Anasayfa Anasayfa

Yakınları uzak edenler


Zelin Artuğ

“En uzak mesafe ne Afrika’dır

Ne Çin, ne Hindistan

Ne seyyareler

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan”

Can YÜCEL

 

Bu günlerde anlamak eylemi üzerine modalar var. Anlamak… Anlamamak… Anlatmamak… Anlatamamak… Anlatılsa da anlamamak…

“Anlatsam da siz anlamazsınız!”

“Bir anlat hele, belki anlarız.”

“Yok, boşuna nefes tüketmem ben, anlamazsınız! Daha doğrusu anlayamazsınız!”

“Niye ki? Biz geri zekâlı mıyız?”

“Yok, estağfurullah, öyle demek istemedim!”

“Pardon, ne demek istemiştiniz öyleyse? Ne demek istediğinizi anlayamadım da…”

“Bakın, ben demiştim size! Anlayamazsınız!”

 

En çok da öğretmenlerde vardır bu “bir türlü anlamıyorlar!” saplantısı. Bayılırlar anlatmaya. Döne dolana anlatırlar, ama bir türlü tatmin olmazlar anlattıklarından. Çünkü öğrencilerinin hepsi de silme aptaldır, öğretmenlerin gözünde! Şekil çizerler, anlatırlar, örnek verir anlatırlar. Bir daha, bir daha anlatırlar. Sonunda zil çalar, onlar anlatmaktan,  çocuklar da anlamaktan kurtulur!

“Oh be! Dünya varmış. Ders bitti de nefes aldık! Hadi top oynayalım!”

“Yahu arkadaş! Anlatıyorum, anlatıyorum… Anlamıyorlar bu veletler. Analarında babalarında iş yok bunların. Saldım çayıra, Mevlam kayıra! İlgilensene kardeşim, çocuğunla!”

Öğretmenler ana babaya, ana baba da öğretmene suçu atar durur. Ne öğretmen, ne ana baba bir türlü anlatamadığı için, olan, anlatılanları bir türlü anlayamayan zavallı çocuklara olur!

İlkokul birinci sınıftaydım. Okulda toplam 30 öğrenci vardı, beş sınıf için tek öğretmen… Beş sınıf bir arada ders yapardık. Ben,  bir şekilde, okula gitmeden okuma yazmayı sökmüştüm. Bu nedenle öbür arkadaşım (iki kişiydik birinci sınıfta) sayfalar dolusu “Ali okula koş” yazarken, ben ellerimi çeneme dayar, büyük sınıflara anlatılan dersleri dinlerdim. Bir şey anlamazdım ya, dinlerdim işte.

Bir gün, öğretmen beşinci sınıflara Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u karadan gemileri yürüterek nasıl fethettiğini anlattı. Anlatırken coşmuştu derste. Sıraları ortaya çekti, bazı ablalarla abileri tahtaya çağırdı, onlara çeşitli görevler verdi ve hep birlikte gemilerin karadan nasıl yürütüldüğünü, düşmanın nasıl gafil avlandığını canlandırdılar. Bizim öğretmen, Fatih Sultan Mehmet’ti tabi bu canlandırmada. Ne İstanbul, ne gemiler ne de Fatih Sultan Mehmet çekmişti ilgimi. Bana ilginç gelen tek şey, öğretmenimizin görevlendirdiği abilerin, İstanbul’u fethetmek için sıraların üzerinde keyifle koşuşmalarıydı.

O günden sonra her teneffüste İstanbul’u fethettik durduk.

Yıllar sonra Hababam Sınıfı’nda Şener Şen’i Badi Ekrem rolünde izlerken, Fatih’in gemilerini karadan nasıl yürüttüğümüzü hatırladım.

 

Ayasofya, önceden kiliseyken, fetihin üçüncü gününde camiye çevrilmiş.

AGD Genel Başkanı İlyas Tongüç fetih günü dolayısıyla bir dolu laf etmiş gazetelerde de şu sözlerini aktaracağım yalnızca: “İslam’ın fetih anlayışının imhayı değil, ihyayı esas aldığını görmelidirler. İslam medeniyeti fethettiği topraklara zulmet değil adalet, külfet değil rahmet, eziyet değil şefkat getirmiştir.”

İlyas Tongüç’ün sözlerine bakarak şunu anlıyorum:

Ayasofya kiliseyken, pazar duasına gelen Hristiyanlara kilisede papaz tarafından zulüm ve eziyet ediliyordu her halde. Hıristiyanlar için kiliseye gelmek külfet olmalıydı. Aslında Konstantiniyye’de yaşayan Hıristiyanlar Müslümandılar da Ayasofya’nın rahibini kandırıyorlardı mutlaka!

