Anasayfa Anasayfa

Poyraz-2


Zelin Artuğ

Babamla denize girmek için hafta sonlarını bekliyordum. Çünkü kıyılarda oynamaktan bıkmış, biraz da derin suların gizemlerini çözmek istiyordum.

Bir hafta sonu, ısrarlarıma dayanamadı, inşaatına yeni başlanan cam fabrikasının iskelesine götürdü beni. İşçiler çalışıyordu iskelenin üzerinde. Selamlaştı onlarla, “kolay gelsin” dedi çalışanlara. İskelenin üzerinde yürüyerek ikinci merdivenlere kadar geldik.

 

Sonuncu merdiven, gemilerin yanaştığı açıklardaydı. İkinci merdivenin olduğu yerde deniz, iki üç adam boyu vardı herhalde. Merdivenleri indik. Son basamak denizin serpiştirdiği sulardan ıslanmıştı. Oraya oturup ayaklarımı denize sokabileceğimi söyledi bana. Merdivenin son basamağını tramplen olarak kullanıp denize atladı. Birkaç kulaç atıp, iskeleden uzaklaştı. Sonra bana dönüp dedi ki: “Ben buradan eve kadar yüzeceğim, gelip seni alırım sonra, sen bekle!” Hiç böyle şaka yapılır mı bana? Hemen atladım ardından denize!

Suya battım, çıktım. Buz gibiydi su. Karanlıktı. Kıyıdaki, dibinde kumların göründüğü berrak suya hiç benzemiyordu. Ürkütücüydü. Suyun yüzünde durabilmek için çırpındım. Babama ulaşmaya çalıştım. O da hızla bana doğru yüzmeye başladı. Yanıma ulaşıp, beni tuttuğu anda boynuna sımsıkı doladım kollarımı. “Boğazımı bırak, elimi tut!” diyordu ama dinleyen kim!

Yine poyraz çıkmıştı işte.  Rüzgâr bizi iskele merdiveninden uzağa, biraz daha açığa sürüklemişti. Bense babamın bütün hareketlerini kısıtlıyor, yüzmesine ve bizi kıyıya ulaştırmasına engel oluyordum. Üstelik daha önceleri geçirdiği bir motosiklet kazasından sonra, sağ kolunu zorlamaya da hep çekinirdi. Ben de haklıydım kendimce. Böyle derin sularda, altı yaşında bir çocuktan daha fazlası beklenemezdi. İskeledeki işçiler de paniklemişti: “Yüzme bilsek atlayacağız abi, ne yapsak ki?” diyorlardı. “Bir halat atın!” diye bağırdı babam.

Biraz sonra kalın bir halat attılar denize. Babam halata, ben babama tutundum. İşçiler halatı yukarıdan kıyıya kadar sürüklediler. Babamın ayakları kuma değdiğinde ikimiz de rahat bir soluk aldık.

Annem bu olayı hep şöyle anlatır: Evde işini bitirip dışarı, kapı önüne çıkmış bize bakmak için. Bizi görememiş. Oraların güvenliğinden sorumlu Kartal bekçiyi görüp ona sormuş bizi. Kartal bekçi, iskeleye doğru yürüdüğümüzü gördüğünü söylemiş. “Merak etmeyin, babası yanında değil mi çocuğun, gelirler şimdi ”demiş. Sonra annem demiş ki Kartal bekçiye: “Kartal ağabey bak, işçiler gene şanslı günlerindeler. Fırtına, iskeleye dereden ağaç kütüğü getirmiş, bak yine halat atmış çekiyorlar. Kışlık yakıtlarını şimdiden topluyorlar.” Kartal bekçi, işçilerin olduğu yana dikkatle bakmış : “Yok yegânım, demiş, işçiler kütük değil de nasıl söylesem bilmem ki! Seninkileri çekiyorlar denizden!” Ne zaman bu konu açılsa, neşelenir, gülerdik. Babam da derdi ki: “Zaten küçücük çocuğu iskeleye götüren, onun denize atlamasına neden olan baba ya kör kütük sarhoştur, ya da kütüğün tekidir!”

Kartal bekçi kendi halinde, saygılı, utangaç, kırk yaşlarında bir adamdı. Ziraat Okulunun da bir bayan öğretmeni vardı, Nimet Hanım. O da kırkını geçmiş ve hiç evlenmemişti. Türkçe öğretmeni olduğunu duymuştum bizimkilerden. Arada sırada denize girmeye gelirdi bizim oraya. Sahilde kabin olmadığı için, bizim evde giyinip soyunurdu. Denizden çıktığı zaman, annem çay ikram ederdi ona. Her gelişinde küçük bir masal kitabı da getirirdi bana. Beş yaşında okumayı söktüğümden, daha okula gitmeden, iri yazılı masal kitaplarını okuyabiliyordum. Kumsala örtüsünü serer, uzanıp hem romanını okur, hem de güneşlenirdi. Benim de yanına uzanıp, getirdiği masal kitabını okumamı isterdi. Herhalde ben yanında olduğum zaman, oradan geçmekte olan birinin, çocuklu bir kadını rahatsız etmek istemeyeceğini düşünüyor olmalıydı.

