Anasayfa Anasayfa

Birileri emeğin asabını bozuyor


Zelin Artuğ

Emekçiyi adam yerine koyan mı var zaten? Köle işte o! Platon’un öğrencisi Aristo’nun bir sözü kalmış belleğimde. “Kölelerinize, kadınlarınıza ve hayvanlarınıza iyi davranın!” diye öğüt veriyordu. Bu sözü duyduğumda çok gençtim ve “İlkel!” diye tepki vermiştim. Kölelik kaldırılsın, diyeceğine kölelerinize iyi davranın, dediği için. Şimdi bu sözler hiç de şaşırtıcı gelmiyor bana. Tam da bugüne uyarlanabilecek sözler. Doğru söze ne denir ki! Köle, kadın ve evcil hayvan… Tarih boyunca, bu üçüne; köleye, kadına ve hayvana el kaldıran her kimse, zorbadır! Demek ki bu üçüne nasıl kötü davranılıyormuş ki Aristo, böyle bir öğüt verme gereği duymuş.

İlk bakışta, köle, kadın ve evcil hayvanın, savunmasız oldukları için, kendinden zayıfı ezmekten büyük bir keyif alan zorbanın hışmına uğradıkları düşünülebilir. Böyle düşünmek yanlış olmaz. Ama bir de madalyonun öteki yüzü var. Çeviriyoruz madalyonu, bakıyoruz. EMEK yazıyor kocaman harflerle. Demek ki zorba, ilk önce emeğe düşman! Emek, zorbanın kendinde olmayan bir unsur çünkü. Bir ürünü almak için emek vermek herkesin harcı değildir. Emek verecek kapasitede değilsen, üstelik de beceriksizin, tembelin tekiysen, emekçiyi daima göz hapsinde, yetmedi, elinin altında, yetmedi, tekelinde tutarsın. İyi de canlı bu! Karşı çıkar, ayaklanır, bağımsızlık ister! Doğasında var çünkü özgürlük. İşte tam bu noktada zorba kendi kozlarını oynar. Zorba boş adam. Çalışmaz o. Hiçbir iş yapmaz. Hiçbir iş yapmadığı halde kendine “iş sahibi” der. Tıpkı, parmağını oynatmadan “ev, han, hamam sahibi” olanlar gibi. Sahiplik dediklerinde benim aklıma hiçbir iş yapmamak geliyor. Oysa “iş”in gerçek sahibi “iş”i yapandır. Belki sözcüklere takılmış gibi görünüyorum ama sözcükler önemlidir. Sözcükler, sözler çok önemli tabi.

“Söz var iş bitirir; söz var baş yitirir.”(atasözü)

Ben atasözlerini çok seviyorum. Tek cümleyle koca bir tarihi, bütün bir toplumun kültürünü özetleyen atasözlerimiz var. Yukarıdaki söz, geçmişimizi iyi anlatıyor. Yüzyıllar boyu “Padişahım sen çok yaşa!” diyen dünün dalkavukları, bugün yılan gibi gömlek değiştirmişler, “Sayın başbakanım, sayın bakanım, sayın müdürüm…” diye ekâbir takımının peşinde eğilip kamburunu çıkararak, ellerini ovuşturarak dalkavukluk yapmaya devam ediyorlar. Böylece bir “sayın falanca”m ile iş bitiriyorlar. Yüzyıllar önce “en-el hak” dediği için, elleri, dili, burnu, kulakları ve sonunda da başı kesilen ve başsız cesedi yakılan Hallac-Mansur’u ve “kahrolsun emperyalizm!” sözünü tamamlayamadan ipe çekilen Deniz’i anmadan geçemeyeceğim, bu atasözünün anlamları arasında dolaşırken.

Bu konuda duyarlı olan her düşün emekçisi, kendi adına görüş bildirebilir diye başkalarının teşekkürüne karışmadım. Yeri gelmişken bir başka konudaki rahatsızlığımı da dile getirmek isterim. Adam bir yazı yazıyor, yazının içinde coşuyor, bir de bakmışsınız “bütün kadınlar ya da erkekler,  ya da öğretmenler, ya da sağlık görevlileri, ya da insanlık vb. adına” birilerine ya da bir şeylere teşekkür etmiş, küfretmiş, sitem etmiş. Yine böyle gruplar adına birilerinden ya da insanlığından utanmış! Kardeşim, insanlığı ne karıştırıyorsun! Tekelinde mi insanlık senin!

Örneğin biri kadınlara hakaret ediyor! “Ayıp oluyor, özür dile bütün kadınlardan!” diyorsun, “(…) bütün namuslu kadınlardan özün dilerim!” diyor. Ne oldu şimdi? Özür dilemiş mi oldun? Yelpazedeki, senin dapdaracık görüş açının dışında kalan kadınlardan özür dilemedin! Laf cambazı olmak, çok akıllı da olmak anlamına gelmiyor, öyle değil mi? Bir de iki nokta çift parantezle cümleni tamamlayarak nasıl da taşı gediğine koyduğunla övünmüşsündür kim bilir! Okullarda bazı öğrenciler vardır. “Sivri zekâlarıyla” öğretmeni mat ettiklerini” düşünürler. Aslında, muhtemelen saygısızca bir söz sarf etmişlerdir bu eğitim kurbanları. Akıllarınca, komik olduklarını düşünürler. Sonra da muzaffer bir kumandan edasıyla, ağızları kulaklarında, dönüp arka sıralara bakarlar.  Bu bakışlarda şu anlam vardır: “Ben neymişim be abi! Gördünüz mü hocayı nasıl mat ettim!” Bu tipler, hayata atıldıklarında, herkesi mat etmeyi sürdürürler.

