Anasayfa Anasayfa

Kafada yazmak


Zelin Artuğ

Otobüste insan iyi düşünüyor. Bir yandan sıcak, bir yandan trafik… En iyisi yasla başını koltuğa, kapat gözlerini, düşün. Öyle yaptım bugün. Şöyle bir soru geldi aklıma. “İnsan neden yazar? Neden yazma gereği duyar? ” Yüzyıllardır yazıp duruyor insan. Yazıyor da ne oluyor? Amaç, yöntem, nedenler, koşullar… Her biri ayrı bir araştırma konusu.

Şimdi bu, “neden yazar?” sorusuna yanıt bulalım, ardından “ne amaçla yazar?” sorusu gelecek. Bir insan eğer yazmadan duramıyorsa, bu onun yazmasının nedenidir. Birilerine bir şeyler anlatmaya çalışıyorsa, bu da onun yazma amacıdır. Bir de hangi yöntemle yazdığı konusu var ki bu, teknik alana girdiğinden bunu geçelim. Koşullar ne olursa olsun yazmak diyenleri son derecede romantik ve arabesk buluyorum. Yazabilmek için koşullar çok önemli. Karakışın ortasında, buz gibi, üstelik de elektriksiz bir odada, aç karnına yazılan yazıyla; rakı masasında peçeteye çiziktirilen dizeleri aynı kefeye koyamayız. Birinci örneğe bakalım. Adamın psikolojisi bozulmuş. Bu koşullarda yazardan nesnel bir yazı yazması beklenebilir mi? Rakı masasındakine gelelim. Buz gibi rakı, sofrada. Nar gibi kızarmış balık, tabakta. Roka, yeşil salata, bir de Rumeli şarkıları var fonda. Sen gel şimdi, pamuk tarlasındaki ırgatların dramını yaz! “Neyse ben bu akşam şu sofranın tadını kaçırmayayım. Ne güzel demleniyoruz işte ufak ufak. En iyisi Cavidan’a şiir yazayım ben.” Rakı sofralarında kavun da olur. Üstelik de pek kelek çıkmaz bu kavunlar, tatlı olur. Ee, şimdi kavun da kelek çıkmasın artık. Yoksa ortalık kelekten, kelektüelden geçilmeyecek.

Bir de dört duvar arasında kendini ibadete vermiş keşişler gibi yazı yazanlar var. Çıkmazlar hiç sokağa. Bakkala bile gitmezler. Telefon ederler bakkala, bakkal getirir siparişlerini. Şişman Rambolar’a dönüşürler sonunda. Beş numara gözlük takarlar. Gözlükleri de yetmez olunca büyüteç kullanırlar yazıları görebilmek için. Hayvanları pek severler, izbe mekânlarını onlarla paylaşırlar. Mevcut koşullarda, toplum diye bir şey olmadığını, toplum denilenin aslında “toplam”, birey denilenin de aslında “öge” olduğunu düşünürsek, bunların köşe bucak saklanmalarını anlayabiliyorum ama her şeye karşın, bu münzevilerin toplumcu tavırlar takınmalarını anlayabilmiş değilim. Toplumu umursamazlar, ama toplumun kendilerini çok umursamasını isterler; toplum kendilerini umursamayınca da bakkala telefon açıp içki sipariş ederler.

Bu laf uzar, kestirmeden gidelim. “Ben niye yazıyorum ?” diye düşündüm otobüste.”Ben niye yazıyorum ?” Birçok nedenim, birçok amacım olabilir. Bu nedenler ve amaçlar, yazarların yazma nedenleriyle ve amaçlarıyla örtüşmüyor olabilir. Aslında pek bilmiyorum neden yazdığımı… İçimden geliyor, yazıyorum. “Küçük işler”e bakıyorum. Bir kelebeğin narin uçuşu gibi dolanıyor sözcükler belleğimde. Kelebeğin ömrü çok az. Bir güncük yaşayıp ölür kelebek. Bir kez incinirse, yalpalamaya başlar uçarken. Kanatları desenli, pudralı, dünyanın en narin, en güzel böceğinden; bir günlüğüne de olsa hayata sımsıkı sarılan kelebekten söz ediyorum!

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

60 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.