Anasayfa Anasayfa

Mavi kitap


Zelin Artuğ

Saatlerdir okuyorum mavi kitabı. Yoruldum. Kapadım gözlerimi, dinleniyorum biraz. Gözümün önünde rengârenk şekiller uçuşuyor. Mavi bir kuş konuyor dala. Hüzünlü bir ötüş tutturuyor. Bir ağıt gibi daha çok.  Ötüşüyle bütün savaşları; din savaşlarını, ırk adına yapılan savaşları, kardeş kavgalarını, halkları birbirine düşman eden zalimleri lanetliyor.

Barış zamanında kolaydır insanları sevmek. Birlikte yemek, içmek, yarenlik etmek, el ele, kol kola dolaşmak… Peki ya savaşlar? İnsanı insan olmaktan çıkaran, gözünü kan bürümüş psikopatlara çeviren savaşlar?

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili bir olay anlatmışlardı. Türkiye’den Kıbrıs’a asker olarak giden bir delikanlıya diyor ki dedesi: “Bana bir Rum’un kulağını getir!”

Biz dünyalılar, burnumuzun dibindeki komşumuza selam vermeyiz, asansörde kimseye “günaydın” demeyiz, alışverişte müşteriyi dolandırırız, ama bir savaş zamanında, kiminle savaşıyorsak, karşılıklı “milliyetçi” vampirlere dönüşürüz! Kesip biçmek, doğramak, derisini yüzmek, kazığa oturtmak, kellesini uçurmak, tecavüz etmek, çocukların, bebeklerin başını ezmek, hamile kadınları karınlarından şişlemek… Her türlü katliam serbest! Ne o? Savaşıyoruz!

Neyse… Bizim “mücahit” kesiyor Rum’un kulağını, sarıyor mendiline, koyuyor pantolonunun cebine! Mendiline sardığı kokmuş kulakla dönüyor köyüne, dedesine veriyor kulağı. Bu olayı anlatanları anımsıyorum; gururla anlatıyorlardı birbirlerine.  Rumların vahşetinin de pek farkı yoktu dinlediğimiz savaş anılarında. “Yunanlıların kasaplığını insan zekâsı kavrayamaz” diye bir tümce kalmış aklımda. Hele vahşetin, gazetelerde gördüğümüz boy boy fotoğrafları… Nasıl bir psikolojiyle vahşileşir insan? Nasıl insanlıktan çıkar böyle? Bu insanları böylesine kışkırtanlar kim? Nedir amaçları? Arka plandakiler sinsice planlar yapadursunlar, halklar birbirini boğazlar böyle, acımasızca.

Kitaba dönüyorum yeniden. Okudukça hüzünlendiğim kitaba… Kitap, giderek dalda hüzünle öten mavi kuşa dönüşüyor elimde. Okuyorum:

Ermeni Soykırımına 1915 yılında girişmişler. Türkiye savaşa girdiğinde ve seferberlik ilan edildiğinde, İmparatorluğun diğer halkları gibi Batı Ermenileri de askere çağırmışlar.

Ermeni Soykırım planının uygulama aşamasında, ilk darbeyi silahaltındaki Ermeni askerlerine vurarak başlatmışlar.

14 Mayıs 1915’te padişah fermanıyla tehcir yasası onaylanmış.

Bu antik uygarlık toptan imha tehdidi ile yüz yüzeymiş.

Artık okumak istemiyorum kitabı. Kapatıyorum. Dinlenmeliyim. En iyi, şiir okuyarak dinlenebilirim. Masamın üzerinde kitaplar karmakarışık. Rasgele bir şiir kitabı çekiyorum, bir sayfa açıyorum, okuyorum. Kemal Özer yazmış: “Sorumlu olmak yargılıyor beni/ bilinçli olmak yargılıyor beni/ yargılıyor geleceğe inanmak, çağı tanımak/ zaferi için çarpışmak gerçeklerin.” Omuzlarımda ağır bir yük! Bırakıyorum kitabı yerine.

Bir kahve içsem… Ya da çay…  Saat 04.10. Uyku haram bu gece bana. Kitaplardan birinin kapağı üzerinden masum yüzlü bir kız çocuğu bana bakıyor. Tabi masum yüzlü olacak. Bir çocuğun yüzü başka türlü olabilir mi? Masum ve hüzünlü bir küçük kız! Tamama… Pontus’un yitik kızı…

“(…) Tabi insanların, özellikle de çocukların karnı bir tas çorba ile doymuyordu. Çocuklar kendilerine bir çözüm bulmuştu. Kışladan kaçıyor, Sivas’ın dar sokaklarında dolanıyor, kapıları çalıp, yardım istiyorlardı.”

