Anasayfa Anasayfa

Güneş yiyen adam


Zelin Artuğ

Sabah… Tan aydınlığı… Adam, sessizce kalktı. Giyindi, dışarı çıktı. Bugün iş yok. Tatil değil. İzin günü de değil. Bugünün öteki günlerden bir ayrıcalığı var. İşten atıldıktan sonraki ilk sabah… Ne yapacağını bilmeden yürüdü sokaklarda. Ayakları onu yalnızlıklara çekiyordu. Kimsenin olmadığı, kimsenin soru sormayacağı yerlere. Sabah ayazı çarptı yüzüne. Yakalarını kaldırdı, elleri ceplerinde yürüdü.

Otobüs durağının önünden geçerken ani bir kararla durdu. Durakta başka insanlar vardı otobüs bekleyen. Onların arasına karışmadı. Birkaç adım daha attı, az ötede, durağın dışında durdu. Otobüs bekleyenler kuyruğa girmeye başlamışlardı bile. Orada durursa kesinlikle oturacak yer bulamayacaktı otobüste. Bunu umursayacak durumda değildi.

 

Ayaz, kesiyordu insanı. Ellerini hohladı ısınmak için. Burnuna doğru bir sıcaklık yayıldı. Otobüs geldi. İnsanları bekledi, binsinler diye. En son o bindi. Otobüs hareket etti. Sokağın köşesinde virajı alırken, ayaktaki yolcuların dengesi bozuldu. Ayaktaki yolculardan homurdananlar oldu: “Sanki hayvan taşıyor arabada. Biraz yavaş sürse olmaz!” dedi biri. Yün bereli, yaşlı bir kadın ters ters baktı homurdanan adama.

Otobüs, kalabalık duraklardan birinde durdu. Formalarıyla, kızlı erkekli öğrenciler doluştular otobüse. Sabah sabah neşelenmek için birbirleriyle esprili konuşma yarışına girmişlerdi sanki. Komik olmak için kendilerini zorladıkları her hallerinden belliydi. Kızlardan biri bütün esprilere aynı dozda gülüyordu. Kurulmuş mutfak saati gibi zamanı gelince gülmeye başlıyor, zamanı gelince susuyordu. Oğlanlardan saçları jöleyle havaya dikilmiş olan, hiç söze karışmıyor, her lafın sonunda iri dişlerini göstererek sırıtıyordu. Ufak tefek çocukla, esmer, şişmanca kızın sesi çıkıyordu en çok. Şişman kız, düşük basenli gri, kumaş bir pantolon giymişti. Ağzındaki çikleti patlatırken kalın kaşları daha da birleşiyordu sanki. Yün bereli yaşlı kadın, kıza da ters ters baktı. Kız umursamadı. Arkadaşının kulağına eğildi, bir şeyler fısıldadı, gülüştüler.

Adam, otobüsün penceresinin yanında ayakta duruyor, boş boş dışarı bakıyordu camdan. Gençlerin çıkardığı gürültü patırtıyı duyduğu yoktu. Kapkara bulutlar dolanıyordu başında. Neler neler geliyordu aklına!

Yazları köye giderdi izin alabilirse. Yıllık iznini hasat zamanına denk getirmek isterdi hep. Hasat zamanı insana ihtiyaç olurdu en çok. Nasıl da yolunu gözlerdi anası… Babası da çok sevinirdi sevinmesine de hep mesafeli dururdu öteden beri. Biraz hoş beşten sonra samanlığın yolunu tutardı. Anadutun birini kaptığı gibi doğru yazı tarlaya. İnci tanesi gibi dizerdi desteleri yan yana. Anası da gelirdi yanına. Hem laflar, hem çalışırlardı. Yağmur yağmaz da ekin tarlada ıslanmazsa, izni bitmeden harmana da getirirlerdi ekini.

Anadutu destenin altına daldırıp da ekini arabanın üstüne savururken, cepheden güneş girerdi gözüne. Gözünün tekini kısıp öyle bakardı güneşe. Alnından burnuna, burnundan da ağzına doğru süzülen teri üfleyip ağzından uzaklaştırırken “yerim ulan güneş ben seni!” derdi. Bacısıyla anası gülüşürlerdi. “A oğul, güneş yiyen adam mı olurmuş ?” derdi anası. Arabanın tepesinde, ekini çiğneyip sıkıştıran bacısına seslenirdi adam: “Az beride dur da güneşe siper ol!” Bacısı hoplayıp dururdu arabanın tepesinde, güneşe siper olmak için.

Hiç bırakmayacaktı köyü. Gelmeyecekti adam, bu baş belası yere! Boğulursan büyük denizde boğul diye çelmişlerdi aklını. Köy yerinde ne uzarsın, ne kısalırsın, demişlerdi. Anan baban gibi ölene dek çalışacak mısın, köylülüğün ne emekliliği var, ne sigortası demişlerdi. Hem anana babana da para yollarsın, onlar da yaşlılıklarında rahat ederler, demişlerdi. Kendisi gibi işçi olan bir kızla da evlendi mi şehirde, yuvarlanıp giderlerdi işte. Birinin aylığıyla geçinir, ötekininkini biriktirirlerdi. Bir süre sonra kafalarını sokacak bir evleri bile olurdu belki. Anasını babasını da getirirdi yanına. Birkaç canlı malı sattılar mı kalan borçlarını da öderlerdi.

Ne diyecekti şimdi anasına? “Güneş yiyen adam olmazmış ama adam yiyen şehir olurmuş” mu diyecekti? Yok… Hiçbir şey demeyecekti. İş arayacak, iş bulacaktı yeniden. Bir kere işten atıldı diye hemen pes etmek olmazdı. Ama bir kere işten atıldın mı kara listelerine alınıyordun patronların. İşe başvuru formlarında mutlaka şu sorular olurdu: “Daha önce çalıştığınız kurumlar?” “İşten ayrılma gerekçeniz…” Hiçbir patrona şu denmezdi ki: “Sizler, keyfiniz istediğinde işçi çıkarırsınız. Patron daha çok kazansın diye!” İşten ayrılma gerekçeniz de “istifa” olmalı ki patron tazminatınızı ödemekten kurtulmuş olsun!

Düşük basen pantolonlu esmer şişman kızla, geveze oğlan ve şamatacı çocuklardan bazıları okul durağında indiler otobüsten. Kaldırımda sürdürdüler şamatalarını. Yün bereli yaşlı kadınla, beyaz takkeli hacı kılıklı bir adam, ters ters baktılar çocuklara… Dünya yıkılsa umurlarında değildi gençlerin. Bir gün kendi dünyaları yıkıldığında, belki onlar da umursarlardı dünyayı.

Adam, boşalan koltuklardan birine çöktü. Pencereden dışarı baktı. Güneş biraz yükselmişti. Bir anlık yüzünü gösteriyor, sonra kocaman taş yığınlarının ardına saklanıyordu. Yiyecek ekmeği olmayanlar için “güneş yemek” de olanaksızdı bu koca şehirde, güneşi görmek de!

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

58 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.