Anasayfa Anasayfa

Poyraz-1


Zelin Artuğ

Uzaklarda, deniz kıyısına yakın bir su kulesi. Bugün hâlâ aynı yerinde durmakta. Kıyı, kıvrılarak bize doğru yaklaşıyor, evin bulunduğu koyu geçip, bu kez açığa doğru kıvrılarak küçük yarımadanın burnunda kayboluyor. Küçük yarımada ıssız mı ıssız. Yarımadada böğürtlenler, çimenlikler, otların arasında kekikler, kıyıda da yaban ördekleri var. Çocukluğumun o gizemli yarımadası, bugün artık villalardan oluşmuş bir taş yığınına dönmüş olan Bayramoğlu!

Bir tek bizim lojmanın bulunduğu koyda oyun bahçem, denizin kıyısındaki kumsal. Dalgaların kıyıya attığı denizyıldızları, midye ve istiridye kabukları, uçları kahverengiye dönüp birbirine dolanmış yosunlar, az ileride denize dökülen derenin sürüklediği kırık dal parçaları…

 

Ne yok peki bunların içinde? Pet şişeler yok, kâğıt mendiller,  gazete ve paket kâğıtları yok, eski ayakkabı ve insanın aklına gelmeyen diğer çer çöp yok!

Deniz, dalgasız günlerde tertemiz, pırıl pırıl… Lodoslu günlerde de yalnızca dalgalı ve belki çok az bulanık. Ama poyraz çıktı mı rüzgârın açıklara doğru titreterek sürüklediği dalgalar, müthiş ritmik bir dansın büyüsüne kapılıyorlar. Güneşin yedi ışıltılı rengi dolanıyor denizin dans kostümü üzerinde.

Mevsim yaz. Büyük ağabeyin çok işi var. Taşınırken içine eşyaların konduğu sandıklardan birinden sal yapıyor. Küçük ağabey de getir götür işlerine bakıp ona çömezlik ediyor. “Penseyi ver, ayağınla tahtanın şu ucuna bas… Çivi kutusunu uzat…” Ben izliyorum yalnızca. Söz verdi, beni de bindirecek sala.

Aslında pek de ilgilenmiyorum bu sal yapma işiyle. Tarık ağabeyim var benim. Onunla üçtaş oynamayı yeğliyorum kumsalı topraktan ayıran beton sekinin üzerinde. Tarık ağabey, stajyer Ziraat Fakültesi öğrencisi. Bir grup arkadaşıyla staj yapıyorlar orada. Boş kaldıklarında da bizim oraya gelip denize giriyorlar.

Bir de İmran abla var stajyerlerin arasında. Çatık kaşlı, herkese tepeden bakan, gururlu bir kız. Tarık ağabey âşık ona. Ben ara sıra mektup götürürüm kıza Tarık ağabeyden. Kuryesiyim onun. Küçük olduğum için anlamadığımı sanıyor, ama her şeyi anlıyorum arkadaşlarıyla konuşmalarından.

Sal bitti. Sıra sala binip, denize açılmaya geldi. Önce iki ağabey, beni ekmeye kalkıştılar. Hatta gizlice, bana görünmeden sıvışmaya demek daha doğru olur. Tarık ağabeyi üçtaş çizgisinin başında yüz üstü bıraktım, koştum arkalarından. Küçük ağabey sala binmiş, büyük ağabey de salı denize doğru itmekteyken yetiştim. Giysilerimin ıslanmasına aldırmadan daldım denize. Büyük ağabey kıyamadı, küçüğün de yardımıyla bindirdi beni salın üzerine. Bir yandan da uyarılarda bulunuyordu: “Sakın dengeyi bozma, seni oturttuğum yerden kımıldama!”

Sal, kıyıdan uzaklaşmıştı, artık büyük ağabeyin de ayakları kuma değmiyordu. Sonunda bir sal yapmış, kardeşlerini bir deniz yolculuğuna çıkarmıştı işte. Büyük ağabey, büyük denizlerin de büyük kaptanıydı bizim gözümüzde.