Tabi o zamanlar bu kadarına aklım ermiyordu. Kartal bekçiden rahatsız olduğunu da beni ona elçi olarak yolladığında anladım. “Şu adam sinirime dokunuyor. Çalıların arkasında ne işi var onun? Beni mi gözetliyor ne? Git yanına, bir bahaneyle uzaklaştır şu adamı!” dedi. Gittim ve görevimi bütün saflığımla, benden en son isteyeceği biçimde, tamamladım. Dedim ki Kartal bekçiye: “Kartal amca, sen Nimet teyzenin sinirine dokunuyormuşsun, çalıların ardına saklanıp onu gözetliyormuşsun, bir bahaneyle seni uzaklaştırmam için yolladı beni!” Kartal bekçi bu sözlerden sonra “Tövbe  tövbe!” deyip uzaklaştı hemen.

İstanbul’un çeşitli semtlerinde “Balıkçı Kenan” tabelasına rastlamak mümkündür. Balıkhanelerinin yanında bir de salaş balık lokantaları vardır bunların. Ne zaman “Balıkçı Kenan” tabelasına rastlasam, çocukluğumun “Kenan Reisi”ni anımsar, bu “Balıkçı Kenan”adının o zamanki balıkçı Kenan Reis’ten geldiğini düşünürüm.

Balıkçı Kenan, Tuzlalıydı. Bir balıkçı motoru, altı yedi kişilik de bir tayfası vardı. Açıklarda ağ atar, ağı bizim Çayırova’daki evin önünde kıyıya çekerlerdi.

Dümdüz, çarşaf gibi bir denizde uzaktan kıyıya doğru yaklaşan motorun sesi doğanın müthiş bir ezgisidir. Bu motor sesini asıl suyun dibine dalıp dinlemeli! Tertemiz kumların üzerinde, ikindi güneşinin dibe vuran hareli ışıltıları arasında yan yan yürüyen telaşlı yengeçlere ve küçük kaya balıklarına ritim tutarken… Nerede olursam olayım, motorun sesini duyar duymaz, oyunsa oyunumu, yemekse yemeğimi yarım bırakır, sahile koşardım.

Akşamüzeri güneşin son ışıkları düşerdi durgun denize. Motor, denizin yüzeyindeki bu kızıllı morlu renk cümbüşünün arasında yavaş yavaş yanaşırdı karaya. Sahilde öylece durur, motorun kıyıya çıkmasını beklerdim.

Kenan Reis’le tayfalar kumsala atladıklarında gözüm, bellerine bağladıkları kolanlarda olurdu. Reis, saçımı okşar, “Sana da kolan getirdim ufaklık” derdi.

Tayfalar da şaka yaparlardı. “Sen olmasan o koca ağı denizden çıkaramayız ki biz zaten!” derlerdi. İnanmakla inanmamak arasında bocalardım. Kolan vurmayı Kenan Reis öğretmişti bana. Küçük ağabeye de öğretmek istemişler, o yanaşmamıştı buna. Biraz daha yabaniydi bana göre.

Büyük ağabey, yaz tatilinde, haftada birkaç günlüğüne şeftali bahçesinde çalışırdı. Bazı akşamlar, bir sepet şeftaliyle dönerdi eve. Annem bir tepsiye şeftali koyup yollardı Kenan Reis’le tayfalarına. “Yorulmuşlar, susamışlardır “derdi. Kenan Reisle tayfalar şeftalileri yerler, tepsiyi de balıkla doldurup geri verirlerdi. Bir tepsi balık çok gelirdi bize. Annem birazını kızartır, kalanını bizimle ya Kartal bekçiye ya da iskeledeki işçilere yollardı.

İskeledeki işçiler, balıkları alıp, memleketten getirdikleri fındık, ceviz gibi kuruyemişler verirlerdi avucumuza. Yabani ve çikolata rengine dönmüş küçük ağabey eşlik ederdi bana.

Bazen soluksuz kaldığımızda hiç tanımadığımız insanlar bize bir halat atıp yeniden soluk almamızı sağlıyorlar. Ama bir de gitmeye kalkıştık mı en yakınımızdakiler bile yolumuzdan çeviremiyorlar bizi.

Hayat bu! Telaşlı yolcuların mola istasyonu.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

65 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.