Anasayfa Anasayfa

Güğüm


Zelin Artuğ

Ali, dirseğini deniz kıyısındaki korkuluğa dayadı, ağır ağır suya batan teneke güğüme kaçamak bir bakış attı. Yarısı su dolu güğüm, sapına iple bağlanmış iki bardakla birlikte denizin derinliğine inip gözden yiterken o günkü kazancı, yarına dair umudu, insana inancı da yitiyordu. Elini cebine attı, o günkü kazancını yokladı. Yeni bir güğüm almaya çıkışmazdı parası. Bir an, soyunup suya atlamayı, zabıtalar gelmeden güğümü çıkarıp kaçmayı geçirdi aklından. Yüzme bilmiyordu. Suya dalıp bir daha çıkamamak da vardı işin ucunda. Biri atlar, kurtarırdı belki, ama kim yapacaktı? Kıyıdaki kalabalığa bir göz attı. Eminönü, insan kaynıyordu. Çımacılar, dolmuş taksi kâhyaları, halka tatlısı, şambali, turşu suyu, sepette lahmacun, balık ekmek satıcıları, midyeciler, allı morlu giysileriyle Anadolu’nun her yanından, iş arayan erlerinin ardı sıra gelmiş köylü kadınlar… Gördükleri her ilginç şeye sümüğünü çeke çeke bakarak analarının ardında sürüklenen, bazen analarının elinden kurtulup koşarken düşüp yaygarayı basan çocuklar…

 

Güneş, Galata Köprüsü’nün ardına çekilirken Ali gözlerini kısıp, güneşin peşi sıra sürüklediği son ışıklarına baktı. Güneş batmadan önceki sarı aydınlığın yerini puslu, gri bir aydınlık almaktaydı. Bu mevsimde güneş batsa bile hava uzun süre aydınlık olurdu. Ali usul usul güğümü denize attığı yere yanaştı. Tam o noktada şalvarlı, pala bıyıklı, esmer bir adam yeleğinin cebinden çıkardığı tütünü sarmaktaydı. Sigara kâğıdını diliyle yalayıp yapıştırdıktan sonra işaret parmağının iç tarafıyla bıyığını sıvazlarken yan gözle Ali’ye baktı. Kaşlarını yukarı kaldırıp denizin derinliklerini işaret etti:

“Sen attın değil mi lan güğümü?”

“Ben attım abi!”

“Onların yüzünden değil mi?”

“He abi, korktum!”

Bir süre hiç konuşmadan denizin dibinde bir görünüp bir kaybolan gümüşî parlaklığa baktılar. Ali birden arkasını döndü, hızla uzaklaştı oradan. Galata Köprüsü’ne doğru yürürken boğazını sıkan bir el vardı sanki. Dokunsalar ağlayacaktı. Yaz sıcağında ayakları, ıslak naylon ayakkabılarının içinde buz kesmişti. Durdu. Önüne ardına baktı, az ötedeki çöp bidonunun yanına atılmış birkaç eski gazete gördü. Koştu, en üsttekini aldı, bir iki sayfa yırtıp ayaklarına sardı, ayakkabılarını yeniden giydi. Ayaklarının ısındığını hissetti. Böyle ayak ısıtmayı kendisinden birkaç yaş büyük hemşerisi sucu Muhittin’den öğrenmişti.

Ali Tophane’deki tek göz evlerinin dar sokağına girinceye kadar açlık hissetmezdi. Öğlenleri bir fırsatını bulup yediği tek simitle akşama kadar idare ederdi. Akşama kadar acıkmamaya alıştırmıştı bedenini. Ama bazen bedeni nefsine söz geçiremez, Ali, Sirkeci’deki balık ekmekçilerin önünde dolanır dururdu. Elini cebine atar, o gün kazandığı bozuk paraları yoklar, zor kazandığı paraya kıyamaz, Tokatlı simitçi Muharrem’in yanına seğirtirdi.