Ayasofya, cami olur olmaz, bütün Hristiyanlar sandıklarına sakladıkları takkelerini çıkarmışlar, böylece Hristiyanlığın zulmünden, eziyetinden ve külfetinden kurtulmuşlardır!

“Doğru anlamış mıyım öğretmenim?”

“Çık dışarı!”

” Neden? Daha zil çalmadı ki!”

“Çık dışarı geri zekâlı! Kovuyorum seni sınıftan, anlamadın mı?”

“Aslında pek anlamadım! Neyse… Çıkalım bakalım.”

Yazılanlar, okunanlar, söylenenler, söylenmeyenler, anlatanlar, anlatmayanlar, anlayanlar, anlamayanlar… Uzar bu liste!

“Herkese hak ettiği yazar ya da okur!” diyerek kestirip atmaktır en iyisi. Okur ve yazarları böleceksin. Aydın olmanın baş kuralı budur! Bölmek ve bölünmek. On iki kişiyi geçmemeli klikler. On iki oldu mu bölüneceksin. Sonra sayıyı yükselteceksin biraz. On iki oldu mu gene bölüneceksin. Yazarsan, önce okurunu bölmelisin. Okurlar ve okuyucular… Sonra okurları ve okuyucuları da kendi aralarında böleceksin. Yazılanları anlayanlar ve anlamayanlar… Birileri karşı çıkacak olursa yazdıklarına, onları da “anlamayanlar” hanesine kaydıracaksın. Böylece, çevrende sana karşı çıkacak kimse kalmayınca da mis gibi yazarsın yazılarını.

Resmî Tarih yazarları gibi!

Özgürsün artık. İstediğine atıp tutabilirsin! Hatta okurlara değil, ölmüşlerin ruhuna da atıp tutabilirsin. Özellikle de gözleri görmeyene atıp tutacaksın ki yazdıklarını okuyamasın ve sana cevap veremesin! Hem kör, hem ölü oldu mu daha güzel atıp tutarsın. “Sapık” de örneğin otuz kırk yıl önce aramızdan ayrılmış halk ozanına… Nereden duyacak seni! Evrensel şairlere “gâvur” de, üç yüz dört yüz yıl önce yaşamış halk ozanına “boynuzlu” de, kendine de “edebiyatçı” de, “yazar” de, ne dersen de!

Ama okurun aptal olmadığını asla unutma ve kimseye de yutturmaya kalkışma!

Okur aptal değildir.

Yazarın okur seçme hakkı yoktur. Çünkü yazarın tekelinde değildir, yazın dünyası. Bu nedenle, özellikle de okuruna cepheden saldıran yazarın, kedinin kuyruğuna teneke bağlayan ve saldırganlık duygularını tatmin eden birinden farkı yoktur. Tangır tungur teneke seslerine ve kedinin miyavlamalarına çıkan mahalle sakinlerine, “rahatsız oluyorsanız, çıkmayın evinizden, kulaklarınızı tıkayıp oturun” demek, saçmalamanın daniskasıdır. Demek ki okura “siz aptalsınız, anlamazsınız” diye hakaret etmek, sonra da sen benim yazdıklarımı okumayı hak etmiyorsun zaten, diyerek zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkmak, bir yazarın yapacağı davranış değildir. Eğer yazar değil de yazıcı olduğunu düşünüyorsa, susup oturmalıdır.

Evet, yazarın okurunu seçme hakkı yoktur. Ama okur, yazarını seçer.

Kapitalist sistemin insan ilişkilerine balta vurup, çocuğu anadan babadan, kardeşi kardeşten, dostları, sevgilileri birbirinden ayırıp ırağa düşürdüğü yetmezmiş gibi; kendinden başka herkesi küçük gören, aşağılayan, salt egosunu tatmin etmek için kalem oynatan ve “şahsım merkezli” olmayı düstur edinmiş “yazıcılar”ı ve onların buz tutmuş bencillikleri yüzünden, buz tutmuş yürekleriyle yakınları uzak edenleri protesto ediyorum.

Bundan böyle yalnızca emeğe ve emekçiye değer veren, hayatı ve insanları ‘sevgi dolu bir öfkeyle’ sorgulayan ‘sevgideğer’ yazarların yazdıklarını okuyacağım.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

32 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.