ediyordum işe yaramaz bir şeyler olduğunu ama yine de umudumu kaybetmemiştim. Zira 2 gündür zil zurna açtım. Ama maalesef tahminlerim doğru çıktı ve iğrenç malzemelerin bulunduğu, garip kokulu bir sandviç almak zorunda kaldım. İstersen yeme. Ya istiklal, ya ölüm. Gırtlağım yazılı onay istiyor yutmak için. Alışık değil ki fakir Prosedürü geç, yut dedim. Tam bunun üzerine, yanımda oturan mahallî vatandaş başlamaz mı burnunu karıştırmaya. Bir de üstüne üstlük çıkarıp parmaklarının arasında iyice yuvarlayıp tesadüfi atışlar yapmaz mı? Anaaaa, boğacam herifi ama ya elleri bana değerse? Aklıma, cebimdeki İsviçre çakısı ile pilotu rehin alıp, rotayı Türkiye’ye çevirttirmek geldi. Ama ben son zamanlarda bahtsız bedevi oldum ya, o uçak kesin Sudan semalarında falan düşerdi, dayanamazdı. Neyse,”laaa hevle” çektim, vazgeçtim.

 

Uçarken aşağıya baktım, sarp kayalıklar, dağlar ürkütücüydü. Addis-Axum arasında karayolu da varmış. Ama şayet yolunuz düşerse, tam teçhizat gitmenizi öneririm. Zira burada seyahat ederken, hele bir de altınızdaki kiraladığınız araç ise ve de yolda lastiğiniz falan patlarsa veya araç arızalanırsa yandığınızın resmidir. Size saldıracak bir yaratığa mutlaka rastlarsınız sanıyorum. Ve de imdat seslerinizi de kimsenin duymayacağından emin olabilirsiniz. Yani gönül rahatlığıyla ölebilirsiniz, sorun yok.

Evet, havalanalı yaklaşık bir buçuk saat kadar oldu, artık inişe geçiyoruz, her şey normal gibi görünüyor. Ama görevlinin sesini duyamıyorum : “sayın yolcularımız, Axum havaalanına iniş için alçalmaya başladık, lütfen kemerlerinizi bağlayınız” Yapılmadı böyle bir uyarı. Ben iniyoruz sandım ama belki de düşüyoruz?

İniyormuşuz. Piste 2-3 metre kaldı, ben gayet rahatım. O ne? İndik mi, düştük mü? Yahu pilot nasıl bir adammış ya? Böyle inilir mi yahu? Kesin sol teker yere değdikten en az 10 saniye sonra sağ teker de değdi. Kalçamda bir ağrı hissettim, kıçım düştü zannettim E söyleseydi bari biz havadayken atlardık, daha iyi inerdik.

Çok şükür sağ kaldık. İnip, koşar adım o uçaktan uzaklaşmaya çalıştım. Girdik içeri, valizleri beklemeye başladık. Yaklaşık yarım sonra geldi valizler transport bandın başına. Anaa, ulan öyle tıkıştırılır mı o valizler? Gitti benim rakı şişesi. Neyse aldık kapalı vaziyette banttan. İçine artık ne zaman bakarım bilmiyorum. Açmaya korkuyorum çünkü.

Başladık bir Allah’ın kulu bize sahip çıkıp arabasıyla alsın da nereye gideceksek gidelim. Bir an önce duş alıp dinlenmek istiyorum. Yarım saat kadar bekledikten sonra nihayet iyiliksever fabrika aracı geldi. Rehber olarak da, diğer Romen vatandaş olan Donna gelmiş. Yüklendik, çıktık yola. Alt tarafı 10 km gideceğiz. Ama yol bitmiyor. Bitmez de zaten, mübarek off road yapıyoruz. O yolun adam olması için altını en az yarım metre mıcırla doldurup üstüne 5 kat asfalt çekmeleri lazım gibi.

Bir bu eksikti. Tam tesislere (!) girmeye birkaç yüz metre kalmışken lastik patladı. Otur sıcağın göbeğinde tamir bekle. Neyse 15-20 dakikada değiştirdi şoför lastiği, girdik meşhur tesislere. Sağ tarafta 300-400 dönümlük arazide kurulmuş olan fabrika, sol üst bölgede de rezidans dedikleri tesisler. Evler tek katlı ve lojman tarzı yapılmış. Nerede kalacağımız önceden belirlenmiş. İyi ki de, bir de taşın bir tarafına tükürüp yaş mı kuru mu yapmadık.

Neresi burası, Guantanamo değildir herhalde? Valla olabilir de…

Zonguldak kömür ocaklarına mı müracaat etseydim acaba?

Mart 2009, Addis Abeba-Axum

Oğuz Serdar Öztürk

88 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (7 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.