Köprüyü yarılamıştı ki durdu. O yürümüyordu da sanki yol kayıyordu ayağının altından. Bazı çalışmadığı günlerde Gülhane parkında uzaktan baktığı, binmeye hiç cesaret edemediği dönen salıncak gibi dönüyordu İstanbul. Unkapanı Köprüsü’yle Galata Köprüsü yer değiştirmişti sanki. İyice kafası karıştı. Hangi köprünün üzerindeydi acaba? Dengesini sağlamaya çalışarak köprünün parmaklarına tutundu, aşağıya baktı. Marmara’nın koyu yeşil sularını gördü. Nereye kaybolmuştu balıkçılar? Galata Köprüsü’nün altında balıkçı meyhaneleri olurdu. Güneş batar batmaz damlardı akşamcılar.  Şimdi adeta deniz yarılmış, balıkçı meyhaneleri de akşamcılar da köprüde elleri ceplerinde avare avare dolaşan işsiz güçsüz takımı da topluca denizin dibini boylamıştı. Ya da ayakları onu yanlışlıkla Unkapanı Köprüsü’ne çekmişti. Madem aşağıda ne meyhane vardı ne akşamcı, madem aşağıda dibi yosun bağlamış karanlık sulardan başka hiçbir şey yoktu, yanlış köprü üzerindeydi. Unkapanı Köprüsü’nde olmak yolunu uzatmak demekti. Başını kaldırıp karşıki köprüye baktı. İlginç… O köprünün altında da hiçbir şey yoktu. Malatya’daki evlerine köyden ara sıra birkaç günlüğüne yatılı misafirliğe gelip, akşamları kendisine ve kardeşlerine cinli perili masallar anlatan Emiş Bibi’nin üç harflileri mi kaldırmıştı balıkçı meyhanelerini? Elleriyle yüzünü kapayıp bir süre öylece durdu. Sirkeci’den Harem’e giden arabalı vapurun sireniyle aklı başına geldi. Midesinin gurultusunu duydu. Sabahtan beri açtı. Güğümünü zabıtaya yakalanmamak için usulca suya bıraktıktan sonra simitçi Muharrem’den simit almak gelmemişti aklına. Akşam eve eli boş gitmek çok ağırına gidiyordu. Kendinden birkaç yaş küçük kardeşi Yusuf çoktan eve gitmiş, o günkü kazancını anasının eline saymış, sofraya oturmuş, kaşığını bulgur pilavına daldırmış olmalıydı.

Ardına döndü, kıyıya baktı. Bütün haşmetiyle Yeni Cami’yi gördü. Döndü, karşıya baktı. Galata Kulesi… Doğru yoldaydı. Galata Köprüsü’nü geçip, Tophane’nin yolunu tuttu. Kemeraltı Caddesi’ni geçip Park İçi sokağına saptı. Boğazkesen Caddesi’ne varmadan sola kıvrılıp parkın içinden geçti. Artık hava iyice kararmış, kentin ışıkları yanmıştı. Parkı aydınlatan tek bir sokak lambası vardı. Ölgün ışıklı lambanın aydınlattığı toprak yolu koşar adımlarla geçip evin yolunu tuttu.

Etrafta kimse olmasa da adımlarını sıklaştırırdı parktan geçerken. Parkın çalı diplerinde şarapçılar olur, bazen kısık ve ağıta benzer seslerle konuşur, bazen de akşamın sessizliğinde nara atarlardı. Naraları da ağlamaklıydı, düş kırıklığı doluydu. Ali, çekinirdi bu şarapçılardan. Bir defasında ayakları onu Sirkeci’deki tren garının önünde bulunan meydana çekmiş, trenden inenlere su satmak için gar kapısına yönelmişti. Arabalı vapur iskelesinin karşısında, gar meydanının köşesinde oturmuş gelenden geçenden şarap parası isteyen bir meczup, tam da yanından geçtiği sırada “Para versene para!” diye Ali’nin koluna yapışmış, Ali, kolunu adamın güçlü elinden zor kurtarmış, güğüm elinde kaçarken, ayakkabısının teki ayağından çıkmıştı. Geriye dönüp ayakkabısını almaya cesaret edememiş, öylece uzaktan bakıp kalmıştı. Adam, oturduğu yerden Ali’ye el kol hareketi çekip ayakkabıyı kaptığı gibi çocuğun kafasına fırlatmıştı. “Kaportana tüküreyim lan!” diye bir de küfretmişti. O günden beri Ali, nerede bir şarapçı görse yolunu değiştirir olmuştu.