Çünkü kapitalizmde “gemisini kurtaran kaptandır. Geminin asıl personeli, asıl çalışanları ise tayfa, miço… Emekçi; denizde tayfa, miço, karada marabadır. “Yemekçi” ise, denizde kaptan, karada ağadır. Ağa ve maraba deyince köy geliyor akıllara. Oysa ağalık özel sermayenin hüküm sürdüğü her yerde var. Marabalık da öyle… Düşün emekçileri az mı maraba sanki! Eğitim ve basın-yayın dünyasını yakından izleme fırsatım olduğu için örnekleri de bu çevrelerden vermeliyim. Öncelikle özel eğitime bir neşter vuralım. Şöyle kıyısından… Markette peynir tadar gibi… Daha fazlasını midemiz kaldırmaz, kusarız!

Dershanelerin yayınladıkları kitaplar… Muhtemelen mesai dışında, hiç bir ücret ödenmeden yazdırılır öğretmenlere. Çoğunlukla da bir maraba sabrıyla, gece gündüz demeden soru yazarlar dershane öğretmenleri. Deneme sınavları, SBS sınavları, çalışma testleri, konu testleri hiç bitmez. Bu sorular defalarca kontrol edilir. En ufak bir yanlışta “müşteri memnuniyetsizliği” olmasın diye. Marabalar arasında da uyanık geçinen ve “patronun sağ kolu” olan zümre başkanları, testlerde kullanılmayan soruları eğitimin marabalarına geri vermeyerek, kendilerine “arşiv” oluştururlar ve sonraki yıllarda soru yazma angaryasından kurtulurlar. Sonunda, hazırlanan binlerce sorunun, yazılan kitapların altında öğretmenlerin, yani bu işin asıl emekçilerinin adı bile olmaz. Bu emekleri karşılığında da hiçbir para ödenmez. Biraz adı sanı duyulmuş dershaneler bir jest olarak kitaplara komisyon üyesi eğitimcilerin adlarını yazarlar ve yalnızca kurumda dağıtılır bu kitaplar. Kurum dışında, hatta Anadolu’nun çeşitli illerindeki küçük dershanelere satılan kitaplarda ise bu kitaplarda emeği geçen hiçbir eğitimcinin adı bulunmaz. Dershane öğretmeni köledir, hiçbir iş garantisi ve geleceği yoktur. Özel yaşamı sıfırlanmıştır. Bırakın sosyal çevreyi, evde çocuğuna bile zaman ayıramaz.

Dershane öğrencileri de soru çözme robotlarına dönüştürülecek ve sonunda gençlik elden gidecektir. Anne baba çaresiz, akıntıya kürek çekmektedirler. Çünkü topluca “bindik bir alamete… gidiyoz kıyamete… amanin!” Çocuğu sınava hazırlanan anne baba “köle”, çocuk “robot”! Yugoslav ozan Brana Crncevic: “Vay be! Ne ilerleme! Köleydi babası, oğluysa robot oldu” diyordu. Şimdi ben dinozor bir eğitimci olarak şöyle mi demeliyim artık? “Sevgi değer anne ve babalar! Robotlarınıza iyi davranın, yoksa sistemleri arızalanır!”

Bir yerlerde korkunç yanlışlıklar yapılıyor. Emekçiler iyice sindirildi. 1 Mayıslarda tazyikli su, biber gazı, sopa, meydan yasağı, meydan dayağı; insanın enerjisini silip süpüren uzunlukta çalışma saatleri derken, git gide yoruldular, bir de hayatın yükü çökertince omuzlarını, iyice silikleştiler. Her yeni gelen iktidar, emekçinin üzerine bir kürek ölü toprağı attı. Öyle silkinmekle falan kalkacak bir toprak değil bu! Dozerle, vinçle kalkar ancak. Emekçiyi toprağa gömerlerken emeği dışarıda bıraktılar. Emeği de gömecek değillerdi ya! Emek olmadan yemek olmaz tabi. Yemek olmadan da “iş” görüşmesi olmaz. Emeksiz yemek olmaz ama emekçisiz emeği bir şekilde oldurdular. Emekçiden öksüz, yetim kalan emek, burnundan soluyarak dolaşıyor ortalarda.

Birileri emekçiden sonra, şimdi de emeğin asabını bozmaya başladı. Emeği de gömmek hiç işinize gelmez sizin, ama kızdırmayacaksınız emeği… Bir gün emek de alır başını giderse, bütün iş yerlerini kapatmak zorunda kalırsınız. Bugün düşün dünyasında tek tük kalan ürünleri yağmaladığınız gibi, eve ekmek götürmek için, yarın da marketleri yağmalamak zorunda kalırsınız. Çünkü siz, ekmek yapmayı bilmiyorsunuz. Hayatınızda hiç ekmek yapmadınız ki!

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

47 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.