Bu ağabeylerimin hiç giysi masrafı olmuyordu herhalde. Bütün yazı, siyah birer şortla geçiriyorlardı. Annem, okul önlüklerinden artan kumaşlarla siyah şortlar dikmişti. Üst tarafları çıplak gezerlerdi yazın. Bizimkiler “Gandi!” diyorlardı onlara. O sıralarda neden öyle dediklerini bilmiyordum. İleriki yıllarda “Kunta Kinte” adının daha çok yakıştığını düşündüm. Çünkü bütün gün güneşin altında çıplak dolaşmaktan çikolata rengine dönmüşlerdi. Benim böyle bir özgürlüğüm yoktu. Çiçekli basmalardan, robadan büzgülü, rüzgârda yelken bezi gibi şişen giysilerim vardı benim. Karpuz kollu giysilerimin kol lastikleri kolumu sıkardı hep.

Daha sonraları okula başladığımda da ensemi bıçak gibi kesen, kolalı beyaz önlük yakalarım dünyamı dar etmişti yıllarca. Bir de annemin önlüğümün altına üşümesin diye giydirdiği yünlü kalın kazaklar… Sırada astronot gibi oturur, yazı yazarken kolumu zor kıpırdatırdım.

Salın ortasında hiç kıpırdamadan oturuyor, sahili izliyordum. Yalnızca Tarık ağabey ve arkadaşları vardı. Az ileride, tek kız arkadaşıyla birlikte İmran abla kuma havlusunu sermiş, güneşleniyordu. Tarık ağabey İmran abladan gözünü alabilse ve bizim sala da baksaydı keşke. Müthiş gurur duyuyordum bu sal yolculuğundan.  Bize baksaydı, Tarık ağabeye el sallayacaktım. Bakmadı.

Birden poyraz çıktı. Artık büyük ağabey itmiyordu salı. Sal, açığa doğru büyük bir hızla sürüklenmeye başlamıştı. Büyük ağabey, sımsıkı tutmuştu salın kıyısından. Gözlerinde endişe gördüm. Küçük ağabeye şöyle dedi: “Sen de in saldan, birlikte kıyıya doğru itelim.” İşte o zaman, benim de korkmam gerektiğini anladım. Bana da görev veriliyordu. Tam ortaya oturacak, salın dengesini sağlayacaktım. Küçük ağabey daha pratik bir çözüm buldu. Kıyıya doğru bağıracak, yardım isteyecektik.

Bağırmaya başladık. Nafile… Rüzgâr sesimizi alıyor, tıpkı derme çatma salımız gibi daha da açıklara sürüklüyordu. Ben gözümde birikmiş yaşlarla annemi, babamı çağırmaya başlamıştım. İkisi de yoktu. Biri evde, mutfağında, biri de işteydi. Tarık ağabey ve arkadaşları gitgide ufalıyordu. Hareketleri zor seçiliyordu artık. Üç çocuk, derme çatma bir salla denizin açıklarına doğru sürükleniyorduk.

Bir ara, İmran ablanın ayağa kalktığını, denize doğru yürüdüğünü gördüm. Kıyıya gelince elini güneşe siper edip baktı ve bizi gördü. Geriye dönüp Tarık ağabey ve arkadaşlarına bizi gösterdi. İşte o zaman Tarık ağabey birden fırladı yerinden ve hızla denize doğru koşmaya başladı. İmran ablanın gözüne girmek için iyi bir şans yakaladığını ancak şimdi anlayabiliyorum. Rıfat ağabey de arkasından daldı denize. Bize doğru hızla yüzmeye başladılar.

Salı kıyıya çıkardıklarında üçümüzün de dudakları soğuktan ve korkudan morarmıştı. Anneme haber verilmiş, kadıncağız kıyıda elinde havlularla bizi bekliyordu. Bu serüvendeki en şanslı kişi de Tarık ağabey olmalıydı. İmran ablanın gözünde artı puanları yükselmişti. O günden sonra yanımda babam olmadan denize girmem, daha doğrusu kıyıdan uzaklaşmam yasaklandı bana.

(devam edecek)

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

73 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.