Yazın okul tatilinde ailecek Malatya’dan gelip Tophane’de mevsimlik olarak kiraladıkları bu tek odalı evi geçen yıl da kiralamışlardı. Evin sahibi Çingen Reşat lakaplı roman hurdacı, eksiğini gediğini tamamladıkları evi bu yaz da onlara kiraya vermişti. Topladığı hurdalardan işe yarayan bir iki parçayı da üç beş kuruşa Ali’nin babasına satmıştı. Baba Abbas, tenekenin birini evin duvarında farelerin yol yaptığı gediğe çakmış, Ali’nin anası Sultan da evin içini aklayıp paklamıştı.

Yazın ailecek çalışır, kazandıkları parayı Sultan’a verirlerdi. Sultan, evin işini akşamdan yapar, sabahları, Tahtakale’de şemsiye imalatında çalışan kızı Nurgül’ün koluna girer, yine Tahtakale’deki salaş bir otelin çamaşırını yıkamaya giderdi. Çamaşırdan elleri kızarıp gerilmiş olarak eve geldiğinde de hiç dur durak bilmez, akşam yemeğini hazırlamaya koyulurdu. Anası ocağa yemeği koyarken Nurgül, naylon ibrikle alüminyum güğümü kaptığı gibi bir koşu arka sokaktaki caminin çeşmesine gider, suları doldururdu. Güğümü içeri koyar, ibriği kapı önüne bırakırdı.

Ali kapıya geldiğinde yüzünden düşen bin parçaydı. Ayakkabılarını çıkarıp kapı önündeki iri taşın üzerinde önce ayaklarını, sonra ayakkabılarının içini dışını bir güzel yıkadı, boşalan ibriği kaptığı gibi caminin avlusuna seğirtti. İbriği yeniden doldurdu, ağır adımlarla eve geldi, dolu ibriği kapıya koydu. Kafasını kaldırdığında kapıda dikilen ablası Nurgül’ü gördü. Ablası meraklı gözlerle kendisine bakıyordu. Geçmesi için yana çekildi. Ali ablasının yüzüne bakmadan içeri girdi, köşedeki yer minderine oturdu. Sofra ortaya konmuş, hepsi oturmuşlardı. Nurgül de oturdu. Anası bulgur tenceresini getirdi. Baba Abbas tespihi doladığı eliyle Ali’ye sofraya gelmesini işaret etti. Ali sabahtan beri ağzına lokma koymamıştı, ama bir lokma yiyecek durumda değildi. Ani bir kararla oturduğu yerden fırladı, kapıya yöneldi:

“Aç değilim ben, siz devam edin! Babası arkasından söylendi:

“Aç değilmiş! Güğümü de satıp Sirkeci’de Adana kebabı yedi herhalde eşşoğlusu! Tafralara bak, tafralara!”

Sultan, Abbas’a ters bir bakış attı, bulgur tenceresini sofranın ortasına koyup Ali’nin ardından seğirtti. Abbas bulguru kaşıklarken ağzı dolu dolu hâlâ söyleniyordu.

“Bunlar adam olacak da ben görecem! Anası yüz veriyor, bunlar da astar istiyor! Ben öyle bir astar biçeceğim ki topunuza birden yetecek!”

Anası Ali’yi parkın çıkışındaki yassı taşın üstünde başı ellerinin arasında otururken buldu. Yavaşça yanına gitti. Taşın üstüne, oğlunun yanına oturdu, elini omzuna attı. Ali biraz yana kaydı:

“Sen de babam gibi söyleneceksen git ana! Laf dinleyecek halde değilim!”

