Anasayfa Anasayfa

Deprem


Zelin Artuğ

Sanıyorum, kış sonlarıydı. Kışları oturma odası da olarak kullandığımız mutfaktaydık hepimiz. Camlar sarsıldı ilkin. Sallantıyla birlikte, derinden gelen bir uğultu kapladı ortalığı. Raflardaki tabaklar art arda devrilip kırıldı. Çok küçüktüm. Olup bitenleri anlayacak yaşta değildim. Aklımda yalnızca, bunun bir oyun gibi olduğu kalmış!  Salıncağa binmek gibi… Uyutulmak üzere beşikte sallanmak gibi, bir oyun, bir eğlence…

 

İki ağabeyim az önce babamdan para isteyip, simit almaya çıkmışlardı dışarı. Kahvaltı hazırlanıyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendimi babamın kucağında buldum. Bana sımsıkı sarılmış, olduğu yerde mıhlanmıştı sanki. Annem, “çocuklar!” diye bağırdı, sağa sola çarparak ağabeylerimin arkasından dışarı fırladı. Dışarıdan da bağırtılar geliyordu. Bunun bir oyun olmadığını anlamış, başımı babamın omzuna saklamıştım. Gözümü araladığımda merdivenlerden indiğimizi gördüm. Bir an için sarsıntı durmuştu sanki.

Sokaklar insan kaynıyordu. Herkes oradaydı, ara sıra başıboş ineklerin otladığı o çayırlık alanda… Battaniyeler, kilimler atılmıştı karların üzerine. Çocuklar, battaniyelerin altındaki yaşlıların kucağına verilmişti. İnsanlar, tulumbalardan doldurdukları kovalarla sağa sola koşuşuyorlardı. “Sobaları söndürün!” sesleri yankılanıyordu ortalıkta.

Babamın eve doğru koştuğunu gördüm. Ağladım, ben de koştum arkasından. Annem eteğimden tutup çekti beni:

“Sus, ağlama! Sobayı söndürüp gelecek şimdi!” diye yatıştırdı.

Gözümde yaşlar, yatışmış göründüm, ama aklım babamdaydı. Çünkü yaşlı bir kadın:

“Gitme, ev göçer başına” diye bağırmıştı arkasından.

Babam evdeyken yeni bir sarsıntı… Artık kimseyi dinlemiyor, içimi çeke çeke ağlıyordum.

Babam çıktı evden. Koştum, sarıldım ona yeniden. Eliyle yanaklarımdan süzülen yaşları sildi, elindeki battaniyeye sardı beni. Artık güvendeydik hepimiz.

Bahçelere askerlerin de yardımıyla çadırlar kuruldu. Branda çadırların ağır bir kokusu vardı. Şeffaf naylondan pencereler, kapı yerine de çift taraflı kalın bir fermuar…

Bir süre sonra çadır, eve benzemişti. Gaz ocağımız, kap kacak, yatak yorgan, birkaç minder, su kovaları, temizlik malzemeleri, hatta annemin Singer marka dikiş makinesi bile çadırdaydı artık. Evde ustalar vardı, tamirat yapıyorlardı. Mevsim, bahara dönmüştü.

Yıllar sonra, o tarihlerdeki Bolu depreminin çok canlar aldığını, çok ocakları söndürdüğünü öğrenecektim. Ama o zamanlar çok küçüktüm. Olan bitene pek bir anlam veremiyor, çocukça yaramazlıklara devam ediyordum. Olmadık bir zamanda “kızarmış patates” istiyordum örneğin. Ya da elime geçirdiğim kalemlerle çadırı boyuyordum. Bazen de çamurlu ayakkabılarımla minderlere basıyordum. Dedem bizi görmeye, bir ihtiyacımız olup olmadığını sormaya gelmişti yakın bir kasabadan. Sonunda çareyi beni dedemle birlikte yollamakta buldular.

Tozlu topraklı yollarda burnu dışarıda bir otobüsteyiz. Dedemle birlikte deniz kıyısındaki kasabaya gidiyoruz. Dedemin kucağında kan ter içindeyim. Otobüs tutuyor beni. Bir de evden ilk ayrılığım olduğundan mıdır nedir, terleyip duruyorum. Cebinden eşarp gibi kocaman bir mendil çıkarıp terimi siliyor. Ara sıra da saat cebinden çıkardığı köstekli saatine bakıyor. Dokunsalar ağlayacağım. Yine de ağzımı bıçak açmıyor. Dilimi yutmuş gibiyim.

Tozlu topraklı, kıvrımlı yollar bitmek bilmiyor. Sonunda uzaklarda deniz görünüyor. Hava kararmaya başlamış. Dedem Karadeniz’in köpük köpük dalgalarını gösteriyor otobüsün camından, “Bak, onlar denizde otlayan koyunlar!” diyor bana. İnanmakla inanmamak arasında bocalıyorum. Deniz, ot, koyun…  Bizim oralardaki panayır yerinde otlardı ineklerle koyunlar, demek denizde de otluyorlarmış. Başımı geriye yaslayıp, şaşkınlıkla dedemin yüzüne bakıyorum.

