Anasayfa Anasayfa

Kınalı bir düş


Zelin Artuğ

Yusuf bir düş gördü. Kınalıydı… Yumuşacık, beyaz tüyleri vardı düşün… Önü sıra yürüyordu. Sonra yok oldu. Kınalı düşü yok oldu. Anasına sordu: “Sen biliyor musun? Sen gördün mü nereye kayboldu? Nenemin saçları da böyle akça pakçaydı… Nenemin saçı da kınalıydı. O ne zaman yok oldu ana? Nereye kayboldu, sen biliyor musun? Bana, “kurbanın olam!” derdi… Kurban mı oldu nenem, ana? Kaybolanlar hep böyle kınalı mı olur?” Anası yüzüne öylece baktı, sustu, cevap vermedi ona. Nenesi öleli iki yıl oluyordu.
İnceden inceye, derinden derine bir kaval sesi geliyor uzaklardan. Ayakları onu sesin olduğu yere çekiyor. Lastiklerinin altında, sivri köşeli, yamru yumru çakılları hissediyor. Yün çorabın içinde biraz da terlemiş ayakları. Bugün bayram. Kimse iş buyurmadı ona. Bayram diye iş buyurmadık, dediler. Damı anası süpürdü sabahleyin. Babası tıraş oldu dolabın kapısındaki aynada. Yumurta gibi bir ayna işte! Oval diyorlar. İki yanında kabartma çiçekler var. Çay bardaklarının deseninden… Aynalarla bardakları aynı kişiler desenliyor herhalde… Babası fırçayı sakalına sürerken hep tıraş sabunu sıçratır aynaya. Anacığı hohlaya ohlaya siler aynayı, her tıraştan sonra.
Elektrik, o doğduktan az sonra gelmiş köye. Hava biraz rüzgârlı olsa hemen kesilir. Üç dört gün elektriksiz kalırlar. Kim haber verecek? Herkes birbirinden bekler haber vermeyi. Köyün işi için kimse kendi telefonuna yazsın istemez. Muhtara sorar herkes. Muhtar ise, haber verdim, gelecekler, der. Yalan söyler hep. Babası birkaç kez yalanını yakalamış muhtarın. Gene de onu seçer köylü… Partili tanıdıkları mı varmış, neymiş…
Gördüğü düş geldi hatırına. Kınalı bir kuzu, önü sıra yürüyordu. Sonra ayakları yerden kesildi kınalı kuzunun… Uçmaya başladı. Tam uçmak da değildi bu. Yerden bir karış yüksekte sürükleniyordu sanki… Ardından koştu. Kan ter içinde kaldı koşarken. Kınalı kuzu uzaklaştı… Nokta kadar kaldı. Uyandı. Kan ter içindeydi.
Köyün garibanı var, Sarı Ali. Tek başına bir kulübede yaşar. Anası, babası o daha kundaktayken ölmüşler. Köylerden gündelikçi işçileri toplayıp Sakıp Ağa’nın fındık bahçelerine götüren kamyon bir tırla çarpışınca yola fırlayıp ölenlerin arasındaymış Sari Ali’nin anasıyla babası. Yaşlı babaannesi köylünün yiyecek, giyecek yardımlarıyla büyütmüş Ali’yi. Muhtar’ın ayak işlerine bakar, üç beş kuruş kazanırmış. Babaannesi de ölüp hepten yalnız kalınca, köyün zengini Rasim Çavuş, yeni doğan kuzularından birini oyalansın diye Ali’ye vermiş. Yaşlı kadınlardan biri de bir avuç kına… Ali kuzusuna yakmış kınayı. Kınalısını yanından ayırmaz olmuş.
Köyleri, bir tepenin eteğinde kurulu. Yusuf özgür kaldığı günlerde o tepeye tırmanır. Yukarıda bir düzlük var. Çobanlar koyunları otlatırken, buraya kamp kurarlar. Derme çatma bir çardak da yapmışlar yağmurdan, güneşten korunmak için. “Çoban tepesi” derler köyün büyükleri buraya… Genelde sakin olur, ama bir de rüzgâr çıktı mıydı, ne varsa savurur! Çobanlar sürüyü alelacele toplayıp köye getirirler. Böyle bir fırtınada çardaktan geriye bir tek direk kalmış. Çobanlar onarmamışlar çardağı. Niye onarsınlar ki? Şeytanın ameleliğini mi yapsınlar? Nasıl olsa fırtına yine savuracak çatısını, direğini…
Yusuf ara sıra gelir, o direğin altına oturur. Düş kurar burada. Nasıl düşler? Köylü çocuğu ne tür düş kurarsa öyle düşler işte! Bir arabası olsun ister, mesela… Sol kolunu arabanın camından çıkarmalı, direksiyonu tek eliyle tutmalı. Trafik kontrolünde, ruhsatını, ehliyetini sol elinin işaret parmağıyla orta parmağı arasında tutup polise uzatmalı. Polise tek gözünü kısıp bakmalı. Kontrol bitince, evrakını polisin yüzüne hiç bakmadan almalı, gaza basmalı.