“Yok, oğlum, dedi anası, ben sana laf eder miyim? Sen aldırma ona, birileri canını sıkmıştır, hırsını çenesinden alıyor işte… N’oldu güğümüne? Yine mi alıp kırdılar adı batasıcalar?”

“Yok ana! Zabıtadan güğümü kaçıramayacağımı anlayınca ben attım denize. Batmaz sandım, ama battı.”

Sultan, sağına soluna baktı, etrafta kimsenin olmadığına kanaat getirince elini koynuna sokup para çıkardı, Ali’nin cebine sokuşturdu.

“Yarın lehimci Sabri’den yenisini al! Dibine çember atmadan vermesin. Yusuf’unkinin dibi de su sızdırmış. Ayakları suyun içinde ıslanmış pambuğa dönmüş garibimin! Yusuf’un güğümüne de çember attır e mi! Hadi gel, açlıktan karnın gurulduyor, iki lokma ye de kendine gel.”

Eve gittiklerinde babası sofradan kalkmış, köşedeki döşeğe kıvrılmış, şekerleme yapmaktaydı. Yusuf da başlı kıçlı yattıkları karşıki döşeğe oturup sırtını duvara dayamış, akşama kadar suyun içinde derisi buruşmuş, balığın karnı gibi yumuşayıp ağarmış ayaklarını ovalamaktaydı. Ali sırtını babasına dönüp sofraya çöktü, tencerede kalan bulguru kaşıklamaya koyuldu. Memlekette bayramlarda hep birlikte sofraya oturup lahana sarması yediklerini anımsadı. Sofraya gelen iki üç baş sarımsağı sarmanın yanında çerez gibi yerler, kabuklarını sarma tenceresinin dibine tıkıştırırlardı. Tencere boşalıp da sofradan kaldırıldığında sofrada sarımsak kabuklarından oluşmuş bembeyaz bir ‘çelenk’ kalırdı.

O gece Ali’nin gözüne uyku girmedi. Yatakta döndü durdu. Başı abisinin ayakucunda yatan Yusuf bütün gece horladı, ara sıra da sayıkladı. Kim bilir ne görüyordu düşünde? Ortaokulu bitirince balıkçı Dursun’un yanına çırak girecek, liseyi bitirinceye kadar biriktireceği parayla bir kayık alacak, denize açılacaktı. Tuttuğu balıkların tazesini anasına getirecek, kalanıyla da Eminönü’nde balık ekmek tezgâhı açacaktı. Böyle hayalleri vardı Yusuf’un. Abisi bu hayallere gülüp geçer, “Yapan sen yapan… Balık ekmek yiyip susayanları da bana yollarsın, iki koldan paraya para demez, bu sefaletten kurtuluruz!” derdi.

Ertesi gün lehimciden aldığı yeni güğümüyle meydana su satmaya indi Ali. Bugün çok çalışacak, eve bir avuç parayla gidecek, anasının yüzünü güldürecekti. Önce balıkçıların yanındaki buzcuya gitti. Buzcu, testereyle buzu keserken Ali’nin yeni güğümüne bir göz attı: “Ekmek teknen acayip gıcırdıyo, ne zaman ıslatıyoz lan?”

“Islatırız abi! Ama sen önüne baksan da şu bizim buz, tezgâhtan düşüp denizi boylamasa!”

Bir defasında buzcunun testereyle kesip kırdığı buz tezgâhta kayıp denize düşmüş, Ali eğilip denizin üstünde yüzen buzu almış, süngerleşmiş buzu yıkayıp parçalatıp güğümün içine atmıştı. Nedense o gün buz kolayca erimemiş, Ali’nin de keyfi kaçmamıştı. Buzcunun çeşmesinden güğüme suyunu doldurup içine buzunu da atınca Ali’nin keyfi yerine geldi. Meydanın arkasındaki çerezcilerin ardından dolaşıp ara sokağa girdi.