Dedem, kıvırcık saçlı, sarışın, mavi gözlü, boylu boslu bir adam. Zonguldak’taki maden ocaklarında lavarcı (lavuar)* ustasıymış gençliğinde. Eski bir madenci… Emekliliğinde balığa açılıyor Karadeniz’de. Balıkçılardan arkadaşları var. Sonraki günlerde beni sık sık deniz kıyısına götürecek. Eğer kafası iyi, keyfi yerindeyse kollarımdan tuttuğu gibi denize fırlatacak beni. Ben dalgalarla boğuşup su yutarken ellerini dizlerine vurarak kahkahalarla gülecek! Sonra da omzuna bindirip eve götürecek. Anneannem bizi bahçe kapısında görünce yaygarayı basacak. Dedemle birbirlerine adlarıyla hitap ettiklerini hiç duymadım. İkisinin de adı “Yahu!”

“Yahu! Yine mi denize attın çocuğu? Sırılsıklam olmuş, hastalanacak! Üstelik de emanet!”

Dokuz yaşında dedemi kaybedinceye kadar beni en çok eğlendiren insan dedem olmuştu ailede. İlginç bir adamdı. Hiç para biriktirmez, eline geçen bütün parayı arkadaşlarıyla harcardı. Öte dünyanın insanı olan anneannemin aksine o, bu dünyanın adamıydı. Anneannem sürekli ibadet edip dünya işlerinden yakınırken dedem rakı içer, en küçük olayda bile bir mutluluk payı bulurdu. Canım dedem benim. Hey gidi Lavarcı, hey!

Otobüsten iniyoruz. Dedemin elini sımsıkı tutuyorum. Dedemin öbür elinde eşyalarımın olduğu çanta, yürüyoruz akşam serinliğinde. Ezan okunuyor. İçimi kasvet basıyor. Bu kasabada hiç ışık yok. Ahşap evlerin küçücük pencerelerinden ölgün ışıklar sızıyor. Sokaklar bomboş. Arnavut kaldırımlı yokuşta bastonuna dayanarak camiye namaza giden birkaç ihtiyar…  Bahçe kapısına gelince dedem elindeki çantayı yere bırakıp sesleniyor:

“Yahu! Biz geldik!”

Biraz sonra evin kapısı açılıyor, elinde gaz lambasıyla ufak tefek anneannem görünüyor kapıda.

“Ani ani! Kim gelmiş bakalım bizim eve?” diye gelip sarılıyor bana. Birlikte eve giriyoruz.

Dedem soyunup dökünüyor, rahat bir şeyler geçiriyor üzerine. Testiyle su döküyor anneannem dedeme. Elini yüzünü yıkıyor, dedem. Sonra da benim elimi yüzümü yıkıyorlar.

Yer sofrasını hazırlıyor anneannem. Çorba yediriyor bana kaşıkla. Annem gibi, o da arka arkaya veriyor kaşığı ağzıma. Elimle kaşığı itiyorum. Dokunsalar ağlayacağım.

Sofra toplanıyor, herkes bir mindere oturuyor. Anneannem sorgu meleği gibi dedemi sorguya çekiyor. “Nasıllar? Evin tamiri nasıl gidiyor? Paraları var mıymış, sordun mu? “ gibi sorular… Birden evi özlüyorum. Kim durdurabilir beni artık? Basıyorum yaygarayı! Telaşlanıyorlar.

“Ne oldu kuzuuumm! Niye ağlıyorsun?” dedikçe daha da ağlamam geliyor. Sonunda bir açıklama beklediklerini ben de anlıyorum çocuk kafamla. Birden aklıma geleni söylüyorum:

“Bu ev karanlık! Işık isterim ben!”

“Yahu koş! Karşı odadaki lambayı da getirelim yakalım! Çocuk alışık değil gaz lambasına!”

Lamba geliyor. Yetmiyor bana. Bir lamba daha… Gene yetmiyor. Artık kimse susturamaz bu minik yüreği. Bu tıpır tıpır atan yürek daha çok, daha çok ışık istiyor. Kasabanın bütün ışıklarını getirseniz yetmez!

Dedem fırlayıp gidiyor evden. O gidince daha çok ağlıyorum ardından. Anneannem yatıştırıyor beni:

“Işık getirmeye gitti!” diyor.

Sanki çok uzuyor geri dönmesi, ya da bana öyle geliyor. Gerçekten de elinde daha güçlü ışığı olan bir fenerle dönüyor dedem.

“Bizim balıkçılardan aldım.” diyor.

Lambalar, fener… Hepsini sıralıyorlar lamba rafının üstüne.

“Bak, diyorlar, çok ışık oldu, ağlama artık!”

Ben de istemiyorum artık ağlamayı, yorulmuşum ağlamaktan.

Ama son bir parti daha ağlamalıyım, belki son partide anlarlar asıl özlediğim ışığın anne, baba kokusu olduğunu! Basıyorum yaygarayı ve kısılmış sesimle şunu söyleyebiliyorum:

“Ben, evimizdeki ışığın aynısını istiyorum!”

Dedem çıkıyor odadan. Üst katta ayak sesleri duyuluyor. Bir şey arıyor, belli. Az sonra odaya elinde bir lambayla dönüyor. Anneanneme diyor ki:

Karpit lambası** yakacağım!”

Birden oda, gündüz gibi aydınlanıyor. Dedem elinde karpit lambasıyla neşeli kahkahalar atıyor. Unutuyorum birden neye ağladığımı. Sevinçle ellerimi çırpıyorum.

Anneannem yere yatak hazırlıyor. Pijamalarımı giydiriyor. Benden önce dedem giriyor yatağa. Koşup atlıyorum dedemin yanına.

Hem yol, hem de ağlamak yormuş olmalı, dedeme sarılıp uyuyorum.

 

* Kömür yıkama tesisi

** Mağaracılıkta ve madencilikte kullanılan bir tür lamba.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

58 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.