(…) Espiye sürgünlerinden sağ kalan sadece 36 candı. Bunların çoğu da yetim çocuklardı. Diğer kimi köyler ise tamamen ortadan silinmişti. Kim dönecekti? Nereye dönecekti?

(…) Savaşın güzeli, adili olmaz. Bütün savaşlar gaddardır, katılanları çirkinleştirir.”

Bu sözlere ben de birkaç söz eklemek isterim.

Tarihte olmuş bitmiş bütün soykırımlar, günahsız halkların başına patlamıştır. Asıl suçlular, halkları birbirine kırdıran erk sahipleridir! Özür dileyecek birileri varsa, bu kadar insanın ölümünden, işkenceye uğramasından ya da yaşayan ölüye dönmelerinden sorumlu olan yönetimlerdir! Sorun, özür dilemekle de çözülmüyor! İnsanlığa çektirilen bunca acıların hangi biri için özür dilenecek?

Gelelim bugüne… Bir ülkede kadınlar aşağılanıp tecavüze ve hakarete uğruyor, dayak yiyorsa; çocuklar sokaklarda yatıyorsa; eğitim, parası olanların ayrıcalığı haline getirilmişse; insanlar sigortasız çalıştırılıyorsa; işsizlik almış başını yürümüşse; kiminin kafasını sokacak bir evi yokken, kimileri ev üstüne ev, rant üstüne rant ediniyorsa; emeğin hakkı verilmiyorsa; emek sudan ucuz hale getirilmişse; insanlar yalnızlaştırılmış, kardeş kardeşe düşman edilmiş, bireyler paranoyaklara döndürülmüş, komşu komşunun suratına kapı kapatır hale getirilmişse; ekonomik nedenlerle aileler yıkılırken, birileri düğünlerinde havaya dolarlar saçıyorsa ve bu saçmalıklara dur denmiyorsa, böyle bir ülkede kendine “milliyetçi” sıfatını yakıştıranların nasıl bir yalan içinde olduklarını düşünüyorum.

Soykırım, mutlakıyetlerde vücut bulmuş bir olaydır. Mutlakıyetler, kendi soyundan olanlara da dolaylı yollardan bir tür soykırım uygularlar. Tüm mutlakıyetlerde üreten insanlar, kullandıkları topraklar üzerinde kiracı, bakıcı, köle konumunda tutulmuşlardır.

Bu durum, bu insanların, günümüzdeki gibi nispeten özgür tercihleri de değildi. Buna mahkûm edilmişlerdi. Erk sahiplerinin, kendi saltanatlarının devamı için, üreten insanlara reva gördükleri ve acımasızca uyguladıkları şey, böyle bir mahkûmiyet hayatıydı.

Bu mutlakıyetleri yâd ederken, tarihsel gerçekleri görmek istiyorsak, mahkûm gibi yaşattıkları, emeklerini sömürdükleri ya da soylarını kuruttukları insanların gözleriyle de bakmamız gerekir tarihe.

Savaşlar üç beş, ya da on yıl, yirmi yıl sürer. Bütün çirkinlikleriyle başlar ve biter! Asıl soykırım, üreten emekçi insanlara uygulanır! Uzun soluklu bir soykırımdır bu! Kuşaktan kuşağa yüzyıllarca süren bir soykırım! Bu soykırımdan canını gemisiyle birlikte kurtaranlar olsa da dalgalara kapılıp boğulanlar çoğunluğu oluşturur. Soykırımı uygulayanlar ise yedi soylarına yetecek parsayı toplar, işledikleri insanlık suçunu da gerekçelendirerek reddederler. Halkların birbirlerinden özür dilemelerinin hiçbir değeri yoktur; çünkü halkların hiçbir yaptırım gücü yoktur! Hiçbir şey için söz vermiş olmazlar. Çünkü halklar emirle birbirlerine düşürülür, emirle savaşırlar!

Öyleyse hataları iyice çoğaltmadan kendimize gelelim. Milliyetçilik kisvesi altında ırkçılık duygularını körüklerken ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun! Dindarlık kisvesi altında da dincilik duygularını körüklerken, tarihten sınıfta kaldığımızı hatırlayıp, dersimizi biraz daha çalışalım ki canımızdan canları ateşlere kurban vermeyelim.

Akıllı ve iyi insanların özür dilemeye gereksinmeleri yoktur; çünkü özür dileyecekleri nedenleri ve koşulları yaratmazlar… Varsa da ortadan kaldırmanın yoluna bakarlar!

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

51 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (7 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.