“Buzzz gibi suuu!” diye bağırmaya başlamıştı ki ensesinde bir tokat patladı. Güğümü sımsıkı kavrayıp koşmaya başladı. İri kıyım zabıtayla bir süre mücadele etti. Sonunda adam galip geldi, Ali’yi kolundan tutup Zabıta Amirliği’ne götürdü. Ali’nin yakarmaları işe yaramadı. Masada oturan adam Ali’nin sımsıkı tuttuğu güğümü hoyratça çekerek elinden almakla kalmamış, şamarı basmıştı çocuğun suratına!

İki göz odadan ibaret olan amirlikten çıkıp anasının çalıştığı otelin yoluna düştüğünde zabıtadan dayak yediğine mi yansın, güğümüne el koyduklarına mı yansın, çocuk yaşta şu berbat kaderine mi yansın, neye yansın bilemedi. Tam otele çıkan yokuş yolun başına gelmişti ki seyyar arabasıyla yol ağzında şambali tatlısı satan İzmir Basmaneli Şehmuz’a rastladı. Şehmuz Ali’yi durdurup iki dakikalığına arabasına göz kulak olmasını istedi. Acelesi vardı. Bir koşu ayakyoluna gidecekti. Ali çaresiz bekledi arabanın başında. Birden kendi yaşlarında bir genç ok gibi fırlayıp, arabadaki tepsiden bir şambali alıp kaçtı. Ali çocuğun ardından koştu, gömleğinin eteğinden yakaladı. Çocuk ardına dönüp korkulu gözlerle Ali’ye baktı. Ali, çocuğun korku dolu gözlerini görünce sırtını sıvazladı. “Afiyet olsun, kardeşim!” dedi; geriye, arabanın yanına döndü. Şehmuz gelip de arabasının başına geçince “Eyvallah Şehmuz kardeş!” deyip ardına bakmadan Bahar otelin yolunu tuttu. Ali’ye ikram olsun diye uzattığı şambali Şehmuz’un elinde kaldı.

Yarım saat sonra anası Sultan’la birlikte Zabıta amirliğinin kapısına geldiler. Anası, masada oturan amire laf arasında her türlü hayır duayı da eksik etmeden güğümü geri vermeleri için dil döktü. Ailecek çok yoksul olduklarını, çocukların okul masraflarını çıkarmak için yazları su satmak zorunda olduklarını söyledi. “Sizin çoluk çocuğunuz yok mu? Onların hayrına bizim güğümümüzü geri verin, bir daha sizin yasakladığınız yerlerde su satmaz…”diye yalvardı. Amir başını okur gibi yaptığı evraktan kaldırmadan, “Gidin bakın içeri, güğümünüz içerdeyse alın!” dedi. Ana oğul arkadaki odaya seğirttiler. Zabıtanın biri el koydukları güğümleri ufak bir baltayla kırıp, yamultuyor, hurda yığınına atıyordu. Sultan, oğlunu bileğinden tutup odadan çıkardı. Amirin karşısına dikildi:

“Bizim güğüm sağlam olsaydı, içeri yollamazdınız bizi. Bak efendi! Beni iyi dinle! Siz istediğiniz kadar kırın güğümlerimizi! Siz kırdıkça biz yenisini alacağız! Bu devran hep böyle dönmez! El mi yaman, bey mi yaman göreceksiniz!” dedi. Eli sımsıkı oğlunun bileğinde, onu da ardından sürükleyerek dışarı attı kendini. Az önce içeride zabıta amirine güğümlerini geri vermesi için yalvaran o çilekeş, ezik Anadolu kadını gitmiş, yerine yavrusunu çakal sürüsüne yedirmemek için kükreyen bir dişi aslan gelmişti.

Ana oğul evin yolunu tuttuklarında güneş, Galata Köprüsü’nün üzerinde sapsarı bir cumhuriyet altını gibi parlamaktaydı.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

72 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (7 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.