Bayram arifesi köye gelen minibüsün etrafına toplaşmışlardı çocuklarla. Arabalara meraklı ya, tekerini, cantını, farını, tamponunu, plakasını, daha nesi varsa incelemişti arabanın. İki adam inmişti minibüsten. Arka kapıyı açıp, arabadaki poşetleri yüklenmişlerdi. Şoför onlardan ayrı durmuş, minibüsten iner inmez bir sigara yakmıştı. Siyah takım elbiseli adamlardan biri arkasına dönüp şoföre seslendi: “Oğlum Âdem, bırak şimdi cıgara tüttürmeyi de gel şunları dağıtalım. İki köy daha var, akşam oldu!” Şoför daha iki üç nefes içtiği sigarayı ayağının dibine atmış, ayağıyla ezmiş, hızlı adımlarla adamlara yetişmişti. Kendisine seslenenin elinden birkaç poşet aldı, arkalarında köyün çocukları, ev ev dolaşmaya başladılar. Kapıyı açanın eline bir poşet tutuşturup, hangi partinin adamları olduklarını söylüyorlardı. Herkes aldı.
Adamlar, kendi kapılarına yönelince, çocuklardan ayrıldı, koşup kapının yanına dikildi. Anası hayvanları dama koymuş, kapı önlerini süpürüyordu. Adamlar, çocuğa da bir poşet uzatıp gittiler. Arkalarından baktı, poşeti anasına verdi, birlikte eve girdiler. Babası camın önüne oturmuş, çayını höpürdetiyordu. Hep böyle höpürdeterek içerdi çayını. “Ne verdiler kız?” diye sordu anasına. Anası sedire oturdu, poşetin içine baktı. “Ne bileyim, bir kutu var, bir de dergi mi ne?” dedi. Poşettekileri çıkardı. Bir kutu şeker, bir küçük poşet iç fındık, bir kaç tane de partiyi tanıtıcı broşür. Broşürleri kocasına verdi, ötekileri çay bardaklarının durduğu rafın en üst gözüne kaldırdı. Rafın bir kenarında, geçen bayramdan kalma akide şekerleri duruyordu, bir şekerliğin içinde. Şekerliği aldı, çocuğa uzattı: “Al bi tane ye” dedi.
Kendine de bir bardak çay doldurdu, sedirin bir köşesine de o oturdu. “Ne yazıyor okudun mu?” diye sordu kocasına. Adam yerinden doğruldu, elindeki kâğıtları ocağa attı. “Yok, okumadım, dedi… Bizim oy vereceğimiz parti belli…”
“Ben bi tarhana ezeyim” diye kalktı kadın yerinden. Elindeki boş bardağı musluk başına bırakırken söyleniyordu. ” Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, derdi rahmetli anam. Oysa bu memlekette yalancının mumu hiç sönmez imiş he mi?”
Kavalın sesi daha da yakından geliyor şimdi. Ne hüzünlü bir ezgi bu… Tepeye tırmanmaya başlıyor. Artık çakıllar acıtmıyor ayaklarını. Yukarılara çıktıkça toprak yeşilleniyor. Dönüp aşağılara bakıyor. Ellezler’in davarı tepeden inmiş, yalağın yolunu tutmuş. İrfan oğlan davarın yanı sıra koşuyor. Kınalı koyunlar adımlarını İrfan oğlana uydurup yalağa doğru koşuyorlar. Okulda kutlanan milli bayramları düşünüyor. Önce okul bahçesinde, sonra köy meydanına doğru inen çakıllı yolda iki sıra halinde yürümeleri geliyor aklına. Öğretmenin kendilerinin yanı sıra, arka sıralardan önlere doğru koşması… Bir farkla yalnız! Öğretmen onlara İrfan oğlan gibi “hooo! tırsss!” demek yerine “sırayı bozma… Bozma sırayı!” diye bağırıyor.
Bunları düşünmek, gülümsetiyor Yusuf’u. Yönünü tepeye çeviriyor yeniden. Çoban tepesinde biri kaval çalıyor. Tam da tepeye ulaşınca kavalın sesi kesiliyor. Kimsecikler yok. Yalnızca aşağıdan koyunların boynundaki çıngırakların sesi geliyor. Kaval sesi de mi gerçek değildi yoksa? Nasıl olur? O kadar da yakından geldiydi. Yıkılmış çardağın direğinin dibine oturuyor. Uzaklara bakıyor. Komşu köye giden patika yolda, komşu köyün garibanı Sarı Ali’yi görüyor.
Sarı Ali, başı önde, elleri cebinde yavaş yavaş iniyor patika yoldan. Sarı Ali yalnız… Yanında kınalısı yok bu bayram.
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
52 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (7 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.